Buğday başaklarından göğe yükselen şehir (3) Savaşı yaşatan tarih koridoru
Rusya’nın başkenti Moskova’da tarih teknolojiyle iç içe. Ülkenin gelişimi için çok yatırım yapılmış. Bazılarını görme şansımız oluyor. Genç girişimcilere ülkelerinde üretme imkanı sağlamak için Avrupa’nın en büyük teknoparkı inşaa edilmiş... Zafer müzesi ise savaşı resmen yaşatıyor
"Moskova’yı Keşfet" programımıza tarihi ve kültürel yerlerin yanı sıra teknolojik merkezler de serpilmiş. Aynı gün önce Moskino Sinema Parkı ve ardından teknoloji kenti Skolkovo’ya gidiyoruz. İkisi de merkezden biraz uzak. Otobüste Chao isimli bir Çinli konukla yol arkadaşlığı yapıyor, sohbet ediyoruz. Dünyanın dört bir yanından insanlar bir araya gelmişiz. İlgiyle mesleklerimizi, ülkelerimizdeki yaşamlarımızı soruyoruz. Moskova’yı keşfetmek için çıktığımız yolculuk dünyanın birçok noktasından bize yeni dostlar kazandırıyor.
Sinema Parkı devasa bir alan. Tarih filmleri için hazırlanmış maket kentlerde geziyoruz. Burası sadece film seti olmakla kalmamış. Çekimlerin bittiği setler turizme açılmış. Misafirler gelip gezebiliyor. Tahta evler, minik göletler oluşturulmuş balıkçı kasabaları, St. Petersburg tren istasyonunun maketi. Her biri çok gerçekçi. Ama yaklaşıp dokunduğunuzda plastik olduğunu anlayabiliyorsunuz.

Bir İtalyan mahallesine geldiğimizde ise artık fotoğraf çekmekten kendimizi kaybediyoruz. Rehberimiz neşeyle sokak aralarına dağılan grubu toplamakta zorlanıyor.

GENÇ FİKİRLERİN PİŞTİĞİ KAZAN
Öğle yemeğimizi burada yedikten sonra (lezzetli bir borş çorbasının da dahil olduğu) Skolkovo’ya yola çıkıyoruz. Sadece bir teknoloji merkezi gezeceğimizi sanarken koca bir kentle karşılaşıyoruz! Burası artık bir yerleşim alanı olmuş. Moskova’nın Silikon Vadisi! 2010’da ilk adımları atılan Skolkovo’nın kuruluş amacı genç girişimcilere imkan sunmak ve beyin göçünü önlemek. Firmaların binaları var, bir kısmı hala inşaa ediliyor. Hem çalışanların hem de inşaatlarda görevli işçilerin aileleriyle yaşayabilecekleri konutlar var. Bu konutlar satılmıyor, lojman gibi. Ve tabii burada yaşayan insanların çocukları için de her imkan düşünülmüş. Hastaneler, ilkokuldan üniversiteye kadar bütün okullar kentte mevcut. Bir de Skolkovo Teknoloji Üniversitesi var. Burası Moskova’da İngilizce eğitim veren tek üniversite. Büyük bir hastane inşaatı da sürüyor. Parklar, yeşil alanlar düşünülmüş. İçinde otobüs durakları da var. Okuldan çıkan gençlerin otobüs duraklarında bekleyişini, genç annelerin bebeklerini sokaklarda gezdirişini izliyoruz otobüs camından. Tabii metro ağı buraya da uzanıyor.


Kentin içinde Avrupa’nın en büyük teknoparkı var. Rehber eşliğinde teknoparkın içini geziyoruz. Teknopark girişimcilerin dükkanlarına ev sahipliği yapıyor. Bunun yanında ortak kimya-biyoloji laboratuvarları, atölyelerle genç girişimcilere her imkanı sunuyor. Amaçlardan biri de genç bilim insanlarını tanıştırmak ve bir araya getirmek. Teknopark binasının göbeğinde bir kazanın altını temsil eden bir iç tasarım var. Kazanda pişen yemek gibi fikirler bir araya geliyor, teknoparkta pişiyor. Robottan, biyonik kollara birçok teknolojik tasarım yapılıyor. Burada geliştirilen biyonik kolları, koşulları taşıyan hastaların ücretsiz edinebildiklerini öğreniyoruz.

