Doç. Dr. Sibel Karaduman uyardı: Mafya dizileri şiddeti meşrulaştırıyor
Mafya dizilerinin suçu ve şiddeti meşrulaştırdığını belirten Doç. Dr. Karaduman, ‘Ticari kaygı nedeniyle şiddetin gösterimi televizyon dizilerinde sıklıkla yer alsa da, içerik üreticileri olarak senaristlerin, şiddeti gösterirken bağlam, sonuç ve etik sorumluluk boyutunu gözetmeleri gerekir.' dedi
Türkiye’de son dönemde artan mafya dizileri mercek altında. Kahramanmaraş ve Siverek’te düzenlenen okul saldırılarının ardından suç ve şiddet içerikli yapımların özellikle gençlere yönelik olumsuz etkileri tartışılıyor.
Son olarak ‘Eşref Rüya’ dizisinde Çağatay Ulusoy’un canlandırdığı ‘Eşref Tek’ karakterinin kendisine katılmak isteyen gençlere, “Yani anlayacağınız ben sizin sandığınız kişi değilim. Ben kötü biriyim gençler. Benim takip edilecek hiçbir tarafım yok.” diyerek silah bıraktırması gündem oldu. Dizideki bu sahne kamuoyunun bir kısmında övgüyle karşılandı. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sibel Karaduman ise bu tür dizilerin mafyayı ve şiddeti meşrulaştırabileceğine işaret etti.
‘HAKLI ŞİDDET’ FİKRİNİ AŞILIYOR
- Şiddet ve mafya temalı dizilere yönelik eleştirilerde sıklıkla 'bunların yalnızca kurgu olduğu' savunması yapılıyor. Bir yapımın kurgu olması, onun bireyin bilincine etki etmesini ve şiddeti normalleştirmesini gerçekten engeller mi? Medya, kurgusal anlatılar üzerinden toplumun değer yargılarını ve gerçeklik algısını nasıl dönüştürüyor?
Televizyon ekranlarında özellikle prime time zaman diliminde yer alan dramalar elbette kurgusal yapımlar. Kurmaca bir dünyaya ait olan diziler toplumsal yaşamdan beslenirken, aynı zamanda onu dönüştürebilme potansiyeline sahiptir. Bir yapımın kurgu olması, izleyicinin içerikte sunulan davranışları birebir taklit edeceği anlamına gelmez; ancak bu tür anlatılar, karakter tiplerini, davranış kalıplarını, güç ilişkilerini ve özellikle ‘haklı şiddet’ fikrini zihinsel düzlemde dolaşıma sokarak belirli anlam dünyalarının kurulmasına katkıda bulunur.
Bu yapımların izleyiciyi yakalaması, izleyici ekran başında tutması için senaryoların insan hikayelerinden beslenmesi gerek. Yani yapımla izleyici arasında ortak anlam inşası gerekli. Elbette bu hikayeler boyutunda sıradışılık, izleyicinin dikkatini çeken ve merak uyandıran unsurlardan. Dizi senaryolarında hikayeleri ilerleten en yaygın çatışma öğesi olarak maalesef şiddet kullanılmakta. Yani şiddet sembolik bir gösterim aracı haline geliyor. Dizilerdeki şiddet sahnelerinin sürekli olarak gösterimi, tekrarlanması da şiddetin sıradanlaşmasına, normalleşmesine sebep olabiliyor. Televizyon dizileri, kültürel üretim alanının bir parçası olarak yalnızca eğlence sunmaz; aynı zamanda ideolojik anlamların inşa edildiği, toplumsal değer ve normların yeniden üretildiği ve izleyiciyle etkileşim içinde yeniden anlamlandırıldığı bir temsil alanı olarak işlevi görür. Bu noktada da izleyici, sahip olduğu psikolojik, sosyal ve duygusal ihtiyaçlara (kaçış, özdeşleşme, duygusal rahatlama gibi) yanıt verecek içerikleri bilinçli bir şekilde seçmekte ve tüketmektedir. Bu nedenle televizyon dizileri, izleyicinin kendi duygularıyla, deneyimleriyle ve beklentileriyle örtüştüğü ölçüde daha çekici hale gelmekte; izleyici, bir anlamda kendi yaşamının ya da arzularının yansımasını bulduğu anlatılara yönelmektedir. Aynı zamanda ideolojilerin, değerlerin ve toplumsal normların taşındığı, yeniden üretildiği bir kültürel bir ürün olarak televizyon dizileri, hikâyesi, olay örgüsü, karakterleri ve diyaloglarıyla, dünyayı görme ve algılama biçimlerini dönüştürebilmektedir.
