DÜNYA-MER’in ‘Büyük Savaşları Önleyecek İttifak’ Konferansı'nın ilk günü sona erdi
DÜNYA-MER tarafından düzenlenen "Büyük Savaşları Önleyecek İttifak" konferansının ilk günü üç oturumla başladı. Ankara'da başlayan konferans, küresel güvenlik mimarisinin tartışmalarını ele alırken, yarın gerçekleştirilecek dördüncü oturumla sona erecek.
Ankara, küresel ölçekte askeri, siyasi ve ekonomik gelişmelerin masaya yatırıldığı son derece önemli bir uluslararası etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Dünya Medeniyetleri Girişimi Araştırma Merkezi (DÜNYA-MER) öncülüğünde organize edilen “Büyük Savaşları Önleyecek İttifak” başlıklı konferans, Ankara Meyra Palace Otel’de bugün gerçekleştirilen yoğun katılımlı oturumlarla kapılarını açtı. Toplam dört oturum olarak planlanan ve küresel savaş tehdidine karşı yeni güvenlik mimarisi ile stratejik ittifak seçeneklerinin tartışıldığı iki günlük organizasyonun ilk günü, yerli ve yabancı uzmanların sunum yaptığı üç oturumla sona erdi.
İsimlerin sunumlarının ardından tarihi konferansın son günü sona erdi. Hacettepe Üniversitesi Uluslararası Anabilim Dalı Başkanı - Öğretim Üyesi ve DÜNYAMER Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Erdem İlker Mutlu katılımcılarına hediyelerini takdim etti. Mutlu, gelecekte emperyalizme ve sömürgeciliğe dur diyecek iradenin salonda olduğunu vurguladı.
Verilen aranın ardından "Büyük Savaşı Önleyecek İttifak" konferansı, günün son oturumu olan üçüncü bölümle devam etti. Yunanistan'dan Gazeteci-Yazar Dimitris Konstantakopoulos’un oturum başkanlığını yürüttüğü bu panelde; Güney Afrika Komünist Partisi Uluslararası Temsilcisi Shakeel Bhaktawer, Türkiye'den 27. Dönem Milletvekili Habip Eksik ve Avrupa Demokrat Gençlik Topluluğu Başkanı İspanyol Javier Hurtado Mira salonda sunumlarını yaptı. Panelde ayrıca, Avrupa Sol Partisi Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Marta Martin (İspanya), E. Deniz Kuvvetleri Komutanı Kay-Achim Schönbach (Almanya) ve Siyaset Bilimci Prof. Richard Sakwa (İngiltere) çevrimiçi olarak bağlanarak küresel dengelere ilişkin analizlerini paylaştı.
"Büyük Savaşı Önleyecek İttifak" konferansının ilk gününde, E. Büyükelçi Fatih Ceylan'ın başkanlık ettiği ikinci oturum sunumların gerçekleştirilmesinin ardından soru-cevap ve tartışma bölümüyle sona erdi.
Bunu yapmayı gerçekten çok istiyorum. Çünkü ben aynı zamanda Avrupa Barış Projesinin (www.europeanpeaceproject.eu) öncülüğünü yürütüyorum. Hepinizi bu metni incelemeye davet ediyorum. Avrupa’daki barış aktivistlerini bir araya getirmek ve esas olarak NATO’suz bir Avrupa için lobi faaliyetleri yürütmek amacıyla büyük bir çaba içerisindeyiz. Tarafsız bir Avrupa ve artık eski Atlantikçi, NATO merkezli dünyanın değil, çok kutuplu dünyanın içinde kendi yerini bulan bir Avrupa için çalışıyoruz.
Zaman değişiyor. Hem de hızla değişiyor ve dramatik biçimde değişiyor. Artık herkes şunu görüyor ki; Amerikan Barışı (Pax Americana), Amerikan hâkimiyeti ve NATO tarafından şekillendirilen, "kurallara dayalı uluslararası düzen" diye adlandırılan dünyadan; 2009 yılında kurulan BRICS ülkelerinin öncülük ettiği yeni bir dünyaya doğru bir geçişi tartışıyoruz. BRICS aynı zamanda Küresel Güney'in de çıkarlarını gözetiyor.
Jeostratejik, jeopolitik ve jeoekonomik ilişkilerde her alanda çok büyük bir dönüşüm görüyoruz. Sanırım bunu özellikle Türk vatandaşlarına anlatmama gerek yok. Çünkü Türkiye, bir bakıma, Batı Avrupa’dan çok daha fazla bu dönüşümün tam ortasında bulunuyor. Gerçekten de Doğu ile Batı arasında bir geçiş noktası konumunda. Bu nedenle bugün Türkiye'nin üstleneceği rolün son derece önemli olduğunu düşünüyorum.
İşte tam da bu büyük dönüşüm yaşanırken, artık NATO'nun gerekliliğini genel anlamda yeniden düşünmenin zamanının geldiğine inanıyorum.
1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkıldığını hatırlayalım. Birleşik Almanya'nın ötesine NATO'nun genişlemeyeceğine dair defalarca söz verildiğini de hatırlayalım.
Ve bugün bunu her zamankinden daha iyi anlıyoruz...
