Sis çanı çalıyor!..
Melih Cevdet de Telgrafhane adlı şiirinde "Düzelmeden memleketin hali / Uyumayacaksın / Bir sis çanı gibi gecenin içinde / Ta gün ışıyıncaya kadar / Vakur metin sade / Çalacaksın" derken, şairlerin işinin halkı uyandırmak olduğunu mu kastetmektedir, yoksa önce ulemalığı hâlâ en üst aşama kabul eden aydınların (enlightened'ların) içine kolayca düştükleri aymazlıktan kurtarılması gerektiğini mi acaba?
Halkımızın okuma özürlü bir toplum olduğu düşünülürse, doğrusu Melih Cevdet ağabey de yazılı edebiyatın temel görevinin halkı değil, önce aydınları (enlightened'ları) uyandırmak olduğunu kastetse gerektir ola ki...
Çünkü Ottawa Sözleşmesi sanki salt insancıl nedenlerle sınırların mayınlardan temizlenmesini amaçlayan bir uluslararası anlaşmaymış gibi, siyasi parti yöneticisi, sözcüsü, holding veya yandaş medya köşe yazarı aydınların (enlightened'ların) son bir aydır Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi, mayınlardan temizlenecek toprakların kullanılması konusunda giriştikleri şu ağız dalaşına, tutuştukları kayıkçı kavgasına bakılacak olursa, toplumsal geleceğimiz açısından bu aymazlık karşısında kaygılanmamak galiba gerçekten olanaksızdır.
Oysa Sözleşme'nin adı bile bu gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
DÖRDÜNCÜ AYLARINDA SÖZ VERDİLER
İlk kez 1992 yılında Batılılarca dile getirilen ve 1997'de Ottawa'da imzalanıp 1 Mart 1999'da yürürlüğe giren bu sözleşme "Anti-personel Mayınların Kullanımının, Depolanmasının, Üretiminin ve Devredilmesinin Yasaklaması ve Bunların İmhası ile İlgili"dir ve bu sözleşmenin 5. maddesi, sınırlara döşenmiş mayınların da on yıl içinde temizlenmesini zorunlu kılmaktadır.
AKP'nin, kurulduktan kısa bir süre sonra 3 Kasım 2002 seçimlerini kazanarak Meclis'te tek başına çoğunluğu sağlaması üzerine, Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının sanki önceden verilmiş sözleri varmışçasına, iktidarlarının daha dördüncü ayında, 12 Mart 2003'te Meclis'ten yetki alıp 28 Mart 2003 günü sözleşmeyi acele imzalamalarıyla Türkiye de bu anlaşmaya katılmış ve 1 Mart 2004'ten itibaren "anti-personel mayın kullanmayacağına, üretmeyeceğine ve depolanmış bütün anti-personel mayınları yok edeceğine" söz vermiştir.
Hiç kuşku yok ki 7. madde gereğince de, TSK'nın elindeki bütün anti-personel mayınların "türünü, miktarını, seri numaralarını" belirten listeler, 280 gün içinde, 5 Aralık 2004 günü akşamına kadar Milletler Genel Sekreterliği'ne mutlaka bildirilmiştir.
İKTİDARDAN SORULACAK HESAP
Ama ilginçtir, ne yeni komşumuz Amerika, ne de Irak imzalamıştır bu sözleşmeyi.
Ola ki bu nedenle de Türk ordusu, 2004 yılından beri personel-mayın üretmediğimiz ve elimizdeki bütün mayınları imha ettiğimiz için Irak sınırındaki geçitlere mayın döşeyemediğinden ülkeye geceleri ellerini kollarını sallayarak girip baskınlar düzenleyen PKK'lı teröristlerin kaçarlarken yollara bolca döşedikleri ABD yapımı anti-personel mayınlar, onları takip eden askerlerimizi ardı ardına şehit etmektedir.
Gerçekten 1 Mart 2004'ten bu yana verdiğimiz şehitlerin kaçı bu mayınlara kurban gitmiştir acaba?
Kısacası, AKP iktidarından sorulacak hesap Suriye sınırındaki mayınların nasıl temizletileceği, o toprakların nasıl kullanılacağı filan değil, PKK terörünün yeniden şiddetlendirildiği günlerde, iktidara gelir gelmez ordumuzun elinden bu silahı niçin aldığı olsa gerektir asıl.
Ama ne yazıktır ki, bu konularda tek laf etmemektedir aydınlarımız.
