14 Ağustos 2026 Cuma
İstanbul 26°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Bencil yaşam ayıya uygun!

Dr. Şevik ‘İnsanların evrimsel serüvende yeryüzünde baskın tür olmasını sağlayan, ben yerine biz diyebilmiş olmasıdır. Tersinin revaçta olması, bu oyuna gelenlerin mutsuz olacağının garantisidir.’ dedi.

Bencil yaşam ayıya uygun!
Z. RUHSAR ŞENOĞLU

Kapitalizmin ve tabii son yüzyılda dünyayı kasıp kavuran neoliberalizmin herkesçe kabul edilen ve gözlenen sonucu bireycilik. Bizim toplumumuzu da etkisi altına alan bu hastalık kaçınılmaz mı? Çanakkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Öğretim Üyesi Dr. Ali Emre Şevik yanıtladı:

BENCİL YAŞAM AYIYA UYGUNDUR!

- Değişimin yönü bencilliğin yayılması mı? Kaçınılmaz mı, gerçeklik bu mu?

Bu değil. ‘Biz’ yerine ‘ben’ olabilir mi diye biyolojik bir düzlemde bakalım. İnsanların geçirmiş olduğu evrimsel serüvende mevcut haliyle yeryüzünde baskın tür olmasını sağlayan, ben yerine biz diyebilmiş olmasıdır. Bunun tersinin şu an revaçta ve dayatılıyor olması, bu oyuna gelenlerin mutsuz olacağının garantisidir. Bu yanılsamadan kaçınma zorunluluğunun rasyonel bir işaretidir. Neden?

‘Biz’ yerine ‘ben’ şeklinde kısmen evrimleşmiş memeli türleri vardır. Bazen derslerimde verdiğim örnek, ayı. Ayılar yılın bir veya iki döneminde karşı cinsle, o da sadece cinsellik amaçlı birkaç gün bir araya gelir. Ayının sosyal hayatı yoktur, bundan kaçınır. Yavruları olan bir dişi ayı, bebekler belli olgunluğa gelinceye, kendi başlarına hayatlarını idame ettirinceye kadar yaklaşan erkeklerle, yavruları için tehdit gördüğü için kavga eder, fiziksel anlamda hırpalar. Kendi cinsleriyle de yakınlaşma yoktur. Ayının evrimsel serüveninde tek başına hayata kalabilmesini sağlayan kocaman çenesi, iyi koku alma duyusu, büyük pençeleri, büyük güçlü kaslı bedeni, hızlı koşma becerisi ve temkinli olma halidir.

‘Ben’ yaklaşımı, memeli türü olarak ayıya bile kısmen uygundur. Çok kısa, bir anlık ‘biz’ yaklaşımı karşı cinsle ufak bir etkileşim, hem türü hem bireyin kendince bütünlük içerisinde varlığını devam ettirmesine imkan tanır.

Ama insanın, çevresinde şu anki ayıların üç katı boyutunda ayıların dolaştığı, şu anki en büyük kedigillerden kar leoparanın üç, beş misli büyüklükte yırtıcı hayvanlarını dolaştığı koşullarda avlanması ve hayatta kalması, tek başına kalarak mümkün değildi. O nedenle insanlar hep, yaklaşık 20 kişilik gruplar halinde var olabildiler. Bunlar aynı zamanda aile bağı olan veya bir şekilde iç içe geçmiş farklı aile gruplarından oluşan topluluklardı.

İnsan sosyal ortam içerisinde evrimleşti. O nedenle pençeleri bir ayının pençesi kadar güçlü değil. Çenesi, bir ayının çenesi kadar güçlü değil. O nedenle düz bir koşu sırasında bir ayıdan daha hızlı koşamıyor ve bunların hiçbiriyle de şu an hayatta olan, hatta varlığını sürdürebilen, türünü devam ettirebilen yırtıcıların neredeyse hiçbiriyle de tek başına yüzleşemiyor.