HİÇ İNŞA EDİLEMEYEN KIZ KARDEŞ
Ertesi gün ilk durağımız Rusya Ulusal Merkezi. Gelişmiş bir etnografya müzesi diyebiliriz. Rusya’nın yer altı zenginlikleri, tarihi, denizleri, kültürel unsurları, geleneksel kıyafetleri, seramikleri, bitki çeşitliliği gibi birçok özne alan tasarımlarıyla tanıtılmış. Geniş bir sergi salonu iç ve dış mimariye ayrılmış. Salonun ortasında yine Stalin’in Kız Kardeşler maketiyle karşılaşıyoruz. Beyaz 7 bina maketinin ortasında çok daha uzun bir tane daha var. Ancak bunu şehirde göremedik. Tepesinde ileriyi işaret eden bir Lenin heykeli bulunuyor. Rehberimiz bu binanın tamamlanamadığını anlatıyor. Tamamlanabilseydi 420 metre olacaktı. Kız Kardeşlerden birinin mühendisi rehberimizin dedesinin kuzeni çıktı. Rehberimiz övünerek bahsediyor. Kim gurur duymaz ki…

NEHRİN ORTASINDA BİN TONLUK HEYKEL
Turumuz tamamlanınca botta öğle yemeği ve nehir turu için yola çıkıyoruz. İskeleye varmamızla birkaç dakika içinde gök adeta yarılıyor. Hazırlıksız yakalanıyoruz. Güneşe aldanmışız, ne şemsiye ne yağmurluk. Bulduğumuz dar çatının altında dip dibe yağmurun nehre vuruşunu izliyoruz. Botumuzun yaklaşıyor ve hemen içine giriyoruz. Öğle yemeğimizi yerken bir yandan şehri nehirden izliyoruz. En heyecanlı kısmı Büyük Petro Anıtının yanından geçtiğimiz an. Uzaktan bakmak gibi değil. Heykelin heybeti yanındayken bir başka oluyor. Nehrin içine dikilen bu çelik heykel tam 98 metre. En tepede Rus Çarı 1. Petro duruyor. Altında, kurduğu Rus donanmasını temsilen üst üste gemiler var. Heykel bin ton çekiyormuş.

BOLŞOY HÜSRANI
Kıyıya geldiğimizde boş vaktimiz olduğunu öğreniyorum. Aklımda Bolşoy Tiyatrosunda bir oyun izlemek var. Bugün Perşembe. Cuma akşamı Rus Hamlet oyunu sergilenecek. Savaştan sonra Avrupa’nın turnelerine de yasak koyduğu Rus balesini İstanbul’da izleme şansı bulmuştuk. Bir de tarihi salonda görmek istiyorum. Bilet almak için oraya gitmem gerek. Öncesinde epostayla yazışmışım, yer var ama fiyatı bilmiyorum. Fırsat bu fırsat diyorum. Organizatör arkadaşlara haber vererek başlıyorum koşar adım yürümeye. 6’da bir sonraki durak için grupla buluşmak üzere otelde olmalıyım. Kızıl Meydan’a geliyorum ama navigasyon karışıyor. Yol boyu karşıma çıkan mini haritalara, polislere yoldan geçenlere sora sora zar zor buluyorum. Sütunlu büyük beyaz binayı hemen tanıyorum. Gişe farklı bir binada. Sonunda onu da buluyorum.