Ukrayna'daki bu savaşın önceden hazırlanmış bir savaş olduğunu artık daha iyi görüyoruz. Bugün artık bunun NATO'nun yürüttüğü bir vekâlet savaşı olduğunun açık kanıtları bulunduğunu düşünüyorum.
Bu vekâlet savaşı bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Bu gerçekten Rusya'nın saldırganlığı mıydı? Almanca'da söylediğimiz gibi, uluslararası hukuku ihlal eden, hukuka aykırı bir saldırı mıydı? Yoksa artık, bu savaşın büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri tarafından hazırlandığını ve yaklaşık yirmi yıllık bir stratejinin ürünü olduğunu söylememiz mi gerekiyor?
Belki de bu süreç, hatırlarsanız, 2004 yılında Kiev'deki Turuncu Devrim ile başladı. Ardından Vladimir Putin'in, 2007 Münih Güvenlik Konferansı'nda hâlâ Batı ile el sıkışmaya çalıştığı dönemi hatırlayın.
O hâlde soru şu: Bu savaşın sorumlusu kim?
Bence artık acilen diplomasiye dönmenin zamanı geldi; hem de hemen şimdi. Çünkü bu savaş hâlâ devam ediyor ve Avrupa yaptığı şeylerle adeta intihar ediyor. Biz diplomasi yürütmüyoruz. Hâlâ Rusya'yı fethetmeye ve askerî bir zafer kazanmaya çalışıyoruz. Oysa olup biteni izleyen herkes bunun tamamen akıl dışı olduğunu görebiliyor.
Fakat bundan da önemlisi şu: Eğer başta da söylediğim gibi Pax Americana'dan BRICS dünyasına doğru büyük bir paradigma değişimi yaşanıyorsa, asıl soru artık şudur: NATO'ya gerçekten hâlâ ihtiyaç var mı? NATO'ya artık ihtiyacımız var mı?
Çünkü Varşova Paktı dağıldı. Gorbaçov, Batı'nın aksine, verdiği sözleri tuttu. Eski Sovyet müttefiki ülkelerden; Macaristan'dan, Polonya'dan ve diğerlerinden bütün Sovyet birliklerini geri çekti.
Bir bakıma Ruslar verdikleri sözleri tuttular; ama biz tutmadık.
Bugün soru şu: NATO Avrupa'da hangi temele dayanıyor? Neden hâlâ burada?
Çünkü aslında tarihi tekrar ediyoruz. Berlin Duvarı'nı yeniden inşa ediyoruz. Sadece onu bin kilometre daha doğuya, bugün Kiev'e taşımış durumdayız. Sert bir NATO hattı inşa ediyor ve Avrupa kıtasını birbirinden ayırıyoruz.
Ben bir Avrupa vatandaşı olarak bunun işe yarayabileceğine inanmıyorum.
Willy Brandt vardı. Egon Bahr vardı. Olof Palme vardı. Bruno Kreisky vardı. Hepsi de Avrupa'nın güvenlik mimarisinin Rusya'ya karşı değil, Rusya ile birlikte kurulması gerektiğini savunuyordu.
Ayrıca Rusya'nın kaynaklarına ihtiyacımız var. Rus gazına ihtiyacımız var.
Bugün Avrupa'nın, özellikle de Almanya'nın Amerika'dan kaya gazı satın alıyor olması tam anlamıyla intihar niteliğindedir.
Dolayısıyla bugün Avrupa'nın ve özellikle Almanya'nın izlediği politikalar gerçekten gülünç bir hâl almıştır.
Bana göre tek çözüm, NATO'nun bir güvenlik ittifakı olarak tarihsel ömrünü tamamladığını kabul etmektir.
Ve Avrupa'nın Türkiye ile birlikte yeni yollar bulması gerekir.
Çünkü Türkiye bir yandan hâlâ NATO üyesidir; ama diğer yandan da BRICS dünyasına yönelen ülkeler arasında yer almaktadır.
Benim için vazgeçilmez olan şudur:
Avrupa yüzünü Avrasya'ya çevirmelidir.
Doğu'ya, Doğu'ya ve Türkiye'ye yönelmelidir.
Ve ardından tarafsız bir konuma gelmelidir.
Çünkü eğer bugün Amerika'daki MAGA siyasetinin ve bir bakıma Amerika Birleşik Devletleri'nin suç niteliği taşıyan politikalarının peşinden gitmeye devam edersek; Küba'ya bakarsak, Venezuela'ya bakarsak ya da Grönland'ı satın alma girişimlerine bakarsak...
Ukrayna söz konusu olduğunda artık antlaşmalar (treaties) yerine pazarlıklar (deals) görüyoruz. Kushner'in Arnavutluk'u satın almak istemesini görüyoruz. Barış antlaşmaları yerine ticari pazarlıklar görüyoruz.
Bütün bunlar Avrupa kültürüyle bağdaşmıyor.
Dolayısıyla Avrupa için en önemli mesele, kendi kültürünü yeniden keşfetmesidir. Avrupa ancak kendi kültürünü yeniden keşfederek yeni bir siyaset geliştirebilir.
Diplomasiye yönelen...
Avrasya'ya yönelen...
Doğu'ya yönelen bir siyaset...
