NABER LAN BELGE

Bakkalın önünden geçerken duydum, genç bir çocuk, lan dallama, lan dingil der gibi, arkadaşına "naber lan belge" diye şakaca laf atıyordu.
Doğrusu güzel yakıştırma, bundan sonra yandaş medyada yazanlar için hep böyle takılacağım, "naber lan belge" Bir insan hayatını, onurunu, kişiliğini ne idüğü nerede türediği belirsiz 'piç' bir belgenin varlığına ipotek edebilir mi? Varsa var dersiniz yoksa yok dersiniz, olmadı bilmiyorum der geçersiniz. Ama böyle değil, belge'ye Allah gibi iman ettiler. Bu belge varsa Türkiye'yi ele geçirmek için artık önlerinde engel kalmayacak. Nerdeyse bu uyduruk belgeyle Lozan gibi tarihin ve Cumhuriyetimiz'in en büyük belgesini çürütecekler.
Şaka değil, bu karanlık belgeye biçtikleri değer bu kadar büyük. Silahlı Kuvvetler yıpratılacak, AKP bir büyük zafer daha kazanacak, sabahlara kadar medya bas bas bağırıp ülkenin en temel değerlerini yıpratmak yok etmek için 'korkunç', 'dehşet', 'vahşet' diye... artık tut tutabilirsen.
HER DÖNEMİN ADAMI
Biz de yazarlık yapıyoruz, ne zulümler gördük, Demirel dönemleri geçmek bilmedi, Özal dönemleri, peşinden Mesut Yılmazlar, peşinden Tansu Çillerler, Erbakanlar, Bahçeliler.. Ve şimdi AKP dönemi bitmek bilmiyor. Bu dönemlerin hepsinde iktidar yanlısı medya gördük. Bu yazarların çoğu rezil kepaze olup çekip gitti, birçoğu dümen çevirip yeni iktidarın adamı oldular. İşte her dönemin adamı diye bu yüzden diyoruz.
Ama bana kimse Demirelci diyemedi, Çillerci diyemedi, Yılmazcı, Özalcı diyemedi. Çünkü yazardım ben. İnsanları değil 'fikirleri' tartıştım, doğru olan yanlış olan nedir, buna bakarsın. Şimdi o yıllarda bu iktidarlardan birine az buçuk destek verseydim bugün yaşayabilir ya da bugüne kalabilir miydik?
Yoksulluk ve skandalların fütursuzluğundan ağladığımız günler bile oldu, Allah'a sığındık, kalemimize sığındık, bekledik sabrettik, yeni bir gençlik gelir ve bu Allahsızlar'ın düzenini bozar. Yeni bir nesil geldiğinde, onlara, bakın kardeşlerim, bu yağmacıların hiçbiriyle iş tutmadık, hiçbirinin adamı olmadık, sizi bekledik. Ama nasıl bekledik, kitaplarımızı basacak yer yok, kitaplarımızı tanıtacak dergi gazete hiç yok, sokaklarda işportacılık yapıp, yeniden kitaplar alıp, yeniden okuyup bir daha okuyup bugünleri bekledik.
Temiz bir yazar, sözüne güvenilir bir insan evladı olmak için çırpınıp durduk, bunları söylemek istemiyorum, Son on sene içinde yazarlığıma karşılık olarak yüzbin dolar önüme koyan oldu, iki yüz bin dolar koyan oldu. Ki, cebimizde eve dönecek dolmuş parası yok, bu teklifleri üstelik gülüp eğlenerek reddettik. Bu topraklarda benim gibi binlerce yazarın olduğunu biliyorum, ama bir farkla, onları susturdular ya da önlerini açmayıp gözlerine mil çeker gibi kalemlerinin sivrilip büyümesine izin vermediler, hadım ettiler, yazmaya yazmaya çoğu 'koruk' üzümler gibi büzülüp sertleştiler. Bu 'binlercesinin' içinden Allah'ın bir hikmeti bizler kaldık işte yazıyoruz.


