CAS'tan ücretsiz konservatuvar
Cihangir Atölye Sahnesi (CAS), bir kez daha kapılarını oyunculuk mesleğine kendini adayan ve maddi nedenlerle hayallerini erteleyen gençlere açıyor. CAS’ın kurucusu Muhammet Uzuner ile hem atölyeyi hem de bağımsız özel tiyatroların geleceğini konuştuk.
Cihangir Atölye Sahnesi, 2017 yılında Muhammet Uzuner ve Arzu Gamze Kılınç tarafından kuruldu. CAS’tan içeri adım attığınızda sizi bir mutfak ve uzun bir masa karşılıyor. Hoca ve öğrenciyi bazen ayırt edemediğiniz, en çok kim biliyorsa ondan öğrenilen, kavganın değil verimli tartışmaların yapıldığı bir yer burası...
Şimdilerde perdelerini yeniden açmaya hazırlanan CAS’ın bir de tamamen ücretsiz konservatuvar eğitimi var. CAS’ın kurucusu Muhammet Uzuner ile kamusal tiyatroyu, ücretsiz konservatuvarı ve çok daha fazlasını konuştuk.
- CAS’tan içeri adım attığınızda farklı bir yere geldiğini hissediyor insan. Bu sıcak ortamı nasıl yakaladınız?
M.U: Biz kolektif yaşam tarzına inanan ve bunu bu biçimde uygulayan insanlarız. Ne mutlu ki bizden başka insanlar da bu kolektife katılıyorlar. Biz başka şekilde yaşayamıyoruz. İnsanın tek başına yaşayamayacağına, yaşamaması gerektiğine, en önemli ilişki biçiminin arkadaşlık olduğuna inanıyoruz. Hatta ben daha da ileri giderek kan bağı olmayan hür irademizle seçtiğimiz ailelerin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Burada kolektif bir hayat var, kavga yok. Ama çok ciddi bir tartışmalar, irdeleme var. Hiçbir şeyin tartışılmadığı bir ortam yarattığımızı gördüğümüzde ya onu bitiririz ya da onu tartışmalı bir hale getirmeye çalışırız. Sorgulayıcı bir insan modeli yetiştirirken, ders dışında sorgulamayan insanların olması orada bir hata olduğunu gösterir.
ÖZEL ALAN YOK ‘ORTALIK’ VAR
Hiçbir şey arka planda gizli değil. Gamze ve benim, buranın kurucuları olarak özel bir odamız yok. Bütün alanları herkes kullanabiliyor. Ortak alan diye bir alanımız var. Zaman zaman oraya ‘ortalık’ diyoruz, bu çok hoşumuza gidiyor. Orada mutfak var, büyük uzun bir masa var. Orada herkes ders de yapabiliyor, sohbet de edebiliyor. “Tiyatro bir yaşam biçimi” dedikleri şeye çok inanıyorum. Gerçekten bir yaşam biçimi. Biz bunu burada uygulamaya çalışıyoruz.
- Özel tiyatrolar evvelden beri yaşam mücadelesi veriyor. Ancak Kovid-19 salgınıyla beraber farklı bir boyuta taşındı zorluklar. Üzerine maliyetleri artıran bir enflasyon süreci de girince işler iyice zorlaştı. Bu nasıl değişir?
M.U: Bu aslında kamusal tiyatro tartışmasını başlatan bir şey. Tiyatronun bir ülkede ne olduğuna ilişkin oluşacak olan fikir ile alakalı. “Kamu” kavramı çok önemli çünkü özel tiyatrolar daha doğrusu bağımsız özel tiyatrolar bir kamu hizmeti içerisinde. Ticari faaliyet yapmadıkları için bu işten çok da para kazanamazlar. Esas bunların desteklenmesi gerekir bir ülkede. Fakat bu da devlet politikasıyla alakalı. Şu an herhangi bir kültür politikası olmadığı için, daha doğrusu politikasızlığın politikası olduğu için, özellikle bu benimsendiği için diyelim, küçük bağımsız özel tiyatrolar ezelden beri zor durumda. Her zaman salgın halindeyiz biz, değişen bir şey olmadı.