Çünkü yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı birbirine bakmış, birbirini etkilemiştir.
Ve Türkiye, özellikle de İstanbul, bunun platformu olmaya son derece uygun bir konumdadır.
Henüz Gazze, İsrail ve Lübnan meselesine değinmedim. Oysa bu da denklemin diğer tarafını oluşturuyor.
İsrail'de, yalnızca Filistinliler için öngörülen, İsrail vatandaşları için ise uygulanmayan idam cezalarını içeren ayrımcı düzenlemeler gördük.
Filistin halkına yönelik ayrımcı yasalar görüyoruz.
Ve eğer Birleşmiş Milletler'in raporunu okuduysanız; 20 binden fazla çocuğun öldürüldüğünü ve 40 binden fazla çocuğun sakat bırakıldığını ya da ağır biçimde yaralandığını gördüyseniz, artık bunun bir soykırım olduğunu söyleyebiliriz.
Gazze'de yaşananlar Avrupa adına bir utançtır.
İsrail ile Avrupa Birliği arasındaki Ortaklık Anlaşması'nı durduramamış olmamız ve hâlâ silah sevkiyatlarının devam ediyor olması nedeniyle derin bir utanç duyuyorum.
Daha entelektüel açıdan bakacak olursam, bugün Almanya'da anti-Siyonizm ile antisemitizmi bilinçli biçimde özdeşleştirmeye çalışmaları entelektüel açıdan son derece zayıf bir yaklaşımdır. İsrail devletinin ya da Netanyahu'nun politikalarına karşı çıktığınızda size hemen antisemit deniliyor. Bunlar son derece tehlikeli eğilimlerdir.
Şahsen ben, bugün birlikte çalışması gereken üç büyük başkentin Paris, Moskova ve İstanbul olduğunu düşünüyorum.
Bunlar, Çin ölçülerine göre gerçek anlamda büyük şehir sayılabilecek, yaklaşık 25 milyon nüfuslu metropollerdir.
Eğer Moskova, İstanbul ve Paris arasında böyle üçlü bir iş birliği modeli kurabilirsek ve güçlü bir barış düzeni inşa edebilirsek...
Özgürleşmiş, çok kutuplu dünyada rol oynayabilen ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağımlı olmayan bir Avrupa yaratabiliriz. Elbette Amerika Birleşik Devletleri ile iyi bir ortaklığı sürdürerek...
Bence ideal dünya budur.
İnsan her zaman kendisini idealler doğrultusunda yönlendirmelidir.
Umarım tartışmalarınıza katkı sağlayabilecek bazı ilham verici düşünceler sunabilmişimdir.
Bugün aranızda bulunamadığım için gerçekten çok üzgünüm.
Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş sonuna kadar sürecektir. NATO üyesi ülkeler, Ukrayna'ya 2026 yılına kadar 70 milyar avro değerinde askeri teçhizat, eğitim ve yardım sağlama taahhüdünde bulunmuş ve bu desteğin uzun vadede sürdürülmesi kararını almıştır.
Ayrıca, savunma alanında 50 milyar doların üzerinde yeni alımlar yapılacağı açıklanmıştır.
Terörizmle mücadele bahanesi altında ABD; İsrail'in Orta Doğu'daki (özellikle Filistin, Lübnan ve ihtiyaç duyulması halinde Suriye'deki) askeri müdahalelerini doğrudan veya dolaylı olarak destekleyecektir.
ABD, öyle ya da böyle İran'ı da bu sürece dahil etmeyi başarmıştır. Yapılan açıklamada, İran'ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği ve Hürmüz Boğazı'nın her an açık kalmasının zorunluluğu vurgulanmıştır.
Ankara Zirvesi Bildirisi’nde Kıbrıs meselesine dair doğrudan atıfların veya kararların yer almaması kimseyi yanıltmasın; zira birçok kaynağın da açıkça belirttiği üzere, BM tarafından hazırlanan yeni bir Kıbrıs planı mevcuttur.
Bu planın ortaya çıkmasındaki ana etken, Hükümet Başkanı (Cumhuriyetçi Türk Partisi Genel Başkanı) Tufan Erhürman tarafından önerilen dört bileşenli metodolojidir. Kamuoyu algısı yönetimi alanında büyük bir başarı olarak sunulan bu metodoloji, diplomatik açıdan içerikten yoksundur; ancak çok daha önemlisi, KKTC’yi tasfiye etmeyi ve Türk askerini adadan çıkarmayı amaçlayan oldukça "manidar" bir metodolojidir.
Hükümet Başkanı Tufan Erhürman'ın Metodolojisi
Siyasi Eşitlik: Dönüşümlü başkanlık ve en az bir Türk bakanın olumlu oyu. Bu doğrultuda, tek bir olumlu oy Kıbrıs Türk halkının iradesi olarak yorumlanmaktadır. Bu adım, Kıbrıs Türk halkını 1960 Anlaşmaları’nın öngördüğünden bile daha geriye götürecektir.
Müzakerelerin başlangıç ve bitiş tarihleri belirlenecektir. Rumlar nasıl olsa müzakerelerde kendilerine gereken çözümü dayatacaklardır. Süreç istedikleri gibi gitmezse, müzakerelerden çekilmek için önlerinde pek çok bahane bulunacaktır.