Gişedeki kadına telefondan oyunu gösteriyorum. Kalan koltukları gösteriyor o da bana. Ve fiyatları eliyle kağıda yazıyor… En arka koltuk bedeli 9 bin ruble! Emin olmak için ben de yazıp doğru mu anladım gibisinden soruyorum. Neredeyse 4.500 TL. Bu hayal başka bahara diyerek hala nefes nefese ve hayal kırıklığı ile gişe binasından çıkıyorum. Sonra öğreniyorum ki öğrencilere emeklilere 500-700 ruble arası bilet mümkün. Ancak Bolşoy, namından dolayı Moskova’daki diğer tiyatrolara göre çok daha pahalıymış. Bir de oyun yaklaştıkça koltuk fiyatları artıyormuş. Uçak bileti gibi… Yani bilet satışa çıkar çıkmaz deneyince daha makul fiyatlara bulmak mümkünmüş.
Türkçe sohbet eden Romanyalı ve Filistinli
Gezi arası bir boş vaktimiz var. Rublesi olmayanların paralarını bozdurması için gezi sorumlusu gençlerin yardımıyla bir banka ofisine gidiyoruz. Giderken iki kadının kendi aralarında Türkçe konuştuklarını duyuyorum. Şaşırıyorum. Grupta Türkçe bilen 4 kişiyiz çünkü. Dayanamayıp tatlı sohbetlerini bölüyorum: “Siz Türkçe konuşuyorsunuz!” Gülüyorlar. Biri Romanyalı. Çocukluk arkadaşı Türkmüş. Onun sayesinde epey öğrenmiş. Sonra kitaplarla kendini geliştirmiş. Diğeri de Filistinli. Dizilerden öğrendiğini söylüyor. Kız kardeşi de İstanbul’da üniversitede genetik mühendisliği bölümü okuyormuş. Onunla konuşurken de Türkçesi epey gelişmiş. Moskova’da hiç karşılaşmayı beklemediğim bir sürpriz oluyor. Kızların Türkçe sohbetine ben de dahil oluyorum.
KADINLARIN BEBEKLERİYLE ÇALIŞTIĞI BİNA
Otele metroyla vaktinde dönüyorum. Günün son durağı VK binası. VK için Rusya’nın Google’ı diyebiliriz. Çok büyük bir şirket. Onlarca site ve uygulamanın sahibi. Ruslar kendi yerli sosyal medyalarını kullanıyorlar. Sadece buraya girişte pasaportlarımız kontrol ediliyor. Bizi üç gruba bölüyorlar. Üç genç çalışan gruplara rehberlik ediyor. 26’şar katlı iki blok şirketin merkezi. Çalışanlar masa başında olmak zorunda değilmiş. İşlerini tamamladıkları sürece nerede, kaç saat, ne şekilde çalıştıkları konusunda serbest bırakıldıklarını anlatıyor. Spor, film, masaj salonundan, psikolojik desteğe çalışanlar için çok seçenek var. Müzik stüdyoları da varmış. Giriş çıkış saatleri belirli değil. İşlerini ekip olarak bitiriyorlar. Sosyal alanları uzun uzun geziyoruz. Sosyal alanlarda da bilgisayarını alıp çalışan ya da telefonuyla oynayanlar var. Çalışma ofislerine çıktığımızda fotoğraf çekmemizin kesinlikle yasak olduğunu söylüyorlar. Çalışma ofisleri o saatte boş. Her girdiğimiz odada kahvaltı ya da atıştırmalıklar olan dolaplarla dolu mutfaklar var. Gezerken bebekli bir kadın görüyorum. Başta dikkatimi çekmiyor, ziyaretçi olabilir diyorum. Lavaboyu kullanınca kadınlar tuvaletinde bebek bezi değiştirmek için masa olduğunu görüyorum. Bu sefer rehberimize soruyorum. Yeni anne olan kadınların bebekleriyle hatta daha da büyüyen çocuklarıyla ofise gelebildiğini öğreniyorum. Emzirme odaları var. Yani burada bir yandan çocuklarıyla ilgilenirken bir yandan çalışma hayatlarına devam edebiliyorlar. Bunun Rusya genelinde bir uygulama mı yoksa sadece VK’de mi olduğunu soruyorum. Bilgisinin VK’yle sınırlı olduğunu söylüyor. Bunca dikkat dağıtıcı şey varken bu insanlar nasıl çalışabiliyor diye düşünürken, kadınlara tanınan bu imkanlar karşısında hayran kalmadan edemiyorum.

Zaferi iliklerine kadar hissettiren müze
Moskova gezimizin en büyüleyici noktalarından birindeyiz. Zafer Müzesi! İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin Nazilere karşı kazandığı büyük zaferi anlatıyor. Anlatmıyor, yaşatıyor! Gerçekten müzecilik konusunda da ayrıca hakkı verilmesi gereken bir alan. Müze binası dört katlı. Her bölüm savaşın başka bir safhasına ayrılmış. Vaktimiz tüm alanları gezmeye yetmiyor. Buraya da bir gün ayırmak lazım.

Müze binasının dışında dikili anıtı görmemek mümkün değil. Silah süngüsü şeklinde. Yüksekliği 141,80 m ve bu yükseklik savaşın 1418 gününü simgeliyor. Müzede hediyelik eşya dükkanı var. Çok uygun fiyatlı. Defterler, magnetler, bardaklar, maketler…
Biz bugün savaş sırasında insanların hayatlarının canlandırıldığı kısımdayız.

Salonlar film stüdyosu gibi tasarlanmış. Koridora girdiğiniz andan itibaren karşınıza birbirinin ardı ardına dizilen odalar çıkıyor. İlk oda Nazilerin saldırı anıyla başlıyor, son oda savaşın sonunu canlandırıyor. Bütün odalarda farklı sahneler canlandırılmış. Balmumundan son derece gerçekçi heykeller. Koşarken, kaçarken, siperde beklerken… Odalara en ince ayrıntısına kadar eşyalar yerleştirilmiş. Arnavut kaldırım zeminde yürürken kendinizi savaşın ortasında hissediyorsunuz. Bunun yanında canlı modeller de o dönemin kostümlerini giymiş, kimi canlandırıyorlarsa ona göre hareket ediyorlar.