‘POLİTİKASIZLIK POLİTİKASININ KRALINI YAŞADIK’
Bu salgın sürecinde bir buçuk yıla yakın kapalı kaldık. Hem ruhsal hem de maddi bir çöküş yaşandı birçok tiyatroda. Bu dönemde şöyle bir şey açığa çıktı, uygulanan “politikasızlık politikasının” kralını yaşadık. Tam anlamıyla açığa çıktı. Devletin ciddi bir katkısı yok. Kültür Bakanlığının bütçesinde tiyatrolara yapılan yardım varla yok arası bir şey. Birçok tiyatro kapandı, birçok tiyatro da zor yaşamaya devam etti.
‘YARDIM DEĞİL DAYANIŞMA’
- Bu nasıl çözülür?
Bir, devletin politikası değişecek. Devletin, tiyatrolara yardım etmeyi değil dayanışma içerisinde olmayı kabul etmesi gerekir. Çünkü yardım etmek biraz üstten aşağıya, sadaka gibi, harçlık gibi. Her zaman şöyle bakılıyor küçük özel tiyatrolara; ‘çoluk çocuklar eğleniyorlar, onlara da biraz yardım edelim…’ Bunu bile yapmadığı zamanlar olabiliyor. Böyle değil de tiyatronun yaşamsal önemi olduğuna kani olması lazım.
‘KAMUSAL HİZMETİN DESTEKLENMESİ GEREKİR’
Kamusal bir hizmeti desteklemesi gerekir ve bana göre “devlet tiyatroları” dediğimiz iki kelime ülkedeki bütün tiyatroları kapsamalıdır. Devlet bu anlamda dayanışma içerisinde olmalıdır. İkinci bir boyutu toplumsal boyut. Şimdi toplumunda tiyatroya ilgi yok. Fakat devletin politikası bu olunca, toplum neden tiyatroya ilgi duysun. İhtiyaç hissetmiyor, eğitim devreye giriyor… Dolayısıyla bunlar birbirini sürdüren şeyler oluyor.
- Burada seyirciyle tiyatro arasındaki bağ da önem kazanıyor. Siz sahne ve seyirci ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Seyircinin tiyatroya etkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?
M.U: Burada sanıldığı kadar bir seyirci kitlesi yok. Seyirciler, tiyatrolar arasında dönüyor. Bu da bir temsil havası yaratıyor. Bana göre Türkiye'de tiyatro seyircisi de eser miktarda. 80 milyon nüfusta bütün Türkiye'yi düşünürsek tiyatro seyircisi yok denilecek kadar azdır. Bir de tiyatroya giden seyirciyi kast ediyoruz. Esasen tiyatro seyircisi demek, birkaç tiyatroyu kollayan, izleyen, takip eden, repertuarını kritik eden, yani sıcak iletişim içinde olan bir seyircidir ki bu tamamen yok denecek kadar az.
SEYİRCİYLE HEMZEMİN TİYATRO
Seyircinin çok temel bir etkisi var. Seyirci olmadan tiyatro olmuyor. Seyirci tiyatro sanatı için hayati derecede önemli. Fakat seyircinin gelip o koltuklarda oturması yetmiyor. Yetmemeli, seyirciye de koltuk gözüyle bakılmamalı. Çok daha sıcak bir ilişki içinde bakılması gerekiyor. Bunun da boyutları var. Birincisi, seyirciyle teknik ve fiziki anlamda kurduğunuz ilişki, tanıtımınız, nerede tiyatro yaptığınız gibi. İkincisi de tiyatronun içeriği. Biz hep seyirciyle hemzemin bir tiyatro yapmak cümlesini kullanıyoruz. Seyirciyle aynı zeminde olmak ve oyunu birlikte üretmek. Bu illaki şimdilerde moda olan interaktif tiyatro anlamında değil. Seyirci sahneden aşağıda, sahne seyirciden yukarıda hissetmemeli kendini. Beraber, toplumun ortalamasının belki bir tık üzerinde.