BU KENDİNİ BİR BELGEYE FEDA ETME NEDİR?
Bir belge yanlıştır doğrudur, vardır yoktur, var dersin yok dersin, ne olmuş bu kadar yırtınacak. Vicdanını dinler kararını verirsin, nedir sizleri bu kadar kudurtan. Çoğunuz genç insanlarsınız, daha ne iktidarlar göreceksiniz ve bu memleket sizin ağzınızın içine bakacak, bugünler tabii ki geçecek, başkaları gelecek onlar da geçecek. Ama sizler bütün hayatınızı bir belgeye ya da AKP'ye ipotek ettiniz. Yazık değil mi size. AKP bilmedin iki yıl daha yaşar. Sonra halkın önüne hangi yüzle çıkacaksınız, sizin için insanlar, "naber lan belge" diye dalga geçtiğinde ne cevap vereceksiniz?
Birilerinin sizi kullanmasına nasıl müsaade edersiniz, siz insansınız, biriciksiniz, hepinizi emziren anneler var, hepinizin bizim gibi kardeşleri var, onların yüzüne nasıl bakacaksınız?
Nedir bu ölümcül savaş? Tayyip Erdoğan dediğinin beş yıl sonra esamesi kalmaz. Fethullah Hoca dediğinizin yaşı zaten geldi, göçüp gidecek, ama sizler bu toprağın çocukları olarak yaşayacaksınız, yine milli sorunlarımız olacak, yine memleket meseleleri bitmek bilmeyecek ve sizler yine yorumlar, analizlerle endişelerinizi dile getireceksiniz. Bu kendini bir belgeye feda etme nedir?
Maaşlarınızı ordan alıyor olabilirsiniz, sizlerin bugünkü yazar kimliğinizi onlar size bahşetmiş olabilir, ama yukarda Allah altımızda toprağımız var, birilerinin bu kadar köpeği olmak insan evladına yakışmaz. Yalan dolan, sahte, nereye kadar, şehit kanlarıyla alınmış bir toprağı cemaatten bir gencin uyduruk belgesiyle mi ele geçireceksiniz, bu ne ucuz satış?
Geçtiğimiz Çarşamba akşamı Erdoğan Aktaş'ın Habertürk programına oturmuş yazar beyler yine üfürüyorlar, Nazlı Ilıcak, orda Fehmi Koru orda sallıyorlar. Fehmi Koru diyor ki, bu iktidarın medyayı genel bir sıkıştırması belki olmuştur ama nokta atış şu yazar şu TV diye bir hamlesi olmadı. Allah'tan utan! SKY günlerinde bizi susturmak için Çukurova grubuna beş yüz milyon dolar ceza yazdılar, nedir bu? Nihat Genç programı bıraktı rahat ettiniz.
Aylarca konuşturulmadım, ne oldu, bizler sabırlı insanlarız, başka yerde konuşuruz, olmaz birkaç yıl susarız, ne olmuş, buradayız ayaktayız, olup biteni herkes görüyor. Ama göz göre göre üfürmüyorlar mı, insan ne diyeceğini şaşırıyor.
Bizlerden korkmalarının sebebi de tam da bu, bizleri milli maçtan daha büyük kalabalıklar işte bu yüzden izliyor, çünkü biz üfürmüyoruz. Siz böyle üfürdükçe sizi ipleyen olmaz, bir medya gücüyle, parayla, holdingle yaşarsın, o kadar, ama halk takmaz.
Mesela, bir Cuma namazına birlikte gidelim ve camiden çıkışta bir bakalım, halk kalabalığı senin mi yanına geliyor benim mi, bir bakalım, AKP'nin en güçlü olduğu şehirlere gidelim, sokakta bir gezelim, bakalım halk senin mi yanına geliyor benim mi? Bunlar birkaç marjinal deyip duruyordunuz, o halde, sizin her gün reklamını yaptığınız yazarları bir kitap fuarında karşıma koyun, bakalım, halk sizin yazara mı gidiyor yoksa benim önüme mi geliyor? Hatta Nobeller almış yazarınızı koyun karşıma... Kitap satışlarımız, imzalarımız, konferanslarımız ve TV konuşmalarımızda yakaladığımız bu büyük rakamları ne sizin dedeniz gördü ne torununuz görecek.
Bunun tek bir sebebi var, onun bunun uşağı köpeği olmayın, üfürmeyin, sallamayın, partinizi hocanızı kayırmayın; bir insanlık adına iki ülkeniz toprağınız adına üç hepsini yoğuran vicdanınız adına hepsinin üstünde Allah adına konuşun.
Medyayı holdinglerinizle ele geçirerek önemli adam olunmaz. Nerede, nasıl hangi cümlelerle ne diyeceksin? Bir millet ağzının içine bakıyor, sen ise herkesi aptal çocuk anlamaz yerine koyup hâlâ üflüyorsun, tüm ülke sabah akşam sizin rezilliklerinize utanıp yerin dibine giriyor, siz hala üfürüyorsunuz.

