Pabuç dar geliyorsa, çocuk büyümüş demektir

Üç haftadır sizlerle üstü örtülü, gizli iletişim içindeyiz. Aslında buna tam bir gizlilik, saklılık da denemez. Haksızlık yapmış olurum. Olurum, zira benim sizlerden gizli, saklı neyim olabilir ki? Kaldı ki ben, bırakın düşüncelerimi, yüreğimi sizlerle paylaşıyorum. Ancak ben bunları yaparken sizlerin de katkıda bulunmanız için, ucundan kenarından sezdirmeye çalıştım. Ayıptır söylemesi cilve yaptım, naz ettim. İşin aslını ararsanız; buna tam olarak nazlanmak, gerçeklerden kaçarak mazeretlerin ardına sığınmak da denemez.
Denemez, çünkü iktidarı ellerinde tutanların niyetleri ortaya çıktıkça, işbirlikçilerin yurdu paramparça etme niyetlerini gördükçe, milletçe neden suskun kalışımıza karşı isyanlarımı can sıkkınlığımın içine paketleyip... Arkadaşlar, haydi artık ellerinizi taşın altına koyun diye gizliden sesleniyordum.
Bu zarfsız ve pulsuz mektuplarımla sizlere, "Ben ne yazacağımı biliyorum, ama sizin yazmamı istediğiniz bir başka konu var mı?" diye çaktırmadan soruyordum.
Hani neredeyse yazının başlığını ben atıyorum, altını da siz doldurun diyordum. Sanki o anda, aramızda telepati kurarak, sizlerden gelen elektronik postalarla yazılarıma yön veriyordum.
Olacak şey mi demeyin; oluyor! Nitekim bütün yazılarımda, bir parça kendinizi bulmuyor musunuz? Buluyorsunuz, çünkü başlık benden, gerisi sizden.
ABD MÜTTEFİKLİĞİ VE AB ORTAKLIĞININ TARİFİ
Nitekim bu hafta yine, bu satırları yazarken, başıboş sallanan sandal gibiyim! Azgın bir fırtına sonrasında yelken direği kırılmış, kürekleri denize düşmüş sandal gibi... Fırtınadan arda kalan köpüklü beşiklerin salıncağında, bir ileri, bir geri sallanıyorum.
Bir anne, kucağındaki bebeğine sımsıkı sarılarak, tıpkı vals yapar gibi, çalınmayan bir müziğe ayak uydurup, nasıl salınırsa... Ben de öyleyim!
Keşke elimden gelse de, ülkemi, ay ışığında bir yaprağın çıplak düşüşünü yakalar gibi incitmeksizin kucaklayıp salim ve sakin limanlara götürebilsem. Emperyalist emellere dümen tutup, önce demir tarattırıp, sonra ülkeyi karaya oturtmak isteyen kaptanların elinden kurtarabilsem.
Milletçe bize, dümensiz gemiye binen yolcuların kaderini yaşatmak istiyorlar. Gitmek istedikleri limana, asla ulaşamayacaklarını bile bile demir alıp yola çıkmak istiyorlar.
ABD'nin müttefikliği de budur... AB ortaklığı da budur... Kendi ifadelerine göre uydurarak söylemek gerekirse, tayfalardan kaptan olursa sonunda olacak felaket budur!
ATATÜRK'ÜN EMANETİ SORUMLULUK İSTER!
Bunların kokartlı kaptan şapkalarını başlarından çıkardığımız gün,  "Kral çıplak mı; değil mi" göreceğiz.
Bunlar, dümensiz bir geminin başına neler geleceğini bilmiyorlar. Bunlar Abdülhamit döneminin özlemi içindeler...
Okyanusta motorları durmuş, dümeni bozulmuş geminin yanına, sonunda başka bir gemi gelir ve yedekler. Yedekler yani; sizi halatla arkasına bağlayarak çeker.
Deniz kanununa göre, kurtarılacak geminin kaptanı, "Bana çıma (kalın halat) at, çek beni!" demişse; artık o kaptanın pazarlık şansı yoktur!
