Demokrasi havarisi (!) Avrupa ve ikiyüzlülük

Gençliğimde günde neredeyse iki paket sigara içmemden veya içkiye olan düşkünlüğümden eşim ne zaman şikâyet edecek olsa, hemen babamın da dostlarıyla içki sofralarında yarenlik edip sigara içmekten pek hoşlandığını söyleyerek "Ben Tiryaki Hasan Paşa'nın torunuyum" der, lafını güya ağzına tıkardım. "Haydi oradan sen de çarıklı yörük..." derdi eşim kahkahayı basarak. "Tiryaki Hasan Paşa'nın torunu olmak kim, sen kiiiim..."
Ama hiç kuşkum yok... Sevgili hemşerim, candan dost Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Necmi Ateş mutlaka Nasrettin Hoca'nın torunu bir bilge... Çünkü tıpkı Nasrettin Hoca gibi, bütün sorunları somut imgeli bir fıkra halinde özetleyiveriyor bir çırpıda. Şayet bildiği fıkralardan biri o sorunu formülleştiremiyorsa, gene hiç kuşkum yok, ayaküstü hemen bir fıkra uyduruyor...
Köy Enstitülerinin bu yılki kuruluş gününde Düziçi'ne birlikte gittik. Gene olağanüstü güzellikte bir fıkra anlattı yolda.
Bir balıkçı "Canlı balık!.. Canlı balık!.." diye bağırıyormuş. Yaşlı bir kadın oflaya puflaya sokulmuş, "Evladım, demiş. Balıkların taze mi?" Balıkçı sinirlenmiş; "Görmüyor musun be teyze" demiş. "Sabahtan beri canlı balık canlı diye bağırıyoruz." Yaşlı kadın, "Ah evladım, ah..." demiş. "Ne sinirleniyorsun, ben de güya canlıyım, ama taze miyim?"
AVRUPA DA CANLI AMA, ACABA TAZE Mİ?
Gerçekten, Avrupa da güya "canlı", ama hâlâ 1789 devrimindeki gibi "diri ve taze"  mi, "çağdaş" mı?
Gerçi, hâlâ oralarını buralarını boyatıp "çağdaş uygarlık, özgürlük, insan hakları" filan diye homurdanarak tıpkı yaşlı sirk aslanları gibi arada bir gene "demokrasi havarisi" pozlarında kükrermiş gibi yapmıyor da değiller hani. Ama görüyorsunuz rollerini de kolayca unutuveriyorlar artık.
Baksanıza, işbirlikçilerine arka çıkmak için koşup gelip "Demokrasilerde bir siyasi parti, hele hele % 46,5 oy almış bir iktidar partisi kapatılır mı hiç?" diye "siyasi parti" kavramını kutsallaştırarak ortalığı birbirine katarlarken, aynı anda bir başka siyasi partinin başkanının, genel sekreterinin, yöneticilerinin, neyle suçlandıkları dahi belirtilmeden bir aydır hapse tıkıldıklarını görmüyorlar, ağızlarını bile açmıyorlar bu konuda...
DEVRİMİN DOĞURDUĞU KARŞI DEVRİM
Biliyorsunuz, diyalektik her an hükmünü yürütüyor, her devrim karşıdevrimini de beraberinde doğuruyor bu nedenle.
Nitekim 1789 devrimi ile 1792 yılında kurulan ilk laik devlet Fransa Cumhuriyeti "insan hakları-özgürlük-eşitlik-demokratikleşme" kavramlarını insanlığın siyasal gündemine alırken, karşıdevrim de aynı anda William Carey adlı bir misyonerin İngiliz emperyalizmi adına Hindistan'a ayak bastığı 1793 yılını dünyaya sömürgeciliğin (Colonialism'in) başlangıç tarihi olarak ilan etmiştir.
Bu nedenle Fransız devriminin hemen ardından yaşanan 19. yüzyıl, galiba hiç kuşku yok, insanlığın hem en güzel, hem de en çirkin yüzyılıdır gerçekten...
