Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kısa ömründe ardı ardına gelen devrimleri bir bir sıralayarak, Batı’nın 500 yıla sığdırdığı bütün reformları ve yenilikleri 15 yılda teker teker halkına sundu.
“Paşam, şu kısacık zamanda halkın bunca yeniliği hazmetmesi zor değil mi?” diye soranlara inat, büyük bir inanç ve katiyetle şu ifadeleri kullandı:
“Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir… Bugün aynı inan ve katiyetle söylüyorum ki; milli ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.”
Büyük Komutan, yedi düveli topraklarından söküp atan Anadolu halkının canını ve kanını vatanı için nasıl feda ettiğini gözleriyle görmüş, yeğin acı kasırgalarında milletiyle her an hemhal olmuştu.
O günlerde Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İhsan Raif Hanım’ın şu dizeleriyle adına ağıtlar yaktığı Anadolu’ya iç çekiyordu:
“Anadan öksüzsün ey Anadolu / Sürmeli gözlerin yaşlarla dolu / O çıplak sırtına yağan her dolu / İnce hastalığa mı düşürmüş seni”
Yakup Kadri, “Yüreğim bir derin uçurum; kafam bir cehennem… Mayıs’ın sonu; 1919’un uğursuzluğu…” diyerek halini tarif ediyor, İstanbul’daki işgalcileri, işbirlikçilerini ve üzerine güneşin battığı Türk halkının halini ciğeri yanarak şu sözlerle resmediyordu:
“Gün geçmiyordu ki; bir mağazada, bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir alay veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. Düşman basını hakkımızda öyle alçakça propagandalar yapıyordu ki; bir, sokaklarda çocukların bizi taşlamadıkları kalıyordu. Gönül verdiğimiz genç kızlar Türklüğümüzü sezince, bizden iğrenip kaçıyorlardı.”
Titreyerek aldığı gazetede “Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali…” satırlarını okurken hissettiklerini şu ifadelerle aktarıyordu:
“Çok şükür! Çok şükür Allah’ım! O dakikadan itibaren artık büsbütün başka bir adamdım. O dakikadan itibaren artık benim şehidimin, benim çektiğim azap ve işkencenin bir amacı, bir mânası, hatta bir ruhânî zevki vardı. Gideceğim! diyordum. O’nun bayrağı altına, O’nun bayrağı altına…”
Diyarbakır’da henüz küçük bir çocukken “Padişahım çok yaşa!” demeyi reddedip “Milletim çok yaşa!” dediği için II. Abdülhamid’e jurnallenen Ziya Gökalp de bağımsızlık ateşini şu dizelerle harlıyordu:
“Daha mı zalimler bi-dad edecek? / Bu millet zincirde feryat edecek / Yakında bu halka, hak yardım edecek! / Bir dahi gönderip, imdad edecek! / Toplanın kardeşler, bayrak açalım. / Yıldız’ın üstüne ateş saçalım!”
Ziya Gökalp, ulusun bağrına, Ankara’ya doğru yola çıktı. Görüşü, fikri ya da yaşı ne olursa olsun tüm Anadolu halkı bağımsızlık uğruna yeni bir hayata doğmak için geliyordu.
İstanbul’dan kalkan “Yeni Dünya” vapuruna binen Nazım Hikmet ve yoldaşı Vâlâ Nureddin (Vânû), kurtuluşa giden Ankara yolunda “Yol Türküsü”nü şu dizelerle mırıldanıyorlardı:
“Alnımızda yanar gençliğin tacı / Yorgunluğun anasını satarız! / Elimizde neşemizin kırbacı / Ufukları önümüze katarız / Göğsümüz kuvvetli, gönlümüz temiz / Tükenmez yolları tüketiriz biz / Ne saray, ne hamam, ne han isteriz. / Nerde gün batarsa orda yatarız.”
Mustafa Kemal ise hepsinden önce kurtuluşun ve kuruluşun karargahına ulaştı.
Ankara, sırmalı cepkenli seğmenleri ile yeni bir başlangıcı karşılıyordu. Sokaklarda gür sesiyle dolaşan Tellâl Ali Dayı, “Mustafa Kemal Paşa geliyor. Herkes aşağıya, yüze insin!” diyerek davul zurna sesleri eşliğinde halkı ayağa kaldırdı.