Yani anlayacağınız; huzur içinde demirli bir gemiyi demir aldırıp macera denizlerine açılarak,  "Arkadaş! Yolcular beni kaptan seçtiler, gemiyi istediğim yere götürürüm" diyemezsiniz. Yolcuların seçmesinden öte, öncelikle o bireyin kaptanlık yapma ehliyeti olması şarttır.
Atatürk'ün emaneti geminin dümeni sorumluluk ister, bedeli ağırdır.
Son pişmanlık fayda etmez! Gemiyi önceki badirelerden kurtarmış eski mürettebat ve yolcuların çıkartacağı faturayı ödemekte zorluk çekersiniz sonra!
TAYYİP'İN TAYFASI DA GERÇEĞİ İTİRAF ETMEYE BAŞLADI
Bu arada sizi açık denizde yedekleyenler, geminizi kendi limanlarına çekerler! Geminizin elden gittiği yetmezmiş gibi bir de bedel ödersiniz. Bu nedenle motoru bozulan, dümeni kopan gemi kaptanlarının, kurtarılmaktan ödleri kopar. Ne zaman ki bir gemi kıyıya vurur... Karaya oturur... Motorlarının bütün gücüyle tornistan yaptığı halde gemiyi yerinden kıpırdatamazsa... Bunu haber alan kurtarma gemileri, oraya üşüşür... Güçlü motorları olan römorkörler, akbabalar gibi karaya oturan geminin açığına demirler, başında beklerler.
Ne zaman ki kaptan, "çıma atıp, çekin beni" dedi mi... Yandı!
Yanar, çünkü kurtarma faturasının pazarlığı da yoktur, tarifesi de!
Bu gün ülkeyi, kuruluşundaki asıl amaçtan saptırmak isteyen acemi kaptan ve tayfasının macerasından kurtarmak zorunda olduğumuzun gerekçesi ortadadır. Nitekim kaptanın tayfası bile, bunu alçak sesle itiraf etmeye başlamışlardır.
ÇIMACILARIN TEK ENGELİ YURTSEVER KADROLAR
Çizili sınırı içinde yaşayan yurttaşlarını "millet" olarak öngören,  Kemalizm ve Atatürkçülük ilkeleri, dümeni bozuk bir gemiyle maceraya sürüklenmek istenmektedir.
Kaptan Recep Bey ve tayfasının niyeti ABD ve AB'ye çıma atarak, Türkiye'yi motorları stop etmiş vaziyette, yedekletmektir.
Bugün bölgemizin fotoğrafını çektiğiniz zaman, Türkiye'nin içinde olduğu ama dışında tutulduğu pozisyonlarla zaafa düşürüldüğünü görmek mümkündür.
Ümmetçiler, etnik milliyetçiler el ele vermiş; ulus devlet, üniter yapı ve millet savunucusu "yurtseverleri" tasfiye etmek istemektedirler!
Çünkü Türkiye'nin yedeklenerek götürülmek istendiği rotanın önündeki tek engel, bu "yurtsever kadrolardır".
BOP'A EŞBAŞKANIM DEDİĞİNİZ GÜN ÜLKE İPOTEKLENDİ
Türkiye Cumhuriyeti gemisinin seyir defterindeki rotayı, ABD çizmiştir. Sam Amca ve O'nun üvey kardeşleri olan AB ülkeleri, sizi yedeklemek için akbabalar gibi beklemektedirler.
ABD ve AB'nin Ortadoğu emelleri için, İsrail'in hayal dünyasındaki vaat edilmiş Mezopotamya... Fırat-Dicle Havzası'nı kapsayan BOP'a "Ben eşbaşkanım" dediğiniz gün, zaten bu ülke ipotek altına alınmıştır. Gerisi teferruattır.
SON SÖZ: Geçmişin Halife Vahdettin'inin iradesi, bugün Erdoğan'ın altına sığınmak istediği, milli irade teranesidir. Erdoğan'ın giydirdiği pabuç, artık Türk Milleti'nin ayağını sıkmaktadır.