Araştırmacı Ertan Özyiğit hikâyesini anlattı ‘Tarih yalnızca güçlünün yazdığı bir şeydir’
Araştırmacı olasılıklar mühendisi, iletişimci… Televizyon dünyasının dikkat çeken ismi Ertan Özyiğit, yaşam hikâyesini anlattı. Özyiğit insanlara başka bir pencereden bakmayı öğretmeye çalıştığını dile getirdi.
Herkes gibi benim de takip ettiğim isimlerden oluvermişti.
Siyah uzun kollu tişörtü, kolundaki saati, ciddi görüntüsünden mi yoksa kendine has bir karizması olmasından mı bilinmez duruşu ve söyledikleri ile hayli ilgi çekici bu adam kimdi, neyin nesiydi? Bir şekilde ulaşıp röportaj yapmalıydım çünkü biliyordum ki benim gibi onlarca insan merak ediyordu.
Telefon ederken çok umudum yoktu. Yoğun olduğunu duymuş randevu almam zor olur diye düşünmüştüm. Sanki zihnimi okumuş gibiydi. “Yarın sabah gel.” dedi. Ertesi sabah ofisinde buluşmak üzere sözleştik.
Belki de okumuştu zihnimi kim bilir. İşte ofisinin önündeydim. Çaldım kapıyı. “Hoşgeldiniz Güneş Hanım.” diye sıcak bir gülümseme ile kapıyı açan hanımefendi belli ki işini ve Ertan Bey’i çok seviyordu.
Ertan Bey de sohbetimizin bir yerinde “Hayatımda önemli gördüğüm iki kadın vardır, birisi annem diğeri bizim Nadire Hanım’dır.” diye bahsetmişti. Her ikisinin de çilekeş yaşamlarında, ne kadar fedakar olduklarını anlatıp, duyduğu saygıyı dile getirmişti.
Bu arada ne yalan söyleyeyim ofisini tahmin ettiğim gibi buldum. Bir dolu objenin de olduğu çok kendine özgü bir mekan. İnsanın böyle bir ofisi varsa herhalde günün büyük bir kısmını burada geçirirdi. O da zaten böyle yapıyormuş.
OLASILIKLAR UZMANI
O görünmeyeni göstermeye, duyulmayanı söylemeye çalışan bir olasılıklar uzmanı. Ona komplo teorisyeni, stratejist diyen de var, araştırmacı yazar ya da iletişimci diyeni de. Ne istiyorsan, nasıl istiyorsan sorabilirsin demesini de fırsat bilince hemen bastım teybin tuşuna.
‘HEPİMİZ KENDİ AKLIMIZLA HAYAT HİKÂYEMİZİ YAZDIK’
- Nasıl bir ortamda büyüdünüz? kendinizi, ailenizi anlatır mısınız, kimdir Ertan Özyiğit?
Ertan Özyiğit aslında çok şanslı bir adam gibi geliyor bana.
Yani şanssızlıklar çok var ama genel itibarıyla baktığınızda insanın tek bir şansı var, o da herhalde dostlarıdır. Ben çok değerli insanlarla birlikte oldum hayatım boyunca. Kırılma noktalarım var tabii.
Yetim, beş kardeş olan bir ailede büyüdüm. Çok genç yaşta babam vefat etti. Yetim maaşı ile beş erkek çocuk. İkisi devlet tiyatroları sanatçısı.
Bu anne ilkokul mezunu düşün. Ama beş çocuk da üniversite mezunu oldu. Dünyada önemli diye gördüğüm iki kadın var. Birisi annemdir, diğeri de bizim Nadire Hanım.
(Bana kapıyı açan kişiyi kastediyor)
Bizim bir yol göstericimiz yoktu, hepimiz kendi aklımızla hayat hikayemizi yazdık.
Belki biraz ben yol gösterici olmuşumdur. Sekiz yaşımdan beri çalıştığım ve hayatın içinde olduğum için. Ayakkabı boyacılığından tutun simit bile sattım. Her işi yaptım.
‘ÜST AKIL DİYE BİR ŞEY ATTIM ORTAYA, HERKES KULLANIYOR’
- Size neden olasılıklar mühendisi diyorlar?
Bilginin sahibi olmak, bakın bilgi şu anda her yerde var. Kahveden bahsederken başka, içtiğimiz sudan bahsedersek başka bir hikaye anlatırız.
Etrafımıza baktığımızda hafızası çok yüksek insanlar var, İlber Ortaylı gibi İsmail Hakkı Aydın gibi. Bu isimler ekran önünde olanlar. Olmayanlar da var.
Bakın yorum ayrı şeydir, önemli olan bilgiyi yorumlayabilmektir. Bilgi her yerde, esas yorumlama yeteneğine sahip olmanızdır. Ben kendimi olasılık mühendisi olarak görüyorum.