Geçmiş yakınlaşmalar teyit edilecektir: 4'e 1 çapraz oylama ve vatandaşlık konuları.
Rum tarafının müzakere masasından kalkması durumunda Türk tarafı eski statüsüne (statükoya) dönmeyecektir. (Rum tarafı masadan kalkarsa kime şikayet edeceğiz? Garantiyi kim verecek?)
Peki, "Yeni Plan" Neleri Öngörüyor?
Geçiş Dönemi (2-3 yıl): Maraş, Güzelyurt ve Mesarya gibi kilit bölgelerin Rum tarafına iade edilmesi karşılığında, Türk tarafına aşamalı olarak "3D" (doğrudan ticaret - direct trade, doğrudan temas - direct contact, doğrudan uçuşlar - direct flights) hakkı tanınması öngörülmektedir.
Güvenlik ve Garantiler: Türkiye'nin etkin ve fiili garantörlük hakkının iptal edilmesi ve bunun yerine Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin NATO tarafından sağlanması öngörülmektedir.
Bu Girişim Rum Tarafı, AB ve "NATO Müttefiklerimiz" Tarafından Nasıl Değerlendiriliyor?
Hristodulidis, Annita Demetriou, Nikolas Papadopulos; bu planda Kıbrıs Cumhuriyeti'nin mevcut düzen çerçevesindeki kesintisiz varlığı bağlamında bir egemenlik hakkından bahsetmektedirler ("Tek egemenlik, tek vatandaşlık, tek kimlik").
Belgede, AB'nin dört temel özgürlüğünün adada eksiksiz uygulanacağı ve anlaşmanın AB hukukuna tamamen uyumlu olacağı belirtilmektedir (kişilerin serbest dolaşımı, mülk edinme hakkı, ikamet hakkı, malların serbest dolaşımı -gümrük birliği-, hizmetlerin serbest sunumu, sermayenin serbest dolaşımı).
Garanti sistemine son verileceği ve adada Türk askerinin bulunmayacağı ifade edilmektedir.
Ve Hristodulidis'in bizzat söz verdiği üzere, NATO'ya katılımın da gerçekleşeceği beyan edilmektedir.
Plandaki Yorumlar ve "Pembe Yalanlar"
Geçiş döneminde Maraş, Güzelyurt ve Mesarya karşılığında 3D verilecektir. Burada iki temel nokta çok önemlidir:
Bu haklar doğrudan insan varlığıyla ilgilidir ve siyasi bir nitelik taşımamaktadır. Başka bir deyişle, bu haklar zaten çok uzun zamandır Kıbrıs Türk halkının elinden gasp edilmektedir. Bunların bize bir lütufmuş gibi sunulması son derece düşündürücüdür.
Tüm bu haklar daha sonra geri alınabilir.
En büyük yalan: İki kurucu devlet olacağı iddiasıdır.
İkinci büyük yalan: Türk tarafının siyasi eşitliğinin ve ayrı siyasi kimliğinin tanınacağıdır. Eğer Kıbrıs'ta Türk tarafının siyasi eşitliği tanınacaksa, o halde önce devletimizi tanısınlar, müzakereler daha sonra başlasın.
Müzakereler eşitlik temelinde başlamalıdır.
Üçüncü büyük yalan: Merkezi hükümetin yetkilerinin son derece sınırlı olacağıdır. (Eğitim bakanlığı, vatandaşlık, dış politika, Merkez Bankası, vergiler, vize işlemleri, AB ile ilişkiler, uluslararası katılım; kararları kim alacak?)
Aktif katılım çerçevesinde, bazı kararlar alınırken Türkiye'nin oyu belirleyici olacaktır. Bu anlaşma bizi 1960 yılının da gerisine götürecektir.
Adada Türk, Yunan, İngiliz, Amerikan ve Fransız (İsrail) askerleri konuşlandırılacaktır.
Türk limanlarının ve Türk hava yollarının Rumlara açılması "kazan-kazan" modelini sağlayacaktır.
Uzlaşı ve toplumsal barışın sağlanması için bir akil insanlar heyeti kurulacaktır.
Sonuç Olarak
Rum tarafı bizim zayıf noktalarımızın farkındadır ve bizimle ne zenginliği ne de iktidarı paylaşma niyetindedir. Hristodulidis, Kıbrıslı Türklerin bu süreçteki temel motivasyonunun AB vatandaşlığı ve Türkiye'nin AB ile olan ilişkileri olduğunu açıkça ifade etmektedir. Türkiye'nin Gümrük Birliği'nin güncellenmesi, SAFE programına katılım, vizesiz rejim, Doğu Akdeniz'deki gaz dinamiğine aktif katılım ve AB'ye katılım müzakerelerinin yeniden başlatılması şartıyla bu planı kabul edeceği iddia edilmekte ve Türkiye'ye baskı yapılması çağrısında bulunulmaktadır.
Diğer taraftan, yukarıda da belirttiğim gibi, AB'deki müttefiklerimiz (!), ABD'nin baskısı altında kendi harcamalarını finanse edecek yeni kaynaklar bulma arayışıyla, Doğu Akdeniz'deki gaz ve petrol yataklarına, Türkiye'nin hava ve deniz sahasına, ayrıca bu bölgedeki ticarete göz dikmiş durumdadırlar.
