Bir egemenlik meselesi: Heybeliada Ruhban Okulu ve Castel Gandolfo
Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ve Fener Kilisesi’nin artan taşınmaz varlığıyla birlikte, Fener başpapazı için özel bir statüye ve ayrıcalıklı bir konuma sahip, dini liderlik merkezi haline gelmesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırlarında bir Castel Gandolfo benzeri yapının kurulması demektir
Fener Rum Kilisesi, uzun zamandır Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukunu yok sayarak seyir izleyen, freni patlamış bir kamyon misali durmaksızın yurt içinden ve yurt dışından ihanetini körüklemesi için yakıt takviyesi almaktadır. Bu hukuka aykırı adımlar o kadar hızlanmıştır ki artık geldiğimiz noktada çarpışmaya hazır olan bu kamyon, egemenlik duvarını yıkıp geçmeye hazırlanacak kadar durumu ileri boyutlara taşımıştır. 1949 yılında Lozan’ın ve Anayasanın ilk delinimi olan Athenagoras adlı başpapazın, sözde müttefiğimiz olan Amerika Birleşik Devletleri’nden, yasalarımıza aykırı bir şekilde ithal edilip, Türk vatandaşlığı dahi bulunmayan bu kişinin, Türk yetkililerince apronda karşılanıp vatandaşlığa geçirilmesi ihanetin başlangıcı olmuştur. Bugün, peynir ekmek gibi satılan Türk vatandaşlığının geldiği nokta da işte bu on yıllardır süren, gayri milli politikaların, yurdumuzu ve insanımızı sessizce sarmasından mütevellittir. Hükümetlerin Türkiye ve Türklük karşıtı, adeta kapitülasyonlara taş çıkartacak tavizleri, Cumhuriyetimizin varlığının artık tartışıldığı; Anayasanın sorgulandığı ve rejimin alttan alta değiştirildiği bugünlere bizleri getirmiştir.
Ebedi Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından hıyanet ve fesat ocağı olarak nitelendirilmiş Fener Rum Kilisesi, 1821’de Mora’da Türklere karşı yaptığı soykırımdan beri Megali İdea adı verdikleri bir garabet sanrının politikalarını açıktan ve gizliden yürütmektedir. Kimi zaman inanç özgürlüğü adı altında gülücükler saçarak gerçekleştirilmeye çalışılan ve aynı zamanda uluslar arası bir proje olan Dinler arası Diyalog’un bir parçası olan bu ihanetler silsilesi doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm emperyal güçlere karşı elde ettiği zafere duyulan öfkeden süregelmektedir.
Bugün artık aleni şekilde ayyuka çıkmış bu ihanet süreci, özellikle iç siyaset yetkililerin yumduğu göz ile büyük bir yıkımın habercisi olarak bizlere tehlike çanlarını duyurmaktadır. Hristiyanların ya da Ortodoks dünyasının bir hesaplaşması olarak aks ettirilen, sözde barış, özgürlük ve kardeşlik gibi artık sinek misali bulantı veren kelimelere ve kavramlara sarmalanan bu ihanet daha gecikilmeden bitirilmek zorundadır. Ülkemizin kurucu değerlerine aykırı biçimde göz yumulan bu süreç artık kabul edilemez bir boyut almıştır. Sayısız katliama ve soykırıma uğramış olan Türk ulusuna hiçbir zaman bu acıların payı hak görülmemiştir. Yüz yıllardır uygarlık sancağını taşıyan, zaferlerine zafer katan Türk ulusu her daim savaşçı kişiliğiyle gittiği her yerde düşmanlarına korku saldı mı diyedir bilinmez lakin bu atılan adımlar sadece şehitlerimizin değil aynı zamanda köyleri basılarak katledilmiş on binlerce yaşlının, kadının, çocuğun ve bebeğin de artık ruhlarında bir sızı yaratmaktadır. Tarihi boyunca bunca ihanete göğüs germiş olan Türk ulusu, bugün etnik bölücülerin ve siyasal dincilerin el ele vererek güçlendiği ve ihanetin dozunu her gün artıracak cürete ulaştığı şu günlerde derin uykusundan uyanmak zorundadır.
Başta hükümet olmak üzere, muhalefet kanadından da birçoklarının bilerek göz yumduğu bir projedir bu. Kimisinin liyakatsizliği yüzünden bihaber oluşu bu ihanetin boyutunu hiçbir şekilde küçültmemektedir. Demokrasinin gayesi, bir toplumsal sözleşme içerisinde, seçimle beraber aktarılan yönetim erkinin, seçilmiş kişiler tarafından tüm halkı kapsayarak ifa ettirilmesidir. Bu hususta da yöneticiler tarih, mevcut konjonktür ve bunların sentezi olan projeksiyona dayalı gelecek yapılandırma hususunda yetkin olmak zorundadır. Kandırılmak ya da bihaber olmak, kabul edilen bu yetkiyi devralmış kişiler için geçersizdir. Haberdar olmak onlar için bir sorumluluk ve zorunluluktur. Bu kapsamda, yapılan açıklamalara bakıldığında, iyi niyetli liyakatsizlik ihtimallerin dışında kalmaktadır. Gelen dış mihrak talimatları üzerine iç minnakların ülkenin geleceğine ihanet etmeleri kabul edilemezdir. Toplumun ise bu hususta sessiz kalması ihanete ortak olunması; çocuklarının geleceğinin, özgürlüğünün ve hayatının çalınması demektir.
Bir ekümeniklik meselesidir, gidiyor…
Ne denli sayısız defa bu konular anlatılmış olsa da şu son aylarda ülkemizin yaşadıkları toplumun yaşadığı beyin sisinin şiddetini artırmaktadır. Bir kısmın olaylara artık kayıtsız kalmaya başladığı yerden, uyanmaya başlayanların görevi uyumaya devam edenleri sarsarak uyandırması; her fırsatta yürütülen ihanetleri hatırlatmaktır.