BENCİLİN MUTLULUĞU YALANDIR

Böyle bir durumda ‘ben’den bahsedemeyiz. Çünkü ‘biz’, evrimsel olarak ‘biz’ olarak evrimleştik. Eğer ben tercihinde bulunursa bir birey, yine anlık kazanımlarla, nesnel şeylerle, örneğin parayla kendisini kandırarak mutluymuş gibi görünebilir, içten mutlu değildir. Çünkü insan, türünün gereği ‘ne kadar iyisin, çok iyisin’ diye onu onaylayacak, çevresinde duygusal bağı olan bireylerin mevcudiyetini gerektiriyor. İnsan, doğduğu andan öldüğü ana kadar anlaşılmaya, çevresindekilerin gözlerine baktığında onlarca da onaylandığı hissiyatını görmeye, çevresindekiler tarafından sevincinin de acısının anlaşıldığıyla ilgili bir duyumsamaya ihtiyaç duyuyor.

Günümüzde gençlerin düşürüldüğü en büyük yanılgı, sürekli yalan söyleyerek, sürekli birilerini kandırarak elde ettikleri kısa vadeli çıkarların kalıcı olacağı yanılgısı. Oysa insan, ayı gibi maddi kazanımlar üzerinden varlığını anlamlandırarak hayatta kalan bir biyolojik organizma değil.

‘BEN’ BENLİK BÜTÜNLÜĞÜYLE UYUMLU DEĞİL

İnsan birlikte,örgütlü hareket edebilme, gereğinde o grubun tamamı için bireyin kendisini gönüllü feda ettiği durumlarla baş edebilme, üstesinden gelebilme yeteneği sayesinde şu an baskın tür olarak dünyada egemen kalmış bir organizma, bir canlı.

Bu genetik olarak yapımızda var. Üstüne kurgulayacağımız kısım, ancak soruna sanki çözüm üretiyormuşuz hissi yaratır ama içsel bir tatmini, bir benlik bütünlüğünü, yaşamla uyum hissiyatını o kişiden veya böyle yaşamayı tercih etmiş gruplardan esirger. Zaten ben merkezli yaşayan gruplar, insan kitleleri de yok. ‘Biz’ olarak var olan büyük kitlelerin içerisinde ‘bencil’ bireyler var. Onlar sosyal asalaklar. Toplumun şu anki yapısının ‘ben’ anlayışına izin vermesi bunun benlik bütünlüğü ile uyumlu olduğu anlamına gelmez.

Bencil yaşam ayıya uygun! - Resim : 1

Bireycilik şiddeti nasıl artırıyor?

- Ben merkezli yaşayan gruplar, insan kitleleri olmadığını, ‘biz’ olarak var olan büyük kitlelerin içerisinde ‘bencil’ bireyler olduğunu belirttiniz. Bu durum topluma nasıl yansıyo?

Çoğunlukla bunlar adli yaptırımlarla karşılaşıyorlar. Çünkü bencilliğin uç noktalarında ister istemez adli sorunlar, topluma karşı işlenmiş hatalar veya diğer bireylere karşı işlenmiş hatalar kaçınılmaz olacaktır. Ya da sosyal anlamda zaten maruz kaldıkları dışlanmayla, sosyal alandan ötelenerek, bu az önce ifade ettiğim biyolojik ihtiyaçlarını karşılanmaz kılıp, kendilerini yoğun bir yalnızlık, mutsuzluk hissiyatı içerisine hapsedip, mevcut durumlarını yine bir hata olarak rasyonalize ederken bu sefer toplumu suçlayarak, ‘onlar yüzünden ben böyle oldum’ diyerek, bulundukları durumu rasyonalize ederek, hatalı rasyonalize ettikleri için de kendilerini çözümsüzlüğe mahkûm eden yalnızlara dönüşüyorlar.

MADDE KULLANIMINA KUMARA YÖNELME

- Şiddetin kaynağı da bireyciliğin artması mı?

Şiddeti artırıyor. Şiddet sayesinde elde edilen kazanımların toplumsal açıdan yaptırımlara maruz bırakılmaması, adaletin uygulama mekanizmalarından kolay kaçabiliyor olmaları şiddeti artırıyor. Bireylerin yalnız kalması veya bencilliği tercih etmeleri, boş zamanlarını geçirecekleri sosyal etkileşimlerden mahrum kalmalarına, kolay ve hızlı maddi kazanımlar elde etme hırslarıyla kumara, riskli davranışlara yönelmelerine, bu ortamın yarattığı stresten kaçınırken de madde kullanımına yönelmelerine sebep oluyor.