Hesap edebilmek, neler olabilir bunu anlatıyorum insanlara. Terminoloji üretmeyi de çok severim. Üst akıl diye bir şey attım ortaya mesela, şimdi herkes kullanıyor.
Benim hayat şeklim bu. Bir müzisyene sorabilir misiniz niye müzik yapıyorsunuz diye, ya da Einstein’a niye formüllerle uğraştı diyebilir misiniz? Bu da benim yapım. Fıtratım böyle.
ÇANKAYA YILLARI
- Peki hikâyenize devam edelim, Çankaya yılları dediğiniz bir dönem var.
IBM sınav açmış diye duydum. Başvurdum. Burslu kazandım. Başladım Ankara IBM’de çalışmaya, Çankaya günlerim başlamıştı. Cepte para yok, öğlenleri restaurantlara gidecek param yok, helva ekmekle öğle yemeklerini geçiriyorum. Tam karşımızda Türk Amerikan Derneği var. İşte öğle yemeği yiyorum bir yandan da vakit geçiriyoruz falan. Git gel derken insanlarla tanıştım orada, sohbet edeceğimiz çok güzel dostlarımız oldu.
Bir arkadaşımdan duydum. “Burada ön tarafında ufak bir çay ocağı gibi bir şey yapmak istiyorlar.” dedi. Gittim talip oldum. “Bana verin.” dedim. O yıllar Türk Amerikan Derneği Genel Müdürü beni aldı karşısına, biraz sohbet ettik.
Bana “Sen yaparsın.” dedi. “Param yok.” dedim, bul parayı gel dedi. Ben de babamın çalıştığı Kiska’ya Oğuz Gürsel’e gittim. “Git al muhasebeden.” dedi. “Yok olmaz senet imzalamadan almam.” dedim, hibe yapacaktı belli ama kabul etmedim, beni kırmadı imzaladık senedi.
- Açabildiniz mi kafeyi?
Evet Grafika Kafe isminde açtım. 15 yılım geçti. Ciddi de para kazandım. Bana çok katkıları oldu Türk Amerikan Derneği’nin. Dünyada filmler o tarihlerde ülkemize üç dört sene sonra gelirdi ama biz orada daha önce izlerdik.
Kütüphanesi çok güzeldi, çok faydalandım. Amerikalılarla oturup kalkmaya başladım, çok ünlü insanlar, gazetecilerle oturup kalkmaya başladım.
‘MFÖ’NÜN KIYAFETLERİNİ HAZIRLADIM’
- Hangi yıllar?
1980’li yıllar. Doğru zamanda doğru yerde olmak önemlidir. İşte orada çok önemli birisi ile tanıştım, Hasan Köni. O zaman o yeni boşanmıştı. Zamanla çok yakın arkadaş olduk. Abi kardeş gibi.
En önemli kırılma noktalarımdan birisi Hasan abiyle tanışmamdır. Dünyayı gezdik onunla. O dönem ben modaya düşkündüm. Çizimim de iyidir. Türkiye’de şimdiki gibi çeşit çeşit dergi yok ama benim 3000 moda dergim var.
Giyinmeyi çok severdim. Timur Narlı diye küçük bir terzihane vardı, ayda bir falan değişik kıyafetler diktirirdim kendime. Türk Amerikan Derneği’nde moda dersleri vereyim dedim. Bir gün birisi dedi ki “Seni Mazhar Alanson arıyor.”
“Niçin” dedim, Eurovision’a katılacaklarmış, benden kıyafet, model istediler. İki kez kıyafetlerini hazırladım.
İki pişmanlığım var. Birisi konfeksiyon konusunu yarım bırakmasaydım, çok önemli marka olurdum. Bir de inşaat- mimari merakımı devam ettirseydim keşke...
- Reklamcılığa nasıl başladınız?
Bir gün bir gençle tanıştım. Reklam ajansından ayrılmış art direktör olarak çalışıyormuş. Türk Amerikan Derneği’ndeyiz, dertleşiyoruz. “Hadi gel bir reklam şirketi kuralım.” dedim. “Param yok.” dedi, “Ben veririm.” dedim, onunla ortak bir reklam ajansı açtık. İlk müşterimiz Tepe Grup oldu. Böyle böyle büyüdü işler, evlendim bu arada.
Eşimin bir ahbabı vesilesiyle Hilton’a da iş yapar olduk. Hilton’da bir defile oldu mesela, girdim kulise tüm mankenleri çektim, olay oldu. Dönemin magazin medyası ile temas başladı falan. Bir anda İstanbul’da çevre oluştu. Reklam ajansı, işler büyümeye başladı.
