Kırk derece ateşte

Soba önünü temizlemede bir tavşan bacağı kullanıldığını ilk gördüğümde, tuhaf bir tedirginlik içinde ürpermekle birlikte, yine tuhaf bir biçimde, sanki bunu daha önceden biliyormuşum sanısına kapıldığımı hâlâ unutamam. Tam dirsekten kesildiğinde yer çekimine paralel bir duruş edinen bacak, soba tahtasının kenarında, maşayla köz küreğinin yanında onların ayrılmaz bir parçasıymışçasına epeyce kararmış bir halde öylece sessiz ve mazlum duruyordu.
Birkaç tanesi bir demet haline getirilmiş tavuk teleklerinin bu türlü temizlik işlerinde kullanılması tavşan bacağına göre çok daha masum bir eylem ama, kekliği taşta vuran biz -akıl kalmasa da başta- tavuk teleğini ayrıca fırça yerine de kullanırız, toz almak filan için. (Divitin bulunmasından önce onun yerine kaz tüyü kullanıldığını tarih-kültür bağlamında biliriz ya, tavşan bacağı tarih-kültür bağlamındaki bir bilme ediminin bir hayli dışında.)
KEDİ BACAĞI
İnsanların birbirlerine çeşitli biçimlerde çizilmiş kedi bacağı resimleri gönderdikleri bir yaşantı ise, her türlü fesadın serbest, özgürlüğün ise hiç olmadığı veya ancak ve sadece bir hiç olduğu bir ülkede anlamlı ve çok katmanlı bir protesto biçimi olarak marazi bir hayal gücünün yaratıcılığıyla bir filmde, romanda ya da öyküde gerçekleştirilebilir. Kırk derece ateşte yanan bir bilincin yarattığı çeşit çeşit kedi bacağı resimleri... Hatta zaman zaman gerçek kedi bacakları da...
Derisi tırnaklarına kadar soyulmuş bir bacak, vahşeti anlatmak için!
Bir kaşını şiddetle kaldırmış bir bacak, hayır demek için!
Korkuyu anlatmak için, başını kollarıyla koruyan bir bacak!
Dehşeti anlatmak için de parmak araları fal taşı gibi açılmış bir bacak!
Sevinci anlatmak için kırmızı bir gül!
DÜĞÜNDEN KAÇAN GELİN
Peki, Ertem Eğilmez'in son filmi "Arabesk"tekine benzer bir sahnenin neredeyse tıpatıp gerçekleşmesinin bir rastlantı olmamasını neyle açıklayabiliriz?
Kaldı ki, burada, bir soruya cevap aramaktan, bir rastlantıyı açıklamaktan çok önce, cevaplanması gereken bir soru, açıklanması gereken çok daha kapsamlı bir olgu var... Erkek egemen toplumun kadına bakış açısı... Türban ile göbek arasında, ne tarafından çekilse o tarafına balon yapan, kadını öldürmeyi, "namus" kavramıyla paketlendiğinde neredeyse haklı bile bulan bir sosyo-ekonomik kültürel yapı... Böyle bir yapı, "Tecavüzcü Coşkun" tipini kriminal olmaktan çıkarıp toplumsal, gerçek ve yaşar kılmaz mı?
Yoksa yaklaşık yirmi küsur yıl önce, 1980'li yılların sonlarında gösterime giren "Arabesk" filminin o sahnesi -düğünden kaçan gelin, tümü tek bir göz halinde televizyon seyreden bir kahvehane dolusu erkeğe sorar: "Abiler, İstanbul ne tarafta?" Bir kahve dolusu erkeğin tümü tek bir ağızdan bir elleri kemerlerinin tokasını çözerek cevap verir: "Gösterelim!"- bir rastlantı değil. İkincisi, "kendince" bir eylemi gerçekleştirerek ülke ülke dolaştıktan sonra yolu ülkemize de uğrayan İtalyan "barış gelini"nin Gebze'de tecavüz edildikten sonra öldürülmesi ise, genç kadın hem bir İtalyan olduğu, hem de bir sanatsal eylem içinde bulunduğu için sekiz sütuna manşet. Yoksa günlük gazetelerimizin üçüncü sayfaları ile yine bu çeşit gazetelerimizin televizyon kanalarının ana ve ara haber bültenleri, bu türden haberler içinden özenle seçilmiş örneklerle dolu ki, bizim kadınlarımız her gün böyle bir tehlike içinde. İlk "seri katil" haberini müjde verir gibi veren ve konuyu günlerce işleyen anlı şanlı gazeteleri ise unutmuş olamayız:
"Ne kaaa ekmek, o kaaa köfte"!
NEREYE GİDİYORUZ
Yine de... şu kedi bacakları, hiç de, kırk derece ateşle yatarken bir yandan da konuyu düşünme sırasında yarı kapalı bir bilincin yaşadığı bir karabasan olmaktan çıkarılıp bir tasarıma dönüştürülebilir gibi gelmiyor bana. Böyle bir film ya da romanın anlatılacağı bir toplum ve ülke, George Orwell'in, hep yanlış yorumlanmış romanı "1984"ten bile çok daha korkunç olmalı.
Ama biz, kedi bacaklarından, "barış gelini"nden ve "1984"ten yola çıkmadan da çok daha katmanlı başka bir soru sormak durumundayız: Nereye gidiyoruz? Nereye gidiyorsun Türkiye?
Lâf olsun, söz yerini bulsun diye değil. Şu kırk derece ateşten başımızı kaldırıp gerçekten sormalıyız:
Nereye gidiyoruz?
Türkiye, nereye gidiyorsun?
(Okumak için şiir: "Doğu Nerede" Hüseyin Haydar.
Dinlemek için türkü: "Fırat Kenarının İnce Dumanı).