Ayrıca, Rum tarafının Türkiye'ye karşı bitmek bilmeyen nefreti nedeniyle bu zayıf yönetim; başta İsrail, ABD ve Fransa tarafından yeni bir silah pazarı ve Kıbrıs'a kalıcı olarak yerleşme fırsatı olarak görülmektedir.
Şu anda Rum tarafınca öne sürülen temel argümanlar; uluslararası sistemde hakim olan istikrarsızlık ve belirsizlik ortamı, ABD'nin Avrupa'daki askeri varlığının geleceğine ilişkin belirsizlikler, NATO'nun yeni savunma kapasitelerini geliştirme ihtiyacı ve bölgede devam eden savaşlar ile ilgilidir.
Uluslararası sistemdeki nüfuzunu ve vazgeçilmezliğini daha da pekiştirmek adına Türkiye'nin jeostratejik gücünü, benzersiz konumunu ve sürekli büyüyen askeri endüstrisini tahkim etmek; aynı zamanda AB üyeliği "havucu" henüz geçerliyken Kıbrıs meselesini yukarıda zikredilen plan çerçevesinde bir an önce karara bağlamak istemektedirler.
Sonuç olarak, zamanın bizim lehimize işlediği bu kritik aşamada, kamuoyu manipülasyonlarının ve baskıların geometrik olarak artacağının bilincinde olarak gelişmeleri çok yakından takip etmeli ve bugüne kadarki tüm kazanımlarımızı heba edecek geri dönülemez bir hataya izin vermemeliyiz.
Ah, Türkiye, Türkiye, Türkiye... Ve Amerikalıların Şükran Günü'nde dilimleyip yemeyi sevdiği hindiden bahsetmiyorum. Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olan Türkiye'den söz ediyorum. Türkiye bir piyon olmaya devam mı edecek, yoksa bir oyuncu mu olacak? Bugün cevaplayacağım, ya da en azından cevaplamaya çalışacağım soru bu.
Peki neden Türkiye'den söz ediyorum?
Çünkü Türkiye bugün bir yol ayrımında bulunuyor. Bir yanda NATO, diğer yanda ise Basra Körfezi'nde şekillenmekte olan geleceğin güvenlik mimarisi var.
Gerçek şu ki Türkiye, hem NATO'nun hem de Avrupa Birliği'nin her zaman üvey evladı oldu.
Düşünün; Türkler 25-30 yıldır Avrupa Birliği'nin kapısını çalıyor ama Avrupalılar onları içeri almıyor. Neden? Çünkü onlar Müslüman. Bir zamanların Hristiyan Avrupası dediğimiz yapıya büyük bir Müslüman ülkeyi kabul etmeye niyetleri yok.
Üstelik Avrupalıların Türklere bakışında açık bir ırkçılık da var. Türklere, 'Siz sadece bir grup Müslümansınız ve o kadar da zeki değilsiniz.' gözüyle bakıyorlar.
Beni asıl şaşırtan ise Türklerin bu aşağılanmaya yıllardır sabretmiş olmaları.
Bunun en son örneğini Türkiye'nin NATO Zirvesi'ne ev sahipliği yapmasında gördük.
Keşke yüzlerinizi görebilseydim ve el kaldırabilseydiniz.
Aranızdan kaç kişi, İsrail'in geçen ay açıkça tehdit ettiği gibi Türkiye'ye saldırması halinde, diğer NATO ülkelerinin 5. Madde kapsamında Türkiye'nin yardımına koşacağına inanıyor?
Cevap sıfır.
Hiçbiri.
Bu NATO Zirvesi'ndeki en ilginç gösteri ise, görünüşte Amerika Birleşik Devletleri'nin, Türkiye'nin Rusya'dan aldığı S-400 hava savunma sisteminden vazgeçmesi karşılığında Türkiye'ye F-35 satmayı teklif etmesiydi.
İşte tam bu noktada şu soruyu sormaya başlıyorsunuz:
Türkler akıllarını mı kaybetti?
Bu tam anlamıyla delilik.
F-35 son derece pahalı bir uçak. Tanesi yaklaşık 100 milyon dolar.
Ama mesele bununla bitmiyor.
Yaklaşık üç hafta önce ABD Hava Kuvvetleri Bakanı'nın Kongre'de verdiği ifadeye göre —ki ben bu kaydı 15 Temmuz Çarşamba günü yapıyorum— Bakan şunu söyledi:
Her 100 F-35'in yalnızca iki ya da üçü muharebe görevine hazır durumda. Geri kalanların hepsi hangarda. Birinde teknik arıza var, biri bakıma ihtiyaç duyuyor, birinde yazılım eksik, diğerinde başka bir sorun var.
Yani son derece pahalı ama pek de güvenilir olmayan bir uçak.
Üstelik işletme maliyeti de inanılmaz yüksek. Uçuş saati başına yaklaşık 45 bin dolar.
İşte Amerika'nın Türkiye'ye satmak istediği uçak bu.
