Dosyamızın ilk röportajı Murat Demirbaş’la: Tiyatro devrimci özelliğini kaybediyor!
Türkiye’de sahneler perdelerini açarken tiyatronun güncel durumunu tartışmaya açtık. ‘Tiyatro Nereye’ soruşturmamızın ilk bölümünde sorularımızı yanıtlayan T. Murat Demirbaş, tiyatronun insana eşlik eden bir sanat olduğunu dile getirdi.
Yeni sanat sezonu 1 Ekim’de başladı. Türkiye’nin büyük şehirleri başta olmak üzere pek çok kentte tiyatro, opera ve bale temsilleri seyirciyle buluşuyor. Yeni sezon başlarken gazetemizde “Tiyatro Nereye” başlığıyla bir soruşturmaya başladık. İlk röportajı ise Türkiye Sanatçılar Birliği Genel Başkanı ve Tiyatro Sanatçısı T. Murat Demirbaş ile yaptık.
- Dosyamızın ana sorusuyla başlayalım: Dijitalleşmenin, ekonomik krizlerin ve değişen kültürel iklimin ortasında, Türkiye’de tiyatro bugün tarihsel rotasını nereye doğru çevirdi?
Aslında dijital dünyanın içinde tiyatro da kendisine yeni bir anlatım olanağı arıyor. Tiyatro arkaik bir sanattır denilerek aşağılansa da bence tiyatro esas gücünü arkaik olmasından alıyor. Tiyatro elbette diğer sanatlara oranla insana ve onun güncel yaşamına daha çok eşlik eden bir sanat. Bu yüzden onun ilkelliği aynı zamanda kalıcılığını da getiriyor. Evet, dijital çağda insanın eyleyiş biçimi çok ciddi oranda değişti. Şimdi bu değişen eyleyiş biçimi içinde tiyatro yüzyıllardır alışagelmiş kodlarında değişiklik yapmak zorunda hissediyor kendini. İnsan yeni bir evrene giriyor diyebiliriz ama yine de bu yeni evren içinde insanın gerçeği değişmiyor. İnsan kaybolmadığı sürece tiyatro yok olmaz.
‘TİYATRO YENİ DÜNYANIN SÖZCÜSÜ OLMALI’
- Tiyatronun tarihsel olarak üstlendiği “toplumsal ayna” veya “itiraz” olma işlevi günümüzde ne durumda? Sahne, sokağın ve toplumun gerçek dertlerini yeterince yansıtabiliyor mu, yoksa giderek kendi yankı odasına mı hapsoluyor?
Bu dönemin bir sonucu olarak tiyatro devrimci özelliğini kaybediyor. Popüler tiyatro bu sürece çoktan girmişti. Akademik tiyatro ne kadar var o da tartışılır ama en azından alternatif diyebileceğimiz tiyatrolar da işte sizin söylediğiniz bu yankı odasındalar. Küçük bir azınlığın hezeyanlı bunalımlarının anlatıcısı oluyorlar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra giderek dünyayı ele geçiren emperyal ilişki biçimi kültürel olarak bir enkaz yarattı. Bu enkazı taşıyan sınıfsal kimlik çöküyor. Dünya bunun sancılarını çekiyor. Sanat da bu sancıdan ari değil. Tekrar devrimci özelliğini kazanması bu yeni medeniyet ve bölüşüm ilişkilerinde tiyatronun vereceği mücadeleye bağlı. Eğer buna sözcü olursa yükselir. Yoksa bu yankı odasında kimliğini yitirir.
‘MESELE HALK İÇİN TİYATRO YAPILMAMASI’
- Güncel ve yakıcı bir problem: Ekonomi ve salon krizi. Bilet fiyatlarındaki önlenemez artış ve artan maliyetler, tiyatroyu geniş halk kesimlerinden koparıp sadece belirli bir sınıfın tüketebildiği “elit” veya “lüks” bir etkinliğe mi dönüştürüyor?