Vali Vekili Yahya Galip Bey’in “Sokakları adam almıyordu” sözleriyle tarif ettiği o günde, karşılayanların sayısı otuz, kırk bin kişiyi bulmuştu.
Köyden, şehirden, atlılar, seğmenler, mektepliler, memurlar, esnaf loncaları ve hocalar Kızılyokuş’un kenarına dizildi.
Alayın önünde otuz zurna ve şamanlarınkine benzeyen kıyafetleriyle elli davullu koskoca bir milli bando vardı.
Bayraktarların önünde, üzerlerinde uzun meşin önlükleriyle Şişli Ahmet, Bekçi Hüseyin ve Karabiberin Rıfat Ağa omuzlarında baltaları, arkalarında tüfekleriyle ağır ve vakur yürüyorlardı.
Şehre inen Mustafa Kemal Paşa, bu muazzam kalabalığı görünce duygulandı. Bir elinde kalın bir baston, başında bir boz astragan kalpak, üzerinde kemerli boz bir pardesü ile karşıcıları selamladı.
"- Merhaba Efeler!
-Sağol, Paşa Hazretleri!
-Buraya niçin geldiniz?
-Millet ve memleket uğrunda kanımızı akıtmaya hazır olduğumuzu bildirmeye geldik.
-Fikrinizde sabit misiniz ağalar?
-Andolsun!"
Seğmen alayının başındakilerden Güvençli İbrahim Çavuş, bir elinde bayrak, diğer elinde altın işlemeli bir pala ve göğsünde hamayıl şeklinde asılı bir Kur’an-ı Kerim ile alayın önünde duruyordu.
Mustafa Kemal, İbrahim Çavuş’a yaklaşarak Kur’an-ı Kerim ve bayrağın ucunu öpüp başına koydu.
Bu tarihi karşılamanın ardından Mustafa Kemal Paşa ve maiyeti, kâh otomobille kâh yayan, halkla tokalaşarak “Yaşa! Varol!” nidaları arasında istasyona doğru yürüdü.
İşgal kuvvetlerinden iki İngiliz birliğinin kuşatma altında tuttuğu istasyon binasının önünden geçerken, bu görkemli kalabalığı gören şaşkın İngiliz askerleri, gerçek bir ihtilal dalgasının gelmekte olduğunu o gün anladılar.
Ulus’taki Millet Bahçesi’ndeki barakalarında bulunan Fransız askerleri de yüksek duvarların üzerinden bu coşkulu karşılama törenini merak içinde izliyorlardı.
Hükümet Konağı önüne gelindiğinde, Ankara Sultanisi (Lisesi) öğrencisi Münir Müeyyet, coşkun kalabalığın önünde Mustafa Kemal Paşa’ya, onun en sevdiği Tevfik Fikret’in “Ferda” şiirini şu dizelerle okudu:
“Yarınlar senin. / Senin bu devrim, bu yenilik… / Her şey senin değil mi ki zaten? / Sen, ey gençlik! / Ey, umudun güzel yüzü, işte karşında aynan / Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök / Titreyen kucağını açmış bekliyor. Koş! / Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır / Bir yükseliş ufku açılır. / Yükselir yaşamak, / Yükselmeyen düşer. Ya ilerlemek, ya yıkılmak! / Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere / Doymaz, insan denilen kuş yükselmelere / Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır; / Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır.”
Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya gelişini aynı gün bir tebliğle tüm Anadolu’ya şu sözlerle duyurdu:
“Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya hareket eden Temsil Heyeti, bütün yol boyunca ve Ankara’da, büyük milletimizin çok sıcak ve içten gelen vatanseverlik gösterileri arasında, bugün şehre geldi. Milletimizin gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, memleketimizin geleceğine güven konusundaki inançları sarsılmaz bir şekilde güçlendirici niteliktedir. Şimdilik Temsil Heyeti’nin merkezi Ankara’dır. Saygılarımızı sunarız. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal.”
O günden sonra, bütün vatanseverler akın akın Ankara yoluna düştü.
Her biri heyecan, coşku, kararlılık ve geleceğe dair sarsılmaz bir inançla Ankara’nın taşına ayak basarak milli mücadele ruhunu ete kemiğe büründürdü.