Ben de espri olsun diye şunu söylüyorum:
Türkiye bu anlaşmayı yaparsa eline tam anlamıyla bir 'turkey' geçecek.
Çünkü İngilizce argoda 'turkey' olumlu bir şey değildir. Başarısız, hantal, işe yaramayan bir şeyi ifade eder. Tıpkı hindinin kendisi gibi.
Bir de Türkiye'den S-400 hava savunma sisteminden vazgeçmesini istemeleri var.
Oysa S-400, Patriot füze sistemlerini hem teknik kabiliyet bakımından açık ara geride bırakıyor.
Daha da önemlisi, bugün Patriot füzelerini zaten temin edemezsiniz.
Stoklar son derece sınırlı.
Üstelik Çin'den gelen nadir toprak elementlerine erişimde yaşanan sıkıntılar nedeniyle yeni üretim de yapılamıyor.
Şimdi bana gelen bilgiler var.
Pepe Escobar'a da aynı bilgiler ulaştı.
Pakistan'ın; Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan ve İran'la birlikte Batı Asya için yeni bir pan-İslami güvenlik gücü oluşturmak üzere yakın iş birliği yürüttüğü söyleniyor.
Bu yapının temel amacı, diğer Arap ve Müslüman ülkeleri İsrail'e ve Batı'ya karşı savunmak.
Bu açıkça dile getirilmiyor olabilir ama gerçek niyet tam olarak budur.
Bence Türkiye'nin artık şu soruyla yüzleşmesi gerekiyor:
NATO hayaline bağlı kalıp NATO'nun yükünü sırtlayan ülke olmaya devam mı edecek?
Gerçek şu ki Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra NATO'nun en büyük ikinci ordusu Türkiye'dedir.
Ukrayna Savaşı başlamadan önce ise, NATO üyesi olmamasına rağmen fiilen NATO'nun bir parçası olan Ukrayna'nın ardından en büyük ikinci ordu yine Türkiye'ydi.
Peki Türkiye, Batı'nın işine geldiği zaman kullanılan kullanışlı bir araç olmaya devam mı edecek?
Yoksa ayağa kalkıp,
'Artık bağımsızlığımızı ilan ediyoruz. Bu bölgede önemimizi ve belirleyici rolümüzü ortaya koyuyoruz.' mu diyecek?
Bu bizi Filistin meselesindeki liderlik eksikliğine getiriyor.
Türkiye, Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden İsrail'e ulaştığı ana güzergâhtır.
Eğer Türkiye bu petrol akışını keserse, İsrail'in savaş operasyonlarını sürdürme kapasitesi ciddi biçimde sınırlandırılmış olur.
Başkentimiz Ankara’da 7/8 Temmuz 2026 tarihlerinde düzenlenen 36. NATO zirvesinde alınan kararlar, bu zirveye katılan başta ABD Başkanı Trump olmak üzere liderler ve NATO Genel Sekreteri tarafından yapılan açıklamalar, hem ülkemiz ve bölgemiz hem de dünyamız açısından önemle irdelenmesi, izlenmesi gereken mesajlar içermektedir.
Öncelikle NATO nedir?
Neyin ittifakı? Savunma ittifakı mı, saldırı ittifakı mı?
NATO kendini nasıl tarif ediyor? Resmi sayfasında, NATO’nun amacının; ‘’siyasi ve askeri yollarla üye ülkelerin güvenliğini garanti altına almaktır’’ diyor.
NATO kime karşı kurulmuştur? Kuruluş tarihi olan 1949’da Varşova Paktı yoktu.
SSCB’ye karşı mı?
Eğer öyle ise, SSCB ve Varşova Paktı dağıldıktan sonra NATO niye devam etti?
Tehdit oralardan ise ve tehdit oluşturan oluşumlar dağılmış iken NATO niye dağılmadı? Ve Doğu’ya doğru Varşova Paktı üyesi ülkeleri de içine alarak genişlemeye devam etti.
Ve hala niye genişlemek istemektedir?
Demek ki NATO aslında söylendiği gibi bir savunma örgütü olmaktan çok finans/kapitalin, emperyalizmin çıkarlarını koruyan silahlı bir örgüttür.
NATO Amerikan hegemonyasının askeri ve siyasi örgütüdür.
Biz Türkiye olarak 1952 yılında NATO’ya üye olmuş ve NATO için çok büyük bir Ordu beslemiş, çok yüksek maliyetlere katlanmışız. O koşullarda NATO üyesi olmamız ülkemizin hayrına mıydı değil miydi o ayrı bir tartışma ama NATO’ya üye olmamızın üzerinden yaklaşık 75 sene geçmiş.
Bu süre içerisinde dünya değişmiş, şartlar değişmiş, tehditler değişmiş, dünyadaki dengeler farklılaşmış. Soğuk savaş bitmiş, SSCB dağılmış ve hatta biz kısım SSCB üyesi devlet şimdi NATO üyesi olmuş!.
Dolayısıyla şimdi ülkemiz açısından NATO üyeliğinin anlamı nedir? Beklentilerimiz nelerdir? Alternatif ittifak seçenekleri ve getireceği avantaj dezavantajları nelerdir? Bu sorular üzerinde derinlemesine çalışılmasının gerekli olduğu kanaatindeyim.