NEREYE KADAR ÜFLEYECEKSİNİZ?
Söyleyin bana, köpekler nereye kadar koşabilir? Bugün adını ezbere bildiğiniz bu toprağın derinliklerindeki dervişler ozanlar evliyalar hâlâ içimizde kalemimizde gönlümüzde yaşıyor, çünkü onlar 'birinin adamı' olmadı, hepimizin adamıydılar. Sizin adınız gazetenizdeki köşenizi elinizden aldıkları gün sönecek ve bir daha hatırlanmayacak.
Ama bir de bizlere bakın, tüm medya basın tarihinde hiç kimsenin başına gelmemiş ambargo ve sansürleri, iktidarlarınız tüm gücüyle vahşetle uyguladığı halde bizi dinliyorlar, bizi okuyorlar, bizi izliyorlar, neden, çünkü biz Amerika'nın uşağı olmadık, o hoca bu politikacı şu müteahhidin adamı hiç olmadık.
Bu belge de uymadı, istediğiniz belgelerle gelin, binlercesini getirin, yüz binlercesini uydurun uydurun yine getirin, bizim belgemiz 'varlığımızdır', bizim tek bir belgemiz vardır 'sözümüz', bizim belgemiz memleketimizin dağları, madenleri, otları, yaylalarıdır.
Kendimden bahsederken gerçekten utanıyorum, oğlum bana, baba insan kendinden bahsetmez, ayıptır diyor, ben de, oğluma, bak oğlum, kendimden bahsetmek için değil, birilerine sıkı bir ders vermek için anlatıyorum. Gençler onları da görsün bizi de, bak kimsenin köpeği olmadan da karnımızı doyurmayı başardık, işte yeni yetişen nesil satılmadan bir hayat olabiliyormuş, desin.

Fatih Altaylı'dan yıllar sonra Yiğit Bulut da Aydın Doğan'ı terk etti; Aydın Doğan'a bir lafım olacak, Anadolu'da söylenir, genç katırın osuruğu sert olur, diye. Henüz yetişmemiş gençlere fazla bel bağlama, yedir doyur şöhret et, sonra kaçıp gidiyorlar, herhalde cemaatten Eyüp Can'ı gazete künyesindeki ödüllendirmene bir tepki olsa gerek, bu çocuk ta ekonomist, neyi eksikti. Neyse mal senin, bize laf etmek düşmez.
Yıllar sonra nihayet bir ev sahibi oldum, iki ay oldu; ne büyük hürriyetmiş, kiralık evlerde doğdum kiralık evlerde hayatım bitiyordu, musluğunu değiştiremezsin ev sahibi kızar, duvara çivi çakamazsın malın sahibi kızar, dokunmaya korkarak yaşadık işte.
Geçen çatıdan bir tıkırtı geldi, bacaya kuş mu düştü diye çıkıp baktım, sonra baktım çatıdan Ankara başka güzel görünüyor, aşağıya bağırdım, "hanım bir sandalye uzat burada oturacağım, burası nefis..." Hanım, "ya deli misin ayıptır in aşağı" dedi.
Ya ne ineceğim, yeter be, ev benim değil mi istediğim yerinde otururum, üstelik ben "zengin"lerden biriyim...


ZENGİN, MALININ ÜSTÜNDE OTURUR.
Babamın ehliyet numarası 003, yani Trabzon'un ilk şoförlerinden ve devletin dışında arabası olan birkaç adamdan biriydi, bugün kamyonlarıyla ve sonra diğer arabalarıyla çektirdiği fotoğraflara bakıyorum, babam, resimlerde arabanın üstüne çıkıp uzanıp fotoğrafları öyle çektirmiş. Eskiden öyleymiş insanlar, malının üstüne uzanırdı. Çarşıya indiğimde, tüccar halısının üstünde, esnaf yüklerinin üstünde, bakkal kasalarının üstünde uzanır yatardı.
Üstüne yatmak, üstünde yatmak eski zenginliğin bir gösterişiydi. Bugün Karadeniz'de yapılan bir toprak anketinde çok çarpıcı neticeler çıktı, millet açlıktan kırılıyor, çocukları işsiz ama hiç kimse, sıfıra yakın düzeyde KİMSE TOPRAĞINI SATMIYOR. Topraktan hatırı sayılır bir gelir de elde ettiği yok, buna rağmen satmıyor.
Malı, işletmek, yatırıma dönüştürmek, bu da yok, bu doğu türü zenginliktir, MALIN VARSA, üstüne çıkıp uzanırsın.
Ne diyecektim, buraya nerden geldim, ha medya KAMU hizmeti diyorlar da, ne kamusu, ne halkı, ne hizmeti, her bir TV, her bir gazete ağaların beylerin özel KÖŞKLERİ, akşamları kendilerini övecekleri, kendilerine boy aynası tutacakları yazar çizerleri ekranlara misafir ederler o kadar, kendileri mallarının üstüne yatıp uzanmışlar...
Birileri de kendi malının üstüne yatıp uzanır gibi bu ülkenin üstüne yatmak istiyorlar, işte bu o kadar kolay değil, çünkü yattığın yerin altında Çubuk'un, Afyon'un köylerinden çıkıp 19 yaşında dünya görmeden nişanlı görmeden yatanlar var...
Bu şehitlerin üstüne öyle gel keyfim gel, öyle belgedir sahtedir, dümendir, tezgâhtır, yatmak kolay değil, hadi bir daha deneyin...

 


bir soru bir cevap
Nihat Genç