Elazığ’da saydıkları paracıkları değil ya

Elazığ’da depremde yaşamını kaybedenlerin sayısı birkaç kez değişti. Saydıkları çil çil para olsa daha kesin sonuç alırlardı. Bir kuruş şaşırmazlardı.
Elazığlımın devletin gözünde o kadarcık değeri yok demek ki.
Oysa o Elazığ ki doğru sayılmayı hak eden illerin başında gelmeli. Anadolu'nun en eski yerleşim birimlerinden biridir. Paleolitik dönemden (Yontma Taş Devri, M.Ö. 10.000) bu yana kaç medeniyete ev sahipliği yapmış... O güzelim müziği tanığımdır. Fırat’ın çizdiği büyük yay içinde, sulak ve verimli bir ova üzerinde. Açı olmamalı, susuz, evsiz olmamalı.
Ah şu taş düşeceği başı bir bilse!

Fikret Otyam’ın başımıza açtığı

Ergenekon savcıları son Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tasfiye operasyonunda komutanlarımızı sorguluyorlar. Bildiğiniz düzmece “Balyoz Planı” kapsamında. Emekli ve de görevli subaylarımızın şapkaları uçmuştur herhalde. Planda 5. Ordu’dan söz ediliyor. Artık bilmiyorum, şöyle bir soru sormuşlar mıdır? Son derece gizemli...
-Beşinci Ordu’da görev yaptınız mı? Darbeyi orada mı planladınız? Aradık, yerini bulamadık. Yoksa bu gizli örgüt ordusu mu?
Fikret Otyam yazmıştı ya, “Silivri’de Beşinci Ordu kuruluyor” diye; kulaklarına gitmiş anlaşılan. Oradan da “planda”ki seçkin yerini almış.
Bu tertipçilere bela okumayayım diyorum, ağzıma yakışmaz, ama gel gör ki onlara pek yakışıyor.

Tetikçiler

Bir dostumuz “tetikçilik eski bir meslektir” diye başlamış yazısına. Sonra devam etmiş: “Her meslekte, her kesimde, her dönemde bulunur.
Müfettişlerde tetikçi var mıdır? Vardır.
Maliyecilerde tetikçi var mıdır? Vardır.
Gazetecinin tetikçisi var mıdır? Vardır.
Yargıcın, savcının tetikçisi var mıdır? Vardır.
Bakanların tetikçisi yok mu? Var.

Son dönemde bu tetikçilere bir de ‘açılım tetikçileri’ eklendi…
Bunları görmek için öyle çok çaba harcamaya gerek yok. Günlük gazetelere, televizyon haberlerine baksanız yeter.
İş ki insanda bunları görecek göz, duyacak kulak olsun…”
Dostumuz bir de tetikçilerin sosyolojik ve psikolojik yanını incelemek için sormuş, soruşturmuş. Vardığı sonuçlar şöyle:
“-Tetikçilerde genellikle kişilik bozukluğu var.
-Bulundukları meslek grubunun en çapsızları.
-Gazeteciyse gazetecilik bilgisi yok, müfettişse yasa yönetmelik bilmiyor, yargı mensubu ise hukuk bilgisi sıfır…
-Genellikle okumuyorlar, gelişmeleri incelemiyorlar. Bilgileri (!) kulaktan dolma.
-Bir çoğunun geçmişinde ciddi açıkları var. Bu açıklarını tetikçilikle kapatmaya çalışıyorlar.
-Fazla dostları yok, olan dostları da kültür açısından en alt tabakalardan.
-Güçlünün karşısında süt dökmüş kedi, zayıfa karşı aslan kesilen tipler.
-Arkalarında ittiren bulduklarında yapmayacakları hukuk dışılık, çılgınlık yok.
-Küçük çıkar karşılığında her şeyi göze alırlar.
Son dönemlerde ülke sanki tetikçi cumhuriyeti haline gelmiş durumda.
Hak, adalet, hukuk, insanlık hak getire…”

Silahlı terör örgütü

“Silahlı terör örgütüne üye olmaktan” TSK mensuplarını tutuklayıp duruyorlardı. Ne demek istiyorlar diye anlayamıyordum.
Dikkat çekmemek için güvenli önlemi olarak TSK, sivil araçlarla Muğla’dan Ankara’ya mühimmat taşıyor. İhbar oluyor. Çeviriyorlar. Görevliler açıklıyor. Yok, çek doğru Terörle Mücadele’ye! Medya yaygara görevini başarıyla yerine getiriyor; Silahlı teröristler bir TIR dolusu cephaneyle yakalandı!
Ha, galiba bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri’ni öyle görüyorlar.
Hem Türk, hem silahlı...
Adı üstünde.
Bir de vatansever misin, ABD’ye karşı mısın...
Âlâ terörist mi olur...
O ooo, hemen “ayarlar” yapılır, Silivri’de yeriniz ayrılır!

Al birini, vur ötekine

İtalya Başbakanı Berlusconi hakkındaki yolsuzluk iddiaları ayyuka çıktı ve yargıya taşındı. Berlusconi ne yaptı? Saldırıya geçti. Yargıyı “Taliban” diye suçlamaya başladı. “Bir Taliban grubunun ellerindeyiz. Bugün demokrasimiz bu durumda. Egemenlik artık millete değil savcılara ait” dedi.
Ardından yargı sisteminde değişikliğe gitmek için düğmeye bastı ve “Bunun yargıdaki Taliban’ların hoşuna gideceğini sanmıyorum” diye konuştu.
Söyleyen bir, söyleten bir.