Sözleşmeyi okuyup kavrayamamaları söz konusu olamayacağına göre, bu kayıkçı kavgası, bu ağız dalaşı da gerçeklerin halkın gözünden kaçırılması için aynı emperyalist odaklarca düzenlenmiş oyunlar mıdır acaba kim bilir? Yoksa Mütareke yıllarından farksız şu ortamda yaşadığımız olaylar karşısında nasıl bunca ilgisiz, bunca vurdumduymaz davranılabilir ki ya Rabbi?
MAYINLAR GERÇEKTEN KAÇAKÇILIĞI ÖNLEMEK İÇİN MİYDİ?
Aydınlarımızın, emperyalizmin ülkemizde iki yüz yıldır çevirdiği dolapların, oynadığı oyunların farkında olduğunu söyleyebilmenin galiba gerçekten olanağı yok...
Örneğin daha dün, on binlerce Amerikalının Marshall yardımı adı altında ülkeye birden doluşarak işgal edilmemiş devlet kurumu bırakmadığı yıllarda, 1950'lerde Suriye sınırına, Irak sınırına, İran sınırına, üstelik milyonlarca dolar borçlanılarak ABD'den satın alınan mayınlar gerçekten kına, baharat, çay, kumaş vb. kaçakçılığını önlemek amacıyla mı acele döşenmiştir acaba? Bu mayınlara verdiğimiz binlerce kurban bir yana; Suriye, Irak, İran sınırını mayınlayarak önlediğimiz kına, baharat, çay, kumaş kaçakçılığından sağlanan ekonomik katkı, bari Amerika'dan alınan o bir milyon mayının bedelini karşılamış mıdır?
Gene aynı günlerde yaşadığımız, alanlara toplanan yığınların "Kıbrıs Türk'tür, Türk Kalacaktır!" diye bağırtıldığı ve Ankara, İstanbul radyolarıyla bütün yurda duyurulduğu Kıbrıs Mitingleri gerçekten iç politika nedeniyle DP iktidarınca mı planlanıp düzenlenmiştir? 6-7 Eylül olayları, Menderes'in muhaliflerini sindirmek için çevirdiği bir entrika mıdır? Bütün silahlı kuvvetlerimizin NATO'ya bağlandığı, gizli haber alma örgütlerinin de tam anlamıyla ABD'nin denetimine girdiği bir dönemde, Adnan Menderes'in 6-7 Eylül olaylarını başlatabilmek için ABD ve Yunan gizli servislerine haber vermeden ajanlarına Selanik'teki Atatürk'ün doğduğu eve bomba attırabilmesinin gerçekten olanağı var mıdır?
AYDIN KAVRAMINI SİLBAŞTAN İRDELEMELİYİZ
Oysa unutulmamalıdır ki, 1946'da başlayan iç savaşta Komünistler Özgür Yunanistan'ı ilan edince, 1947 yılında Yunanistan'ı İngiltere'den devralan ABD, iç savaşı bastırarak 1951 yılında ülkeyi güya demokratik bir düzene kavuşturmak için seçim yaptırmıştır. Ama Mareşal Papagos'un partisinin seçimleri kazanamaması üzerine, Birleşik Sol Parti (EDA) aracılığıyla komünistlerin de Meclise girmesini gerekçe gösterip seçimleri Krala iptal ettirmişler, 1953'te yenilenen seçimde sandalyelerin yüzde 82'sini alması sağlanan Papagos'un kamuoyu gözünde güç kazanması için de, Kıbrıs'ın ona armağan edilmesine karar verilmiş olsa gerek ki, 1954 yılında bir yandan General Grivas'a Kıbrıs'ta EOKA örgütü kurdurulurken, öte yandan da Türkiye'de Kıbrıs Mitingleri başlatılmış, 6-7 Eylül olayları düzenlenmiştir.
Bu nedenle söz konusu günlerde aynı anda bütün sınırlarımıza acele iki milyon mayın döşenmesindeki amaç da, gerçekten kaçakçılığın önlenmesi midir, yoksa komşularımızla bütün ilişkilerimiz kesilip iyice yalnızlaştırılarak, emperyalizmin kuyruğuna tam anlamıyla bağlanmamızı sağlamak mıdır?
Galiba külahımızı önümüze koyup, önce aydın kavramını sil baştan irdelemeliyiz.
Not: Sevgili dostlar bir süre için tatile çıkacağım, sizlerden izin istiyorum. Yeniden buluşuncaya kadar hoşça kalın.
Demirtas Ceyhun |
|---|
demirtasceyhun@
ulusalkanal.com.tr