06 Ekim 2026 Salı
İstanbul 20°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

12 Eylül’ün kültürel enkazı: Hafızasız toplum, metalaşan sanat

ABD destekli 12 Eylül darbesi, siyasi sonuçlarının yanında Türkiye’nin kültür-sanat belleğinde de ağır tahribat bıraktı. 39 ton kitabın imhası, akademik tasfiyeler ve Atatürk’ün vasiyetinin değiştirilmesiyle başlayan süreç, piyasa odaklı politikalarla sanatsal üretimi yozlaştırdı.

12 Eylül’ün kültürel enkazı: Hafızasız toplum, metalaşan sanat

Türkiye’nin siyasi tarihine “Amerikancı darbe” olarak geçen 12 Eylül 1980 müdahalesi ve hemen öncesinde uygulanan 24 Ocak Kararları, yalnızca siyasal kurumları değil, ülkenin kültür ve sanat hayatını da kökünden değiştirdi.

Sıkıyönetim Kanunu’nun 1402. maddesiyle üniversitelerden yüzlerce nitelikli akademisyenin ihraç edilmesi, kültür hayatını besleyen felsefi ve eleştirel zemini çökertti.

Bu dönemde “işçi sınıfı”, “grev” ve “sömürü” gibi halkçı kavramlar suç sayılarak, sanatsal üretim apolitik temalara ve içsel bunalım anlatılarına yönlendirildi. Halkevlerinin ve sendika kültür merkezlerinin kapatılmasıyla birlikte nitelikli kültür taşradan çekilirken; sanat, İstanbul’un belirli korunaklı semtlerine sıkışan seçkinci bir tüketime dönüştü.

39 TON GAZETE VE KİTAP YAKILDI

Darbenin kültür sanat dünyasındaki en somut göstergelerinden biri, uygulanan devasa sansür ve imha kararları oldu. Süreç boyunca 130 bin kişi sakıncalı ilan edilerek fişlendi; pek çok aydın vatandaşlıktan çıkarıldı veya sürgüne zorlandı. Sinema salonlarında oynatılması yasaklanan 927 film kara listeye alınırken Türkiye genelinde toplanan 39 ton gazete, dergi ve kitap kağıt fabrikalarında eritildi. Meydan Larousse ansiklopedilerinin, sadece içerisinde “Rusya” veya “Sol” kelimeleri geçtiği için komünizm propagandası sayılarak çuvallarla toplatılması dönemin akla uygun olmayan mantığını ortaya koyan en çarpıcı örneklerden biri.

‘YORGUN SAVAŞÇI’ CUNTAYA TAKILDI

Sansürün sınır tanımaz yüzü TRT denetimlerinde de kendini gösterdi. Barış Manço’nun “Arkadaşım Eşek” şarkısı Türk insanını aşağıladığı gerekçesiyle, Bulutsuzluk Özlemi’nin “Güneye Giderken” parçası “Solda güneş yükseliyordu.” sözü yüzünden veto yedi. Halit Refiğ’in yönettiği, Kemal Tahir’in aynı adlı romanından uyarlanan dev bütçeli TRT yapımı “Yorgun Savaşçı” dizisi ise, Kurtuluş Savaşı’na dair resmi tarih tezine uymadığı gerekçesiyle fırınlarda yakılarak imha edildi. Dizinin yıllar sonra gizli bir kopyasının daha olduğu ortaya çıktı.

DİLDE BAŞLAYAN KARŞI DEVRİM SÜRECİ

12 Eylül darbesinin Cumhuriyet belleğine indirdiği en ağır kurumsal müdahale, Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat kurduğu sivil Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumunun fiilen lağvedilmesi oldu. Atatürk’ün birer dernek olarak bıraktığı ve şahsi vasiyetiyle gelir bağışladığı bu kurumlar, 1982 Anayasası ve 1983’te çıkarılan yasayla özerkliğini yitirdi.

Atatürk’ün vasiyetinin çiğnendiği bu tasfiye sürecinde, kurumların yönetimine dönemin cunta ideolojisi olan “Türk-İslam Sentezi”ni benimseyen kadrolar getirildi. 1932’den beri süregelen öz Türkçe kelimeler türetme projesi durduruldu, bu sözcükler “bölücülük” sayılarak ders kitaplarından ayıklandı. Kurumlardan tasfiye edilen aydınların 1987 yılında bağımsız Dil Derneği’ni kurarak gösterdiği sivil direniş ise devlet tarafından uzun süre yasaklı dernek muamelesiyle karşılandı.

DARBE ELİYLE LÜMPENLEŞME YAYILDI

Darbe yönetimi sanatı sadece sansürlemekle kalmadı, aynı zamanda ideolojik bir uyuşturma aygıtına dönüştürdü. 1970’lerin meydanları dolduran “hak arayışı” ve “dayanışma” odaklı şarkıları silinirken, toplumsal öfkeyi bastırmak için her şeyin sorumlusunu “kötü talihe” ve “alın yazısına” bağlayan arabesk müziğe devlet eliyle geniş alanlar açıldı. Adaletsizliğin kaynağını sistemde değil kaderde arayan bu edilgen estetik, kitleleri apolitize etmenin en işlevsel aracı oldu.

Kültürel yozlaşma mekânsal bir boyut da kazandı. Yeşilçam’ın toplumcu gerçekçi yapısının sansürle felç edilmesi ve salonların sıkı denetime alınmasıyla birlikte, kamusal alanda birlikte film izleme kültürü çöktü. Piyasayı ele geçiren VHS kaset furyası, insanları meydanlardan ve salonlardan kopararak evlerinin içine hapsetti. Sırf bu kaset piyasası için üretilen; estetikten, sinematografiden ve kurgudan yoksun, ucuz arabesk melodramlar ve niteliksiz “video filmleri” toplumsal beğeniyi hızla aşağı çekti.

Bu zihinsel çölleşme, Turgut Özal dönemiyle birlikte kurumsallaştı. “Köşeyi dönmecilik” ve “Benim memurum işini bilir!” anlayışı, kültürü hızla metalaştırdı.

Medya düzeni; sayfalarını edebiyata veya felsefeye değil, kupon savaşlarına, promosyonlara ve lüks tüketimi öven “renkli” magazin eklerine ayırdı. Bir eserin edebi ya da sanatsal kıymeti değil, ne kadar sattığı tek kriter haline geldi. Bu yeni düzende “sanatçı” tanımı da entelektüel üretim yapan ve topluma ayna tutan aydınlardan, özel hayatıyla var olan magazin figürlerine doğru kaydırılarak ülkenin sanatsal omurgası tamamen kırıldı.

CEMAL SÜREYA’DAN TURGUT ÖZAL’A İNTİHAR ÇAĞRISI

Şair Cemal Süreya, Yeni Yaprak dergisinin Kasım 1989 sayısında dönemin başbakanı Turgut Özal’a şu çağrıda bulunur:

“Ülkemizi sizden,

Sizi de kendi özel sıkıntılarınızdan

Kurtarmak için

Arkadaşım Muzaffer Buyrukçu’yla

Bir önerimiz var:

İntihar etmelisiniz!

Ben ve Buyrukçu bu konuda

Dostça omuz veriyoruz size.

Gelin, halkın önünde,

Üçümüz birlikte intihar edelim.

Yer: Kadıköy eski iskelesinin önü,

Günü ve saatini siz saptayın.

Ülkemiz sizden kurtulsun,

Biz de bir işe yaramış olalım.”

Sanat