 

Halifeliğe kaç kaldı?

Erdoğan, Cumhuriyet dönemine ilişkin saldırılarını Dersim tartışmaları sırasında 1938’e kadar indirdi. Geri geri gidiyor. Adım adım.
Yakında halifeliğin, saltanatın kaldırılmasına sıra gelir.
Amerika’da bunun hazırlıklarına başlandı.

Sindirim sistemleri bozuk “gazeteciler”

Yandaş, bordrolu, iliştirilmiş “gazeteci” takımı, Org. Saldıray Berk’in görevine devam etmesinin doğru olup olmadığını tartışıyor. Hele Berk’in binlerce askerin katıldığı tatbikatı yönetmesini bir türlü sindiremiyorlar.
Neredeyse isyan çıkaracaklar.
Berk’le ilgili malum “güzellerin” iddiaları var. Bunun nasıl yaratıldığı herkesçe biliniyor. “Gizli tanık” rezaleti ortada. Nereden tutsanız çürük.
Peki, bu beyler Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamına yakınının oyuyla “İrticanın odağı haline geldiğine” karar verilen AKP hükümetini nasıl sindiriyor?

Çocuğumun kudurma tehlikesi ve sigorta

Sabah sabah radyoda bir reklam dinliyorum. Kan beynime sıçrıyor. İki küçük çocuk aralarında konuşuyor.
- A aa şu köpeğe bak ağzında beyaz beyaz bir şeyler var.
- Hasta mı acaba?
- Yok dişini fırçalamıştır. Hadi gel sevelim.
(O sırada benim içim zaten fena oluyor. Hani fırlayıp gideceğim, tutacağım çocukları.)
Arkasından adamın biri şen şakrak konuşuyor.
Küçük çocuklarımız tehlike altındaymış. Sigorta şirketi hizmetini müjdeli müjdeli duyuruyor: “Çocuklarınıza bireysel sağlık sigortası hediye edin!”... “Sigortada kaybetmek yok!”
Hani düşer bir yerini incitir, hatta diyelim kolunu bacağını kırar, neyse de... Çocuğumun kudurma tehlikesi olacak ya da kuduz olacak ben o sırada para düşüneceğim, oh diyeceğim iyi ki sigorta ettirmişim evladımı... Bu nasıl bir yabancılaşmadır.
Her sabah konuşuyorum radyoyla.
Daha doğrusu ben söyleniyorum, onlar duymuyor.

İran ve Türkiye
İran tartışmaları hızlanırken sessiz sedasız Türkiye’ye gelen Amerikalıların sayısı da hızla arttı. İran’la iş yapan firmalar, kuruluşlar birbiri ardı sıra Amerikalıları ağırlıyorlar.
Geçenlerde ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı, Ortadoğu Masasının İran uzmanı, Deniz Harp Akademisi Uluslararası İlişkiler hocası Büyükelçi John Limbert de Türkiye’deydi. Birçok kişiyle görüşmeler yaptı. Gelişmeleri izleyen bir diplomat durumu “aynı Irak’ın işgali öncesi gibi” diye özetledi.
Bu arada Amerikalıların İran konusunda Türkiye’yi sıkıştırdıkları bilinen bir gerçek. Erdoğan’ın Amerika’yı eleştirmesini de “işbirliğini gizlemek” olarak yorumlayanların sayısı da oldukça yüksek. Ancak ABD için en büyük kaygı Türkiye’yi kaybetme tehlikesi.

 

VAY ANASINA

Çete reisi Atatürk

Atatürk için Hatay Türk yurduydu. 1905’lerden bu yana öyle savundu. Orayı Misakı Milli sınırları içinde değerlendirdi. Ömrünün son yıllarında çözmeden gitmek istemediği birkaç konudan biriydi.
Haklıydı, kararlıydı, devrimciydi. Sorunları çözme yöntemleri de öyleydi. Karşısında en “büyük” devlet de olsa zincire vurulmazdı.
1937 Ocak ayının başında Fahrettin Altay’la Park Otel’de aralarında şu konuşma geçer:
-Paşa biliyor musun ben Cumhurbaşkanlığını bırakıp Hatay’a çete reisi olacağım.
(Altay’ın gülümsediğimi görünce)
-Ne gülüyorsun?
-Efendim, siz Türkiye’nin çete reisisiniz. Hatay’ın çete reisi bir teğmen olur.
-Varsa öyle bir teğmen, ver bana.
-Emredersiniz… Bütün teğmenler emrinize hazırdır, yalnız bir dakika müsaade ediniz Hatay’la komşu olan 2. Ordu Komutanı arkadaşım İzzettin Çalışlar’dan izin alayım…
-Haa doğru O’nu unuttuk…
Hemen yaveri Celal’i çağırır ve İzzettin Çalışlar’ın telefonla bulunarak Eskişehir’e hemen gelmesini emreder.
O sırada açılan kapıdan Yunus Nadi içeri girer.
-Sen ne dersin bu Hatay işine?
-Paşam senin bu işte blöf yapmadığına büyük devletler kani olunca, Hatay senindir.
-Aferin!.. İşte seni bunun için severim, iç bir kadeh!
Bilindiği gibi Fransızlar geri adım attı, Hatay sorunu bu tavırla çözüldü.