‘Bir Gecede Binbir Gece’ seyirciyle buluşuyor ‘Yıkılan şehrin sesi içimden düştü’
İranlı yazar ve sosyolog Shahzadeh N. İgual, UNESCO tescilli anlatıcılık geleneğini modern bir estetikle harmanladığı ‘Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin’ ile bu akşam KKM sahnesinde izleyiciyle buluşuyor. İgual ile anadilinden kopuşunun edebiyatına etkisini konuştuk.
Türk ve İran kültürleri arasında zarif bir kültürel köprü kuran yazar Shahzadeh N. İgual, Mevlâna Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebrizi’nin tarihe kazınan o derin bağını yeniden sahneye taşıyor. İran’ın UNESCO tescilli “nakkallik” (anlatıcılık) geleneğini çağdaş bir tiyatro estetiğiyle buluşturan “Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin” adlı müzikal anlatı, 7 Mayıs Perşembe akşamı İstanbul Kozyatağı Kültür Merkezi (KKM) Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde sanatseverlerle buluşacak. Geleneksel enstrümanların kadim sesleriyle zenginleşen bu eşsiz gösteri öncesinde, “Rüyalarını Farsça gören ancak en güzel cümlelerini Türkçe kuran” Türkiye Yazarlar Sendikası Üyesi İgual ile bir araya geldik. Usta yazar, hem sahnedeki içsel evrimini hem de dünyanın içinden geçtiği savaş ve yıkım sarmalının belleğimizdeki yansımalarını anlattı.
‘TÜRKÇE YENİDEN DOĞUŞ ALANIM OLDU’
- “Rüyalarımı Farsça görüyorum ama en güzel cümlelerimi Türkçe kuruyorum.” diyorsunuz. Anadiliniz olmayan bir dilde, üstelik edebiyat gibi kelimelerin ruhunun en ince işlendiği bir alanda eser vermek büyük bir cesaret. Türkçe, Farsçanın size vermediği hangi yazar özgürlüğünü veya mesafeyi sağlıyor da kahramanlarınızı bu dilde daha sarih konuşturabiliyorsunuz?
İnsan bazen anadilinde ezberlediği sözcüklerin içinde kalabilir. Kelimeler çocukluğun, yorgunluğun, acının, sevincin yükünü taşır. Türkçem bana hem mesafe hem de satırlarıma taze soluk veriyor. O mesafe sayesinde duyguyu daha sade, daha dolaysız anlatabiliyorum. Farsça benim kökümse, Türkçe benim yeniden doğuş alanım oldu. Kahramanlarım bu dilde daha çıplak, daha cesur ve daha net konuşuyor.
‘ŞEMS HÂLÂ KAPIMIZI ÇALABİLİR’
- 7 Mayıs’ta KKM’de sahneleyeceğiniz gösteride UNESCO tescilli İran “nakkallik” geleneğini modern bir sahne estetiğiyle buluşturuyorsunuz. Şems ve Celaleddin gibi yüzyıllardır çokça işlenmiş, manevi ağırlığı çok yüksek bir temayı anlatırken, metnin dramaturjisini tarihsel bir belgesel olmaktan çıkarıp bugünün modern seyircisine nasıl geçirdiniz?
Şems ve Celaleddin gibi büyük ruhları bugünün seyircisine anlatmanın yolu, onları tarihin içinde tutuklu bırakmamaktan geçiyor. Ben onları müzede duran iki kutsal figür misali değil, bugün aramızda yürüyen iki kıymetli insan gibi ele aldım. Tekstimi kısmen tarih anlatısından sıyırıp, her daim var olabilen bir hikâyeye dönüştürdüm. Modern sahne estetiği, ritim, ışık ve anlatım diliyle seyirciye şunu hissettirmek istiyorum: Şems hâlâ kapımızı çalabilir, içimizdeki Celaleddin hâlâ uyanabilir.
‘GÖSTERİŞTEN HAKİKATE, KALABALIKTAN ÖZE…’
- Gösterinin 2018’deki prömiyerinden bu yana sürekli evrildiğini, Şahname’den Hayyam’a uzanan bir yelpazeden çıkıp odağını tamamen Şems ve Mevlânâ’ya çevirdiğini biliyoruz. Yaşayan, organik bir sahne eseri yaratmak, her temsilde metni yeniden yazmak gibi bir şey. Bu evrim sürecinde yazar Shahzadeh N. İgual’in kendi içsel yolculuğunda neler değişti ki bu sahneye yansıdı?