20. yüz yıl gelmiş geçmiş en buhranlı asırlardan biri olarak tarihe geçmiştir. Savaşların bitmediği, sınırların durmaksızın değiştiği, sayısız katliamın yapıldığı, ekonominin ve dinin bir silah olarak kullanıldığı; üniter ulus devlet yapılanmasının rüştünü kazanmaya çalıştığı sırada emperyal güçlerin tekrardan saldırıya geçtiği bir yüz yıldır. Bu saldırılar kimi zaman ekonomik, kimi zaman teopolitik, yer yer sıcak savaş, başka alanlarda da terör olarak vuku bulmuştur. Daha güzel günlere ulaşabilme bahanesiyle körpecik üniter ulus devletler, yeni süpranasyonal oluşumlara belli başlı yetkileri daha vadeleri dolmadan aktarma kararı almıştır. İnsanların hayat kalitelerinin artacağı bahanesiyle yutturulan bu zoka, devletlerin birçok alanda elinin kolunun bağlı olmasına sebebiyet vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti de bu bağlam içerisinde ABD’nin, NATO’nun, AB’nin, kimi zaman da BM’nin isteklerine boyun eğerek politikalar belirlemiştir. Bu tavizler etnik bölücülerin terörün elini yükseltmesine; siyasal dincilerin de merdiven altı yapılanmalarının güçlenmesine, ardından da paralel yapılanmaların oluşturulmasına müsemma göstererek başımıza türlü çoraplar örmüştür. Bugün, cehennem mekan Fetullah ve avanelerine sövenler, bundan on yıl önce el üstünde tutarak diyalog safsataları ile sahnelerden birbirlerine ilanı aşk etmekteydi. Balıktan hallice bir toplumsal hafızanın ve medya bombardımanın hüküm sürdüğü, üç tarafı denizlerle çevrili olup da Omega-3’ten yana yüzü gülmeyen necip ulusumuz ise hangi ihanete ses çıkaracağını şaşırmaktadır.
Son yıllarda yeniden yeşil ışık yakılan Heybeliada Ruhban Okulu meselesi de artık varmak istedikleri sanrıların neredeyse son ayağıdır. Ekümeniklik sıfatıyla kendini tüm dünya Ortodokslarının başı olduğunu iddia eden Fener Rum Kilisesi, dünyanın dört bir yanında “Yeni Roma ve Konstantinopolis’in Ekümenik Patriği” sıfatıyla boy gösteriyor olsa da bu iddiaların hiçbir hukuki altyapısı bulunmamaktadır. Kıssadan hisse, bu iddialar sadece tat kaçıran bir evcilik oyunundan hallicedir. Lakin, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ve istedikleri statüyü almaları durumunda bu fesat ve hıyanet ocağının dilediği hukuki statü kendilerine altın tepside sunulacaktır. Bir yandan bu hukuki statü gerekli kılıfa uydurulmaya çalışılırken, diğer yandan da Heybeliada’yı adeta Castel Gandolfo’ya çevirme planları tıkır tıkır işlenmektedir.
Castel Gandolfo nedir? Neresidir? Ne işe yarar?
Castel Gandolfo, İtalya’da Papaların yazlık ikametgâhı olarak bilinen, tarihi bir kasabadır. Burası sadece bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda Katolik dünyasının en üst düzey dini otoritesi olan Papa’nın özel bir mülkü ve dinî-idarî merkezidir. Heybeliada’da, Ruhban Okulu’nun açılması ve Fener Rum Kilisesi’nin artan taşınmaz varlığıyla birlikte, Fener Rum başpapazı için özel bir statüye ve ayrıcalıklı bir konuma sahip, dini liderlik merkezi haline gelmesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde bir Castel Gandolfo benzeri yapının kurulması demektir. Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden özel bir statü ile açılması, hukuki olarak özerklik alacağı anlamına gelmektedir. Böylelikle, sadece bir evcilik oyunundan ibaret olan ünvanlar resmiyet kazanacak; dünyanın dört bir yanına ajan faaliyetleri ve ideoloji aktarımı yapacak olan papazlar Ruhban Okulu’nda yetişirken, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin toprak parçası olan ve hiçbir şekilde bölünmesine müsaade edilmeyecek olan kurucu değer doktrinleri ayaklar altına alacaktır. Anayasanın, Ceza Kanununun, Medeni Kanunun, Eğitim Kanununun ve daha birçoklarının neredeyse ilgasına götürecek bu adımla beraber, artık tüm tarikatlar aynı özerkliği talep edebilecek; bölücüler de ayrıca toprak iddiasında bulunacaklardır. Bu oynanan tehlikeli oyunun inanç özgürlüğü adı altında Türk ulusunun yüreğine servis edilmesi, garabet bir projenin acınası çabasından başka bir şey değildir. Hristiyan dünyasının dinamiklerinin anlaşılmaması, bu yürütülen ihanet projesinin zararsız olduğunun sanılmasıyla bugünlere kadar getirilebilmiştir. Dahili ve harici bedhahların ihanette yarıştığı ve ödüllendirildiği bu devran elbet dönecek; kurucu ilkelerin ışığı yeniden Türk ulusunu aydınlatacaktır.
Fener Patriği Bartholomeos'a Yunan Parlamentosundan onur madalyasıGündem
Cihat Yaycı'dan 'ekümenik' tiyatrosuna 'Lozan' tepkisi! Yunanistan yine haddini aştıGündem
Trump’a mektupta ‘ekümenik’ imzaGündem