Bakın ben buna irkiltici bir yanıt vereyim. Koparsın efendim. Yüksek fiyatlarla satın alıp gideceği tiyatrolarda o geniş halk kitlelerini ilgilendiren bir şey yok zaten. En fazla ünlü birilerini sahnede canlı izleyebilir. Burada sorun o geniş halk kitleleri için tiyatro yapılmaması ve yapıldığı zaman da halkın bu tiyatrolara sahip çıkmaması.
Bizim ülkenin magazin tiyatrosunda maalesef tiyatro bir ünlü seviciliğine dönüşmüş durumda. Klasikleşmiş oyunlar bile bu ünlü mezatında tezgâhlara düşmüş durumda. Kimse alınmasın ama durum bu. Bakın; büyük festivaller büyük şirketlerin sponsorluğunda yapılıyor. Sonra da bu sosyete konuşurken geniş halk kitlelerinin cahilliğinden dem vuruyor.
Bu cahil kitleler diyor sinemaya, tiyatroya, konsere gitmez diyor. Büyük bir yüzsüzlükle söylüyor bunu. Nasıl gitsin efendim? Gidemez tabi. O şirketler günde 12 saat çalıştırıyorlar o insanları. Böyle olunca da tabi tiyatro bu sınıfın kendi lüksünün bir aracı haline geliyor.
‘DT ÖZEL TİYATROLARLA REKABET ETMEMELİ’
Bugün maliyetler tiyatronun geniş halk kitleleri tarafından takibini imkansız hale getiriyor. Devlet ve Şehir Tiyatroları bu yüzden kıymetliydi. Ancak Devlet Tiyatrosu da bu avantajını uyguladığı salon kira ücretleriyle kendisi dışında kimse tiyatro yapmasın diye kullanmaya başladı. O salonlar halkın vergileriyle yapılıyor ve Kültür Bakanlığının emrine veriliyor. Yani altyapı halkın vergileriyle karşılanıyor. Ama geldiğimiz noktada talep edilen kira ücretleri salonların kullanılmasına engel oluyor. Devlet rekabet etmez. Devlet Tiyatroları özel yapım şirketleriyle rekabet etsin diye kurulmadı. O büyük yapım şirketlerinin oyunlarına gidemeyen halka daha ekonomik şartlarda tiyatro ulaşsın diye kuruldu.
‘GÖZ BOYAMALAR DÜŞÜNSELLİĞİ YOK EDİYOR’
- İşin sanatsal ve estetik mutfağına bakarsak... Son yıllarda metnin geride kaldığı, rejinin ve teknolojik şovların içeriği bastırdığı eleştirileri yapılıyor. Bu “biçim içeriği döver” yaklaşımı tiyatronun özüne zarar veriyor mu?
Bırakın özünü her şeyine zarar veriyor. Ben son dönemlerde bir kaç oyun izledim. Üstelik çok önemli yazarların önemli eserleriydi. Sahnede abartılı bir şov gördüm ama oyunun ne söylediği ile ilgili hiç bir vurgu yoktu. Yani korku tüneline girmiş gibi zamanın nasıl geçtiğini (ışıkla dansla müzikle kostümlerle yaratılan şov sayesinde) anlamıyorsunuz. Ama o eserin neyi tartıştığına ne söylediğine ve nereye varmak istediğine dair hiç bir iz yok. Oyunu izlerken yoruluyorsunuz ve tepe sersemi olup çıkıyorsunuz oyundan.
Aslında sonuçta bu göz boyamalar tiyatroda düşünselliği yok ediyor. Hikaye bir anlam üretmediği zaman da hiç bir işe yaramıyor. Belki iyi bir oyuncu performansı ya da sahnede bizi heyecanlandıracak maharetler hoşumuza gidiyor olabilir ama bu maharetler seyirci üzerinde bir değişime hizmet etmiyorsa hiçbir anlamı yok. O zaman bunu adı sirk oluyor.