Medya çoğu zaman bize ne düşüneceğimizi doğrudan söylemez; söylemsel inşa, temsil pratikleri ve tekrarlar yoluyla belirli anlamları öne çıkararak algılarımızı dolaylı biçimde şekillendirir.
‘SUÇLU AMA VİCDANLI ALGISI OLUŞUYOR’
- Eşref Tek gibi mafya figürlerinin suç işlerken bir yandan da gençlere 'kalem tutun' diye nasihat vermesi, toplumun adalet arayışındaki hangi otorite boşluğunu dolduruyor?
Televizyon dizilerindeki toplumsal cinsiyet temsilleri incelendiğinde, erkek başkarakterlerin büyük ölçüde ekonomik sermaye, mesleki başarı ve statü üzerinden tanımlandığı görülmektedir. Bu karakterler, yalnızca kamusal alanda güç sahibi bireyler olarak değil; aynı zamanda liderlik, koruyuculuk ve gerektiğinde cezalandırıcılık işlevlerini üstlenen otorite figürleri olarak kurgulanmaktadır. Özellikle mafyatik dizilerdeki erkek stereotipleri diziyi izleyen genç izleyiciler açısından sorunludur. Çünkü mesajın kendisi doğru olsa bile, mesajı veren figür karizmatik, güçlü ve suçla özdeşleşmiş bir karakterdir. Bu karakterler rol model olabilmektedir. Karakter gibi konuşma, davranma, giyinme gibi. Böyle bir durumda olumlu nasihat, karakterin suçlarını görünmez kılmaz ama onları yumuşatabilir. Hatta karakterin “sert ama bilge”, “suçlu ama vicdanlı” biri gibi algılanmasına yol açabilir. Dolayısıyla mesele “kalem tutun” sözünün yanlış olması değildir; mesele, bu sözün kim tarafından, hangi dramatik bağlamda ve hangi imajı güçlendirmek için söylendiğidir. Mafya figürü bir karakterin eğitici ve ahlaki sözler söylemesi, izleyicinin karaktere yönelik eleştirel mesafesini azaltabilir, suçlu figüre sempati duyulmasını kolaylaştırabilir.
Ayrıca dizideki mafya işlerinin içinde olan Eşref karakterinin kendisinden beklenmeyen şekilde eğitici ve ahlaki diyalogla dizide yer almasını dönemsel olarak değerlendirecek olursak; senaryoların, üretildiği kültürün, toplumunun dinamiklerine göre değişebileceğini bilmemiz gerekmektedir. Nitekim dönemsel olarak medyadaki şiddetin yüksek oranda sorgulandığı ve tartışıldığı bir dönemden geçmekteyiz. Dolayısıyla toplumsal beklentilere cevap vermek adına buradaki baş karakterin tepkisi de değiştirilmiş olabilir.
- Karakterin "Ben kötü biriyim" diyerek özeleştiri yapması, onu izleyici gözünde dürüst kılıp suç işlemesini meşrulaştırıyor mu?
Karakterin “Ben kötü biriyim” cümlesi, karakteri otomatik olarak ahlaken aklamaz; ama izleyici gözünde onu daha “samimi” ve “kendini bilen” biri haline getirebilir. Bu da tehlikeli bir dramatik etki yaratır. Çünkü karakter yaptığı kötülükle yüzleştiğinde, izleyici onu, trajik ve dürüst biri olarak görebilir. Böylece suçun kendisi değil ama suçlunun içsel dünyası merkeze alınarak, izleyici “neden böyle oldu?” sorusuna yönelir. Bu da eleştirel mesafeyi zayıflatabilir. Sonuçta mafya ve polisiye türünden olan dizilerde olay örgüsü genellikle iyi/kötü karşıtlığı üzerinden kurulur. Dramatik yapıda yer alan duygu durumları karakterlerin inandırıcılığını izleyici gözünde güçlendirmektedir.