Geçmişe baktığımızda, hafızamızı yokladığımızda; NATO demek bizim için 12 Mart, 12 Eylül, 15 Temmuz demektir. Darbeler yoluyla, ‘Tam Bağımsız Türkiye’ diyen vatansever gençlerimizin, aydınlarımızın, akademisyenlerimizin, siyasilerimizin, bürokratlarımızın, askerlerimizin tasfiye edilmesi, cezaevlerine atılmaları, işkence görmeleri, idam edilmeleri demektir.
NATO bizim için FETÖ demektir, CIA demektir.
Gladyo, kontrgerilla demektir. Faili meçhul cinayetler, siyasi suikastlar demektir.
Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk uyduruk davalarıyla Türk Ordusuna kumpas kurulması ve 15 Temmuz darbe girişiminin yolunun açılması demektir!.
Darbe hazırlayan ve uygulamaya kalkan TSK içindeki FETÖ’cü NATO subaylarının İncirlikte bulunan Amerikan askerlerine sığınmaları demektir!.
10 sene önce girişilen bu hain darbe girişimi sonrası hukümet üyeleri de bu işin arkasında ABD’nin CIA’nın olduğunu söylemiyorlar mıydı?
Bunları unuttuk mu?
Eğer unutmadıysak o zaman Ankara’da yapılan bu zirve için TBMM’nin tatil edilmesi nedir? Ki bu meclis emperyalizme karşı kurtuluş savaşını veren meclistir ki bugün emperyalizmin silahlı örgütü NATO için bizim ulusal meclisimiz kapatılıyor!. Hazin bir durum değil mi?
Daha geçen hafta 1974 Kıbrıs Barış Harekatını hedef alan, TSK ve ülkemiz aleyhine AP Genel Kurulunda karar alanlar NATO’da birlikte olduğumuz sözde müttefikler değil mi?
Milli Savunma Bakanlığı’mız resmi sosyal medya hesaplarında NATO ile ilgili yaptığı paylaşımları ‘WE ARE NATO’ diye etiketliyor. Hayır ‘biz NATO değiliz, ’WE ARE NOT NATO.’’
Biz Türkiye’yiz..
Milli Savunma Bakanlığı Türk milletinin savunmasından sorumlu, ünvanının başında yazdığı gibi ‘MİLLİ’ ve Türkiye’nin Savunmasından sorumlu Bakanlık’tır.
Biz niye NATO olalım?!
Türk Ordusu Mustafa Kemal’in askerlerinden oluşan milli bir ordu’dur, NATO ordusu değildir.
Harp okullarından mezun olan Teğmenler ‘we are NATO soldiers’ demiyorlar; ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diye bağırıyorlar.
Türk Milletine soralım bakalım, kim ‘’Biz NATO’yuz’’ diyecek? Bu millet anti NATO’cudur. Bunu AKP hükumeti de bildiği için NATO zirvesinin başlamasından 10 gün öncesinden başlayarak Ankara’da her türlü toplantı ve gösteriyi, afiş, pankart asılmasını, el ilanı dağıtılmasını, oturma eylemi yapılmasını, çadır kurulmasını 10 gün boyunca yasakladı.
Neden korkuyorsunuz? Bırakın halkımız tepkisini göstersin.
NATO Genel Sekreteri Rutte ‘de zirve öncesi düzenlediği basın toplantısında bir gazetecinin sorusu üzerine, demokrasilerde seçimlerin önemli olduğunu ancak basın özgürlüğünün, gazetecilerin özgürce soru sormalarının da önemli olduğunu söylerken, bu zirve nedeniyle yüzlerce insanımızın gözaltına alındığını, tutuklandığını, her türlü toplantı, gösteri ve protestonun yasaklandığını bilmiyor muydu??
Bir de utanmadan, riyakarlık; ‘NATO demokratik değerleri teşvik eder’ diye internet sitelerinde propaganda yapıyorlar..
NATO’nun demokrasi anlayışı budur işte.
NATO için demokratik hak ve özgürlüklerin önemi yoktur. NATO başka ülkelerin içişlerine karışarak, seçimlere müdahil olarak NATO karşıtı, kendi milli devletlerinin , halklarının çıkarlarını savunan siyasi partilerin iktidara gelmemesi için uğraşmakta ve çeşitli yollarla manipülasyon yapmaktadır. Macaristan’da olduğu gibi, Almanya’da, Faransa’da, Ukrayna’da, Gürcistan’da olduğu gibi.
NATO bugün Ukrayna’yı kendisine, transatlantik ittifakın çıkarları için vekaleten Rusya ile savaştırıyor. Savaşına başında İstanbul’da yapılan toplantıda savaşın sona erdirilmesi için yol alınmışken o zamanki İngiltere Başbakanı Boris Johnson apar topar Kiev’e koşarak Zelenski’yi savaşa devam konusunda ikna etti ve savaş beşinci yılına girdi.
Trump diyor ki; ‘’her ay 35.000 genç asker ölüyor, ben bu askerler için üzülüyorum ve savaşı bitirmek istiyorum.’’