Hikayemiz Almanya’nın Sovyet Rusya’ya ilk saldırıyı başlattığı Haziran 1941’de başlıyor. Savaşın ilk günlerinin sembolü Nazilerin 45 dakikada ele geçireceğini sandığı Brest Kalesi’ndeyiz. Kızıl Ordu burada bir ay süren direniş sergiliyor. Ailelerini ve çocuklarını kaybetme pahasına…
Savaşta yaşanan acıları rehberimiz içinde hissederek bize de aktarıyor: “Savaş sırasında Sovyetler Birliği kadar çok acı çeken başka bir ülke yoktu. 27 milyon insan kaybettik. Ve bu sayının 18 milyonu sivildi. Onları öldürdüler. Sırf bizi insanlık dışı, aşağı ırk olarak gördükleri için… Onlar, ülkeyi aşağı ırktan temizlediklerini düşünüyorlardı. Sadece işgal altındaki bölgelerde değil, çoğu insan Almanya'ya, toplama kamplarına götürüldü ve tahliye sürecinde çok sayıda insan öldürüldü.”
SAVAŞIN ÇOCUK KAHRAMANLARI
22 Temmuz 1941’de Moskova’ya ilk bombardıman düzenleniyor. Yüksek patlayıcı bombalar çok pahalı olduğu için stratejik öneme sahip hedeflere atılıyor. Evlere ise küçük, ucuz yangın bombaları gönderiyorlar. Amaçları şehri yakmak…
Müzede gördüğümüz uzun maşalar, Moskova halkının bu bombalarla mücadele yöntemiydi. İnsanlar bunları 40 saniye içinde kum ve su dolu kutulara koymak zorundaydı. Hatta 14 yaşından büyük çocuklar da bu görevi üstleniyordu. Çocuklar o dönem cephede savaşmasa da yapabilecekleri her işi yaparak mücadeleye katılıyordu. Silah ve mermi hazırlanan fabrikalarda da harıl harıl çalıştılar. Savaşın sonunda birçok çocuk, Moskova'nın savunması nedeniyle madalya ile ödüllendirildi.

YERALTI DİRENİŞİ
İşgal edilen topraklarda direniş yeraltı örgütlenmesiyle sürüyordu. İşgalciler hakkında topladıkları bilgileri radyo ile merkeze aktarıyorlardı. Bir direnişçinin odasını ziyaret ediyoruz. Bakınca odada anormal hiçbir şey yok. Duvara asılı tablonun arkasında saklanmış radyo dışında.
O partizanlardan biri 16 yaşındaki genç bir çocuktu. Çekalin. Naziler tarafından yakalandı, işkence gördü ve sonra asıldı. Rus halkının kahramanlarından biri oldu. İsmi olayın geçtiği bölgeye verildi.
Müzede gezdiğimiz odalardan biri de efsane olmuş bir olayla ilgili. St. Petersburg’daki Catherine Sarayı'nda eşi görülmemiş bir Kehribar Odası vardı. Burası ‘Dünyanın sekizinci harikası’ olarak da anılıyor. Odanın duvarlarındaki süslemeler 1700’lerde tonlarca kehribardan yapılıyor. Odadaki süslemeler savaş sırasında Alman askerleri tarafından yağmalanıyor. Süslemeleri kutulara koyup götürüyorlar. Bugün orijinal süslemelerin nerede olduğu konusunda gizem kendini korusa da sonraki yıllarda odada tıpkı ilki gibi kehribar duvarlar yeniden düzenleniyor.
Savaşın aşamaları Kızıl Ordu’nun Berlin’e kadar ilerleyişi ve Nazileri mağlup edişiyle son buluyor. Son odada faşizmin kurbanlarının simgesi olan Auschwitz toplama kampındayız. Önümüzdeki ekranda kurbanlar demir kapıya doğru yürüyor ve silinerek yok oluyor.

BİR ÜNİTE TARİH DERSİ BİR SAATTE VERİLİR
Okulda tarih dersinde bir ünitede verilecek dersi, öğrencilere burada bir saatte anlatmak mümkün. Kesinlikle zihinlerine kazınır. Kurtuluş Savaşımızı da böyle anlatacak bir müze hazırlamak zaferimize yakışır.

Buğday başaklarından göğe yükselen şehir (1) Rusya’nın kalbinden merhaba...Gezi
Buğday başaklarından göğe yükselen şehir (2) Moskova’nın özü Kızıl Meydan’daGezi