İstanbul’a gidip geliyorum. O dönemde Star TV’ de programlar müdürü olan Serpil Akıllıoğlu, “Bizim dekorları sen yap.” dedi. Televizyon dekorları yaparken, güzellik yarışmalarını da sen yapsana dediler. Nereden baksanız o dönem 6-7 yıl güzellik yarışmalarının dekorlarını, organizasyonlarını yaptım. Derken bir anda Türkiye’nin en büyük reklam vereni oldum. Bir gün telefon geldi, bir arkadaşım dedi ki Polisan reklam ajansı arıyor.
Bu da benim kırılma noktalarımdan üçüncüsüdür. Ankara’dan İstanbul’a git gel durumları yaşıyorum, Ankara’da reklam ajansını kurduğum ortağıma müşterileriyle bıraktım ajansı, İstanbul’a geldim.
Halen de Polisan’la kesintisiz çalışıyorum. Tam 35 yıldır. Bir anda işler büyüdü, bambaşka bir dünya oluverdi. Reklam işleri, güzellik yarışmaları derken konserler, yabancı, şirketler de arttı. Yemekler verir oldum, haftada bir, çok önemli insanlar olurdu yemekte.
TELEVİZYONA İLK NASIL ÇIKTI
- Halen devam ediyor musunuz reklam işine?
Evet. Bu benim para kazandığım konu. Sizin sorduğunuz diğer Ertan Özyiğit’e gelirsek, televizyona çıkmam da bir tesadüf aslında. Kanal D’de Abbas Güçlü bir program sunuyor. Seyirci bulamamışlar. Bir iş için oradayım, fazla katılımcı da bulamamışlar, sen de katıl kast olsun dediler.
Halktan birileri de konuşsun derken elime mikrofonu verdiler. Aldım mikrofonu, dünya portresi çizdim. İçinde biraz komplo. Konuk tarafında Taha Akyol şaşırdı, hatta “Siz kimsiniz?” dedi, aramızda ufak bir tartışma bile oldu.
Bu arada ben reklam ajansını büyütmüşüm, işler de yoğun çalışıyorum. Derken ATV’de yönetici bir arkadaşım gel bir program yapalım dedi. Kral ve Ben isminde program da böyle başladı. Sonra diğer kanallar geldi.
- Bu yıllar. Bir de kötü bir olay yaşıyorsunuz.
Büyük bir grup, davet aldık, bir teklif vereceğiz, İzmir’e gideceğiz. Çok güvendiğim bir çalışanım onun da İzmir’de düğünü var, ona da denk getireyim istedim. Uçakla gidecektim ama o dönem yeni almışım, belki de ilk büyük jeep otomobil bende var hem de düğün masrafları çoktur bir de yola para vermesinler dedim, arabayla yola çıkmaya karar verdik.
17 Şubat günü yola çıktık. Uyandığımda hastanedeydim. O koca jeep devrilmiş. Kimsenin burnu kanamamış. Ama ben fırlamışım. Sonrası zorlu günler.
- Hasan Köni, Mahir Kaynak ile yakınlığınız malum, Aytunç Altındal’ın da öğrencisi olduğunuz söylenir, nasıldı ilişkiniz?
Aytunç’la ben çok geç tanıştım. 2008 yılında. Ama bir anda çok samimi diyalog oldu aramızda. Birlikte televizyon programı yapar olduk. Güzel olan, görüşü olan her şeyi severim ama ben bir akımı, akımları sevmem. Bak mesela yüzüğü bende. Bir ekolü temsilen o yüzük takılabilir, ama henüz açmadım zarfı. Öğrencisi değildim rahmetlinin arkadaştık biz.
- Neden açmadınız?
Zamanı gelmedi. Ruhla ilgili bu. Ben İsviçre’ye gittiğimde sana bir zarf ve kutu yollayacağım demişti. Kutu bana ulaşmadı.Ama zarf ulaştı bana, yüzük geldi.
- Peki bir bir ilham ya da bir frekans mı gelecek açmanız için?
Bir şekilde zamanı gelecek.
‘BAŞKA BİR PERSPEKTİFTEN BAKMAYI ÖĞRETMEYE ÇALIŞIYORUM’
- Üst akıl diyen ilk sizsiniz peki nedir üst akıl?
Kişiler diye bakamayız buna. Bir kurum gibi düşünün, yönetimi değişir. Ben multidisipliner bir ekolden geliyorum. Ezoterizmden, matematiğe müziğe, müzikten mimariye tüm ekolleri temsil eden bir yapım var. Bize sunulanın dışında başka bir perspektiften bakmayı öğretmeye çalışıyorum insanlara. Tarih yalnızca güçlünün yazdığı bir şeydir unutmayın bunu. Ama üç şey kesindir, zaman, kişiler ve mekan.