İlk gösteriden bu yana değişen sadece tekst değil, bendim. İnsan yaş aldıkça gösterişten hakikate, kalabalıktan öze yöneliyor. İlk zamanlarda daha geniş bir coğrafyayı, daha çok sesi anlatmak istiyordum. Zamanla şunu idrak ettim, bazen iki insanın karşılaşması, bin destandan daha büyüktür. Bu yüzden odağım Şems ve Mevlânâ’ya döndü. Çünkü onların kıssası aslında insanın kendini bulma hikâyesidir. İçimdeki sadeleşme sahneme de yansıdı.
‘İNSANIN KENDİ İÇİNE YOLCULUĞU KATBEKAT ÇETİNDİR’
- Kahvenin yetiştiği tüm topraklara ayak basmış, İpek Yolu’nu arşınlamış bir seyyahtınız. Bugün ise bir anlatıcı olarak seyirciyi zamanda ve mekânda yolculuğa çıkarıyorsunuz. Fiziksel olarak dünyayı gezmek mi daha zorlu bir yolculuktu, yoksa Şems ve Mevlânâ’nın iç dünyasına yaptığınız bu edebi ve mistik yolculuk mu?
Dünyayı gezmek bedeni yorsa da ruhu besler. Çöller, limanlar, dağlar, sınırların hepsi ayrı bir deneyimlemeye gebe. Ama insanın kendi içine yaptığı yolculuk katbekat daha çetindir. Dünyevi coğrafyanın haritası vardır ancak iç yolculuğun kılavuzu yine insanın derinlerinde saklıdır.
Bu seferi ahval, dış dünyadaki hiçbir fırtınaya benzemez zira kendi karanlığıyla yüzleşmek, en yüksek dağlara tırmanmaktan daha zordur. İnsan bazen yolunu kaybettiğini düşündüğü vakit, kendine doğru ilk yürüyüşüne çıkar. Sırtında taşıdığı en ağır yük, geçmişidir.
Şems ve Mevlânâ gibi ehli mârifetin dünyasına girmek, aynı zamanda kendi karanlığına, kendi aşkına, kendi eksikliğine bakmaktır. Bu insanın en uzun yolculuğudur.
‘YIKILAN ŞEHRİN SESİ GÖKYÜZÜNDEN DEĞİL İÇİMDEN DÜŞTÜ’
- Bölgemizde özellikle ABD ve İsrail’in saldırılarını görüyoruz ve bu saldırılar yüzünden çok acı çekildi. Bir yazar, bir sosyolog ve savaşın yüzünü çocukken görmüş biri olarak bu süreci nasıl değerlendirirsiniz?
Evet, ben savaşın çirkin yüzünü çocuk yaşta görmüş biriyim. Yıkılan şehrin sesi gökyüzünden değil, içimden düştü yere. Sirenler çaldığında ben hâlâ çocuktum ama korkularım çoktan büyümüştü. Sokaklar, bir zamanlar oyun oynadığım kapıları turuncu parklar, birer harabeye dönüştü. Her duvar, her kırık cam, insanın insana neler yapabileceğinin sessiz birer kanıtıydı. O sokaklardan camlar değil, yitip giden canlar süpürüldü.
Daha el kadar bir kız çocuğu iken anladım ki savaş sadece şehirleri değil anlamı, güveni ve insanın insana olan inancını da yerle bir eder. Elim kalem tutmaya başladığında fark ettim ki en büyük yıkımın ortasında bile kelimeler, insanın kendini yeniden kurabileceği son sığınağıdır.
Savaşın gölgesinde evcilik oynayan, sığınakta gölge oyunlarıyla az biraz tebessüm eden bir kız çocuğu olarak bilirim: Patlayan heyüla silahlar şehirleri yerle yeksan ederken, belleğe kazınan ömürlük travmalar inşa ediyor.
Karanlıktan, gök gürültüsünden korkan çocuklar, gece uyuyamayan anneler, göğe bakınca ürperen nesiller bu yükten kurtulamaz.
Ben bir yazar olarak sert ve ürperti dolu zamanları yani savaşları kaleme almaya alıştım. Bu bir tercih değil, seçilemeyecek yaşanmışlıkların zuhurudur.
‘İÇ HUZURUN KILAVUZU’
- Son olarak okurlarımıza ne söylemek istersiniz?
Dünyanın gürültüsü arttıkça insanın önce kendi içine seyre çıkması seçenekleri arasında en makbul olanıdır. Bu bir depresyon hali değil tam tersi, iç huzurun kılavuzu...