BÜTÜNSEL BİR ÇÖZÜM YAKLAŞIMI GEREKLİ

Aslında sorun bir bütün olarak ele alındığında, çözümün şu anki durumdan hareketle olmayacağını, bütünsel bir çözüm yaklaşımı gerektiğini de böylece açıklamış olduk diye umuyorum.

Birey bencilliğinden ötürü suça yönelirken yakalanmayacağı, hakkını yediği birey adına, suç işleyene yaptırım uygulayacak toplum mekanizması yani adalet yoksunluğundan faydalanabileceğine olan güveniyle böyle hareket ediyor. Bu şiddetle ilgili kısmı açıklıyor. Ama benzer şekilde bu tarz bireyler bencilleştikçe esasen frontal korteks (soyutlama, ahlak ve yargılamayla ilgili, gelişmiş insanın beyninin en son evrimleştiği düşünülen alanlarında) tatmin duygusunu, sosyal açıdan bir grubun içerisinde bulunup doğal olarak yaşayamadığı için madde almaya yöneliyor. Yani bağımlılık dediğimiz maddeyle ilişkili sorunların ortaya çıkmasında da esasen bireyin yanlış tutum ve davranışlara yönelmesi var. Ama bakın hikâye bir bütün olarak ele alındığında aslında sorunların iç içe geçtiği, mevcut anlamda sorun olarak tanımladığımız aile evlenme ve boşanma ile ilgili demografik verilerimizdeki bozulma, çocuk sahibi olmayla ilgili isteksizlik veya bunun bir şekilde rasyonalize edilen, birçok sebeple tercih edilmez hale gelmiş olması durumu, benzer şekilde suça yönelik madde kullanımına yönelme, şu an günümüzde toplumsal sorunlar olarak tanımladığımız durumlar, tüm bu mekanizmanın kaynağı, 1960 -70’lerden itibaren tüm dünyada uygulanmaya başlanan neoliberal politikalardır, bu politikaların kaçınılmaz bir sonucu olarak önümüze konulmuş durumdadır.

Bencil yaşam ayıya uygun! - Resim : 2

Evlilik ideal değil doğal

- Gençler aile kurma idealinden vazgeçmiş durumda mı?

Aile kurmak bir ideal olmaktan öte insan olarak erkeğin kadına yönelmesi, kadının erkeğe yönelmesi evrimsel olarak kurgulamış, türün devamıyla ilgili mekanizmalarla hem dişi bireyde hem erkek bireyde fizyolojik, psikolojik karşılıkları olan karmaşık bir durum. Evlilik dediğimiz yapı veya aile oluşturma, karşı cinsle duygusal derinliği olan bir birliktelik ve cinsel yaşam üzerinde, bu etkileşimin doğal bir sonucu olarak gelecek kuşakların, bebeklerin ortaya çıkması durumu, esasen idealize edilmesi gereken bir şey değil. Doğal akışı içerisinde insanların, bireylerin yaşamaları gereken ve onları mutlu edecek olan ve onlarda bir güvenlik hissiyle beraber, varoluşsal bütünlüğünün pekişmesi ve sürmesi açısından zorunlu kabul edilen, gelişim kuramcılarından özellikle Ericson’un sosyal gelişim kuramında ifade ettiği bir olgu aile olmak. İdealize edilmenin ötesinde var oluşun anlamlanmasını sağlayan bir yaşantı.

Bunun olası olumsuzlukları, olası yükleri, olası zorlukları tabii göz korkutabilir. Ama bunu idealize etmeden yaşamak, belki daha iyi, çünkü idealize edilen bir şeyi yaşarken kırılmak ve incinmek ve bundan kaçınmak çok daha kolay. Sosyal alanda özellikle insan ilişkilerinde çok idealize ederek yaklaşmak doğru değil çünkü ideal kimse yok. Bireyler olarak bizlerin ideal olmadığı bir yerde, karşımızdakileri de daha anlayışla ve hatalarıyla kabul ettiğimiz zaman ve doğamız gereği davranmaktan korkmadığımızda, çekinmediğimizde aile kurmayla ilgili tutum almanın da gençler açısından sorun olmayacağını düşünüyorum.