‘SİSTEM ÇARKLARI ÇOK İYİ İŞLETİYOR’
- Bir de prodüksiyonu çok büyük, yüksek paralar harcanan, reklam panolarını süsleyen tiyatrolar var. Bilet fiyatları çok yüksek, bunlar hakkında neler söylemek istersiniz?
M.U: Aslında her sanatın bir endüstri meselesi var. Bunlar endüstriyel tiyatrolar, bunlar da olacaktır. Bunlar, popüler kültürün özellikle de televizyonun desteklediği işler. Sistem aslında kendi içinde çarkları çok iyi işletiyor. Televizyonda meşhur oluyor, oradan sahneye gidiyor. Çok para kazanabileceği için prodüksiyona masraf yapılıyor, parasını da kazanıyor. Ben devlet yardımından bahsederken o tiyatroları ayıralım diyorum. Devletin asıl ilgilenmesi gereken alan, kamusal bağımsız tiyatrolar. Çünkü bunlar esas kamusal hizmet vermiş oluyorlar, para kazanmadan. Bu tiyatroların bilet fiyatları da ancak kendi masraflarını karşılayabiliyor aslına bakılırsa. Ama öbürü de olacaktır. Kapitalizm içinde yaşıyoruz. Orada da estetik, işitsel görsel kazanımlar olabilir. Önemli olan ötekilerin yaşayabilmesidir.
‘SORUMSUZLUKLA HİÇBİR ŞEY YAPILMAZ’
- Tiyatroyla hayatını sürdürmek isteyenlere öneriniz, çağrınız olur mu?
M.U: Olur, tiyatrodan para kazanabilmek için ticari tiyatrolarda sürekli iş yapıyor olmanız lazım. Bu çok mümkün olmadığı için oyuncu dediğimiz kişi mutlaka başka bir iş sahibi olacak. Oyunculuğu hayatın merkezine koymamak gerekiyor. Burada oyunculuğu merkeze koymayın derken kastımız ‘oyunculuk her şey’ demektir. Sorumsuzlukla bir şey yapılamaz, sorumlu ve dünyadan haberdar olmak gerekir. Oyunculuğun çok toplumsal bir eylem olduğunu öğretmeye çalışıyoruz. Toplumdan, dünyadan kopuk, karakterin bireysel derinliklerine inmenin yetmeyeceğini, her bireyi toplumun da şekillendirdiğini anlatmaya çalışıyoruz.
TAMAMEN ÜCRETSİZ KONSERVATUVAR
CAS, tamamen ücretsiz bir konservatuvar eğitimi sunuyor. Sınav 26 Eylül’de başlayacak. Başvurular, www.cihangiratolyesahnesi.com adresi üzerinden kolayca yapılabiliyor. Uzuner, bu sürecin ayrıntılarını şöyle anlattı:
“Bizim derdimiz şu, maddi imkanı olmadığı için çok yetenekli, çok çalışkan olup bu serüvene giremeyen bir sürü gençle tanıştık. Bunlara tanık olduk, zaman zaman elimizden geleni de yaptık. Ama bir iki kişiyle olacak iş değil. Bu mesleğe tutkuyla bağlı olup ekonomik nedenlerle bunu yapamayan insanlara alan açmak istedik. Esası bu. Burada bazı destekçilerimiz var. Mesela konservatuvar hocaları, onlar da ücret almıyorlar. Öğrencilerden ne kayıt ne eğitim aşamasında ne de mezun olduklarında hiçbir ücret alınmadığı gibi hocalar da bir ücret almıyor. Dolayısıyla onlar da bu ülkünün önemli bir destekçisi oluyor. Şimdi 26 Eylül’de 3’üncü dönem öğrencilerimiz için sınav başlayacak. 3 yıllık bir eğitim. Haftanın 3 günü dersler var. Pazartesi, çarşamba, cuma. Ama diğer günlerde de gelmek zorunda kalıyorlar. Sahneler, parçalar, yapmaları gereken ödevler dolayısıyla neredeyse 6, 7 gün diyebiliriz. Bir de demin bahsettiğimiz bu kolektif yaşantı modelinden dolayı zaten canı sıkılan, işi olmayan da geliyor. Burada beraber kaynayıp gidiyoruz.”