Düşünsenize 19. yüzyılın ilk gününden itibaren emperyalist Avrupa "özgürleştirme, demokratikleştirme, uygarlaştırma" vaadiyle dünyayı aralarında bölüşüp sömürgeleştirirken, Karl Marks ve Engels gibi aydınlar da "artıdeğer sömürüsü" kuramını bulup "insanlığın tam anlamıyla özgürleşmesinin salt siyasal haklarla değil, ekonomik özgürlüğe de kavuşmasıyla sağlanabileceği" gerçeğini gündeme getirerek sömürgeleştirmelere karşı direnişi başlatmıştır.
TANZİMAT FERMANI'NI İLAN ETTİREN DE EMPERYALİST BATIYDI
Anımsanacağı gibi, emperyalist Batı aynı günlerde Osmanlı İmparatorluğu'nda da bir yandan Fransız devriminin "ulusalcılık" rüzgârlarını estirip Yunan ve Sırp bağımsızlık ayaklanmalarını başlatırken, öte yandan Sultan Mahmut'a ustaca oyunlarla Yeniçeri Ocağı'nı kapattırarak imparatorluğu ordusuz bıraktırmış, sonra da devletin eski gücüne kavuşabilmesi için yöneticileri toplumsal yapının Batılı ölçütlere göre kökten değiştirilmesi gerektiğine inandırıp devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını, saraydaki uşaklara kadar bütün görevlilerin giysilerinin değiştirilmesini sağlayıp Tanzimat Fermanı'nı ilan ettirmişti. Ardından Fransız Ticaret Yasası'nı1850'de, gene Fransız Ceza Yasası'nı 1858'de, Ticaret Muhakemesi Usulü Yasası'nı 1862'de, İtalyan Deniz Ticaret Yasası'nı da 1864'te Osmanlı yasası haline getirtirken, 1858 yılında "Arazi Kanunnamesi"ni çıkarttırıp imparatorluğun ekonomik yapısını tepetaklak ederek, ikta sistemine son verdirip "özel toprak mülkiyeti hakkı"nı kabul ettirmişlerdir.
BİR DE KARL MARKS GİBİLER VAR
Oysa Lord Byron gibi aydınlar yüzünden bütün Batılıların Türk düşmanı kesildiği, "her Rum'un bir kahraman, her Türk'ün ise gaddar ve kötü bir insan olduğuna inanıldığı" o günlerde henüz otuzlu yaşlarda genç bir bilim adamı olan Karl Marks ise New York Tribune gazetesinde çıkan yazılarında Türkler için son derece ilginç uyarılarda bulunmaktadır.
Örneğin 19 Nisan 1853 günlü New York Tribune'deki "Türk Sorunu" adlı yazısında açık açık, "Sırp ayaklanması ve Yunan isyanı az çok Rus parası ve nüfuzu ile kışkırtılmış hareketlerdi. Sırbistan'da ayaklanmayı kışkırtan, Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına yardım eden, Eflak Buğdan'ın (Romanya'nın) zorla koruyucusu olan, Ermenistan'ın bir kısmını ilhak eden Rusya, bütün bu işleri Avrupa'nın status quo'sunun korunması uğruna yaptığı için, bütün bunlar olup biterken İngilizlerle Fransızlar parmaklarını bile kımıldatmamışlardır" diye yazmaktadır.
HA DÖNEMİN OSMANLI AYDINLARI, HA BUGÜNÜN SOROSÇULARI...
Ama Karl Marks asıl önemli uyarıyı meğer Engels'e yazdığı 2 Haziran 1853 günlü mektubunda "Toprakta özel mülkiyetin olmamasını tüm Doğu olaylarının kökeni saymakta François Bernier galiba haklı... Doğu cennetinin gerçek anahtarı işte burada olsa gerek" diyerek yaparmış... Toplumsal yapımızın Batılı toplumların yapılarından çok farklı olduğunu, bu nedenle emperyalist Avrupalıların önerdiği reformların bizi çağdaşlaştırmak, geliştirmek şöyle dursun, tam karşıtı sömürgeleştirerek hepimizi köleleştireceğini belirterek bizleri uyarırmış da, tıpkı bugünkü Sorosçu aydınlarımız gibi Osmanlı aydınları kulak vermeğe bile tenezzül etmezlermiş meğer...
Yazık...

Demirtaş Ceyhun