‘İZLEYİCİ SUÇLUYLA EMPATİ KURABİLİR’
- Dizilerde yeni nesil mafya babalarının sürekli bir iç hesaplaşma yaşaması ve 'mecburiyetlere' sığınması, izleyicinin suça karşı geliştirmesi gereken eleştirel refleksi köreltiyor mu?
Evet, özellikle sürekli tekrarlandığında. “Mecbur kaldım”, “başka yol yoktu”, “ailemi korudum”, “adalet yerini bulmadı” gibi gerekçeler, şiddeti istisnai bir kötülük olmaktan çıkarıp anlaşılabilir bir seçenek gibi sunabilir. İçsel dünyası karmaşık karakterler dramatik olarak iyi malzemedir. Ancak, olay örgüsünün ilerlemesi ve çatışma öğesi olarak sürekli şiddetin yumuşatılması, suçun kaderleştirilmesi ve failin sorumluluğunun azaltılması sorunludur. İzleyici bir süre sonra suçlunun yarasına empati kurabilir.
- Bu karakterlerin replikleri sosyal medyada birer hayat dersi gibi paylaşılıyor. Dizideki dramatik yapının dışına çıkan bu sözler özellikle gençler için şiddet kültürünü bir yaşam tarzı estetiğine dönüştürüyor diyebilir miyiz?
Popüler enstrümanlar olarak televizyon dizileri elbette sosyal medyada çok konuşuluyor ve etkileşim almakta. Özellikle kimlik inşa sürecinde olan genç zihinler için. Çünkü kısa videolar, editler, ağır müzikler, karanlık fonlar ile “sert adam” sözleri birleştiğinde şiddet yalnızca davranış değil, bir duruş, tarz ve kimlik estetiği haline gelebilir. Dolayısıyla dizilerde yer alan temsiller, günlük yaşamda maruz kalınan şiddet gerçeği açısından önem arz etmektedir. Şiddet günlük yaşamda var. Bu yadsınamaz bir gerçek. Ancak medya temsillerinde gerek işlenen öykülerin ve yaratılan karakterlerin, gerekse seçilen dilin şiddeti estetize edecek bir nesneye dönüştürmemesi lazım. Dizi senaryolarında şiddeti özendiren, sıradanlaştıran anlatılardan, eril şiddeti üreten ve normalleştiren söylemlerden kaçınılmalıdır.
- Son olarak okurlarımıza ne söylemek istersiniz?
Şiddeti televizyon ekranlarından karizma, güç, erkeklik, adalet ve bilgelikle çerçeveleyen anlatılar her açıdan riskli olup bu konuda gereken hassasiyet ve özen meslek profesyonelleri tarafından gösterilmelidir. Her ne kadar ticari kaygı nedeniyle şiddetin gösterimi televizyon dizilerinde sıklıkla yer alsa da, içerik üreticileri olarak senaristlerin, şiddeti gösterirken bağlam, sonuç ve etik sorumluluk boyutunu gözetmeleri; şiddeti cazip, ödüllendirici ya da karizmatik bir unsur gibi sunmaktan kaçınmaları gerekir.
Şiddetin tüm şeffaflığıyla anlatılması şiddet içerikli sahnelerin uzun ve detaylı ele alınması yanlıştır. Sektörde olan tüm yapımcılar, yayıncılar, senaristler, yönetmenler, oyuncular ve reklamverenler gibi tüm paydaşlarla toplumsal ve kültürel yapının dinamikleri göz önünde bulundurularak içerik üretimleri yapılmalıdır. Burada izleyicilere de düşen görevler var. Dijital çağda her bireyin iyi birer medyaokuryazarı olması gerekliliği. Bu bilinç ve farkındalık bu çağ için kaçınılmaz. İzleyiciye kurmaca yapımların gerçekliği algılama biçimimizi nasıl dönüştürdüğünü, nasıl anlamlandırma yapacaklarını öğretmek gerekir. Ayrıca ellerinde kumanda ile güç izleyicinin elinde. İzleyicinin tercihleri de yayıncılık pratiklerini etkileyen unsurlardan biridir. Bu nedenle izleyici yalnızca pasif bir alıcı değil, aynı zamanda medya içeriklerinin dolaşımında etkili bir aktördür. Aktif izlerkitle olmanın yolu da farkındalıklarımızın artmasından geçiyor.