Bireylerin çıkış yolu doğasına uygun davranmak

Buradan çıkış, toplumsal olmalı ama bireylerin de sağlıklı düşünerek kendileri için doğru kararları alması, yani uygun bir partner bulup karşı cinsten onunla çocuk sahibi olmaları ve 20 yıl, 30 yıl sonra torunları olduğunda yaşayacağı mutlulukları hayal ederek kendi şu anki zevklerinden tavizler vermeleri bir çıkış yoludur.

Gençlerin, ideal ilişkinin, ideal insanın olmadığını, hepimizin ve karşımızdaki partnerimizin de hatalarının olabileceğini kabul ederek, kendi doğasının gerektirdiği gibi davranmayı tercih ederek bu döngüden çıkabileceğini düşünüyorum. Bu bireyler için önerilebilecek kurtuluş, yani bu sorunları geride bırakma hali, yani artan bir farkındalık hali. Bu sorunu tetikleyen sosyal medya kullanımını azaltma gibi pek çok davranış kalıbını bunun içine dahil edebiliriz.

Ancak kitlesel anlamda sorundan kurtulma ve çıkış, bireylerin olumlu tavırlarının toplamının yeterli olmayacağı bir boyutta. Orada merkezi otoritenin yani devlet organizmasının artık biraz içeriye döndük, insanlarının geleceği için daha bilinçli, daha yüksek bir farkındalıkla bazı planlama ve düzenlemeler yapılması yönünde harekete geçmesiyle mümkün olacak. Ben 16 yaş altına sosyal medya kısıtlamasının bu anlamda uygun olduğunu, doğru bir karar olduğunu düşünüyorum.

İÇ CEPHEDEKİ KAYIP ONARILMAZ BOYUTLARDA

Bazı çizilen noktaların doğru olması şöyle de bir sorun yaratıyor: buna işaret eden yapı, çizen kimdir? Toplumun genelini kapsamaktan uzak düşen, hatta bir kısmını dışlayan bir propagandist çözüm dayatmasına dönüşüyor. Doğru mesajlar verilebilir ve doğru şeylerin altı çizilebilir. Ama, toplumun genelinin bu mesajları farklı şekillerde algılıyor ve yargılıyor olmaları bu mesajın ulaşılabilirliğini, bireylerle topluma ulaşabilme yüzdesini, verimini etkiler.

Ülkemizde siyasal, sosyal alanda böyle bir bölünme var. Bunun aşılabilmesi de esasen tabii bireyin farkındalığını artırmasıyla mümkün. Ancak devlet aygıtının buna güvenerek hareket etmesi uygun değil. O nedenle devlet aygıtının, mesajları, toplumdaki bu siyasal, sosyal bölünmüşlüğün farkında olarak verme hassasiyetini göstermesini umuyorum.

- Aksine hareketler var, daha fazla bölme.

Evet. Bu yine farklı amaçlarla, yönetimi elinde tutan kitle, grup ya da kişilerin siyasal kazanım hedefiyle yaptığı tercih olabilir. Hükümetle devleti birbirinden ayırarak konuşuyorum, özellikle sorun çözücü, erk sahibi olan bürokratların farkındalığının daha yüksek olmasını umuyorum.

Sorunlar çok daha büyük, global, farkındayım. Hatta belki halkın çok fazla müdahil olmaması ve farkındalığının bir parça bunlardan uzaklaşmış olması, o sorunların çözümünü kolaylaştırabilir. Ama, iç cephedeki kayıp onarılmaz boyutlarda. Bizim açımızdan, şu an burada yaşayan iyi niyetli, genetik açıdan değerli olduğunu düşündüğüm, dünyanın geneline bakıldığında da farklı olduğunu düşündüğüm insanlık üyesi Türk milletinin, bu toprakların insanlarının ‘biz‘ lerin fazla ihmal edildiğimizi düşünüyorum. Merkezi güç açısından, kendince zorunlu olabilir bu ama daha uzun olmamasını toplumumuz adına umuyorum.

Toplum