Gece yarısı kapımızda gürültü olunca
Saat gece yarısını geçmiş. Kapı gürültüsüyle birden uyanıyorum. Uyku sersemi hemen fırlıyorum giyinip, gözlüğümü elime alıyorum. Geçen sefer arama emrini okumak, kimliklerini görmek için memur beyleri kapıda epeyce bekletmiştim. Gözlük de ondan herhalde...
Meğer birinci kata hırsız girmiş. Kapıyı arkadan sürgülemiş. Ev sahibi evine girmek için kapıyı açmaya çalışıyormuş.
Utandım.
Türkiye adına.
Bu ülkede gece yarısı gürültü duyunca yataktan fırlanacak en son evlerden olmalı bizim tertemiz evimiz.
Ne yapmışız?
Kaçakçılık mı, kara para mı?
Eşbaşkanlığa mı talip olmuşuz?
Cumhuriyet'imizi mi yıkmaya çalışmışız?
Mehmetçiğimizin kanını bile satmaya mı kalkışmışız?
Menfaat peşinde mi koşmuşuz?
Vatanımızın saçının teline zarar gelmesin diye yediden yetmişe seferber olmuşuz.
Neden biz yatağımızdan fırlayalım?
Neden gece apartmanda polisiye bir olay olunca, hemen bizim kapımıza ertesi gün sabahtan gazeteciler gelsin?
Ayıp değil mi?
Kim bunun sorumlusu?
Esas gece yatağında rahat uyumaması gerekenler değil mi?
GS altyapısında Gülen propagandası
Hakan Şükür, Erdoğan "kurumları ele geçirdik" deyince meydanı boş sandı. Birden sporcu kimliğinden iyice sıyrılıverdi ya... Sabri de kadro dışında kaldığında "Hakan abim devrede, tekrar aldıracak" diye ortalıklarda dolaşıyordu ya...
Uzun zamandır bildiğimiz, kulübü içten içe kemiren bir gerçek var. Bizzat yaşayanların aktardıkları bir olay sadece bir örneği. Bu abi kardeş altyapıdan çocukları eve çağırıp Fethullah Gülen'in propagandasını yapıyorlarmış. Konuşmalarını dinletiyor, görüntülerini izlettiriyor, anlata anlata bitiremiyorlarmış.
Bir siyasetçinin yeğenine aynısını yapmışlar.
Bu siyasetçimiz de hemen kulübe gidiyor, uyarıyor:
Müdahale edin, yoksa ben edeceğim. O zaman ortalık karışır.
Hakan Şükür çağırılıyor. "Kendi isteğiyle geldi" diye kendini savunuyor.
"Peki, o zaman neden akrabası gelip böyle konuşuyor..." gibi mantıklı bir soru soruluyor. Sonunda "tamam bir daha yapmam" diye söz veriyor.
Yoğurdu mayalayan kim?
Son günlerde milli duruşa karşıt kitaplarda bir patlama var.
Süslü püslü, parlak kapaklı kitaplar.
Yazarları tanıdık bildik kişiler değil.
Kitaplarda özgeçmişleri de pek yer almıyor.
Kitapların ortak özelliği lüks basım olması.
İnsan düşünmeden edemiyor; bu yoğurdun bolluğu nerden geliyor?
Biz de kırk yılın yayıncısıyız, anlamaz mıyız...
Maliyetleri "bahşeden" biri olmalı.
Üstelik kırk yılın siyasetçisiyiz.
Bu işin "karşılıksız" yapılmadığını da biliyoruz.
Piyasa kabullendi
AKP'nin kapatılmasına ilişkin dava devam ederken, AKP çevrelerinde kapatma sonucu kabullenilmiş gibi.
AKP yöneticileri ve bakanlar bazen laf arasında bile olsa tahminlerde bulunuyorlar. Hemen hemen hepsi davanın kapatma ile sonuçlanacağı şeklinde.
Zaten Erdoğan sonrasına göre pusuya yatanların sayısı da az değil.
Kulis çalışmaları da başlamış durumda.
Ekonomi çevreleri de aynı noktada. "Parti kapatılmasın" görüşündekiler bile söz sohbetlerde yasaya masaya gelince gerçek düşüncelerini sıralayıveriyor.
Basındaki fareleri sorarsanız pek zavallı durumdalar. En hızlıları bile batan gemiciği terk ediyor.
Moda deyimle:
"AKP'nin kapatılmasını piyasa kabullendi"
Tek dişini seveyim
Türk ekonomisi tam bir kıskaç içinde.
Amerikan Merkez Bankası durumu kurtarmak için faizleri düşürürken, bizim Merkez Bankası'na faizleri yükselttiriyorlar:
"Faizleri yükseltmezseniz, Türkiye'den döviz kaçışı başlar, toparlayamazsınız!"
Dizi Türkçesiyle: Oldu, gözlerim doldu!
Peki, o yüksek faizleri kim ödeyecek?
Türkiye halkı.
Mafyalaşmış uluslararası sermaye Türkiye'yi esir almış durumda.
Gerçekten, bakın şimdi anımsadım. Bir zamanlar her gün gazetelere konu olan çek senet mafyası vardı. Ne oldu?
Medeniyetin tek dişini seveyim.
Çağ atlandı.
Bu kıskaç kırılmak zorunda.
Dünyanın şahı gelse...
Türkiye'nin çeşitli sanayi odalarının yöneticileriyle konuşan bürokrat dostumuz anlatıyor:
"Ülke ekonomisinin nereye gittiği üzerine fikir yürütüyoruz bazen. Moraller iyice bozulmuş durumda. Eli taşın altında olan bu sanayicilerimiz çok, ama çok dertli... "Ekonomi yönetimiyle iletişim kuramıyoruz, aynı dili konuşamıyoruz" diyorlar. Ciddi bir krizin herkesi yere sermesinden, fabrikalarının yok pahasına ellerinden çıkmasından korkuyorlar. En çok da hükümetin olaylara yaklaşımından ürküyorlar. Tehlikenin farkında olmamalarını, cehaletin boyutunu felaket olarak görüyorlar."
Ah, keşke öyle olsa; yani olay "cehalet" olsa.
Hafifletici neden.
Müebbetle kurtarabilirler.
"Kasıt", "bilerek cürüm" var.
İstikamet Yüce Divan!
Değil İngiltere'nin, dünyanın şahı gelse; 24 ayar madalya taksa kurtuluşu yok...