Eğer samimi isen o zaman Zelenski’ye 2026 ve 2027 yıllarında her sene en az 75 milyar Euro tutarında silah vermeleri için niye AB ve Kanada’yı teşvik ediyorsun? Bu silahları senden alacakları için mi?
Bize NATO üyesi müttefikiniz Türkiye’ye (S-400'leri almadan önce) satmadığınız Patriot sistemlerinin üretme lisansını Ukrayna’ya niye veriyorsunuz?
Daha fazla kan dökülmesini istemiyorsanız niye silahlandırıyorsunuz?
Zelenski’ye desteğinizi çekin savaş birkaç ay içinde bitecek zaten.
AB ile ve özellikle Almanya ile Rusya’nın arasını kim bozdu? Kuzey Akım2 Doğalgaz boru hattına kim sabotaj düzenledi? NATO değil mi? Batı değil mi?
NATO bugün Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için Türkiye’ye , TSK’ya ihtiyaç duyduğu için sırtımızı sıvazlıyorlar.
Biz Avrupa’nın Jandarması mıyız? Biz Avrupa’nın güvenliği için dostumuz ve komşumuz, Kurtuluş Savaşımızın en büyük destekçisi Rusya ile niye karşı karşıya geleceğiz ki?
Bugün Doğu Akdeniz’de, Ege’de, Trakya’da bana karşı planlar içinde olan Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi, İsrail’in destekçisi Amerika, Fransa, İngiltere değil mi?
Bir taraftan bana hasım olacaksın öbür taraftan senin korunman için ben dostumla kötü olacağım öyle mi?
Hava savunma gereksinimim için ülkemin ihtiyacı olan Rusya’dan almış olduğum S-400 sistemlerinin mülkiyetinin elden çıkarılması için ülkeme niye baskı yapılıyor?
S-400 hava savunma sistemlerinin alınması sadece askeri değil aynı zamanda siyasi anlam da içeriyor. Bu tür kritik, gizli askeri teknoloji içeren silah sistemlerinin bir ülkeye verilmesi aynı zamanda ülkeler arası güven ilişkisiyle de ilgilidir. Yani Rusya Türkiye’ye güvendiği için bu sistemlerin satışını yaptı.
Türkiye’nin S-400 lerden vazgeçip yeniden batı savunma sistemlerine yönelmesi Moskova açısından kolay sindirilecek bir hamle olmayacaktır.
Ayrıca yarın bana karşı NATO silahlarıyla yapılabilecek saldırılara karşı kullanacağım bir savunma silahıdır bu S-400'ler..
Niye devredeyim, başkasına vereyim?
Kendi milli hava savunma sistemlerimi yapıncaya kadar bu sistemden vazgeçmek ülke savunmasında gedik açmaktır. Kendi milli muharip savaş uçağımız KAĞAN yerli jet motorlarıyla bir kaç yıl içinde seri üretime geçecek iken ben 5 adet F-35 için bu sistemden vazgeçmek ulusal çıkarımıza ters düşmektedir.
CAATSA denilen yasa, Amerika’nın, ‘Yaptırımlar Yoluyla Düşmanlarıyla Mücadele Yasası (Biz, ‘’hasımlarıyla mücadele’’ diye yumuşatıyoruz).
Adam niyetini açıkça belli etmiş, bizi düşman safına koymuş. Kimle beraber; Çin Halk Cumhuriyeti, İran İslam Cumhuriyeti, Rusya Fedarasyonu ile birlikte. Aslında ABD Türkiye’ye bu şekilde nerde yer alması gerektiğini de söylemiş oluyor.
O zaman biz niye zorla ABD ile dost olmaya çalışıyoruz?
Ülkemizin hangi çıkarı gereği?
NATO’nun sloganı ne?
‘’Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için’.
Düne kadar PKK terör örgütüyle mücadelede niye yanımızda tek bir NATO ülkesi var mıydı?.. Hatta parasını verip aldığımız silahların kullanılmasını bile engellemeye kalktılar.
Almanyadan aldığımız Leopard tanklarının Zeytin Dalı harekatı sırasında kullanılması üzerine modernizasyon projesi askıya alınmadı mı? Oerlikon sistemleriyle ilgili ambargo uygulamadılar mı? Fransa, İsveç, Hollanda, Finlandiya, Kanada çeşitli gerekçelerle silah ve askeri teçhizat satışlarını askıya almadılar mı?
Hani ‘hepimiz birimiz için’dik!.
Şimdi ne oldu Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetleri bu kadar övülüyor!..
Yoksa Mehmetçik batının güvenliği için cepheye mi sürülmek isteniyor?
Mehmetçik ihraç ürünü değildir!..
Hiç bir iktidar ülkemiz çıkarları gerektirmediği sürece Türk askerini cepheye süremez!..
Türk milleti buna müsaade etmeyecektir.
Gerçekten ülkemizin çıkarı NATO’da kalmak mı?
Bugüne kadar NATO, Bosna müdahalesi hariç faydadan çok zarar getirmiştir. Şimdi NATO daha da doğuya, Güney Kafkasya’ya, Orta Asya’ya doğru genişlemek istemekte, Kıbrıs Rum kesimi ile İsrail’i de üye olarak içine almak istemektedir.
Geldiğimiz bu noktada Türkiye Cumhuriyeti NATO’nun şerrinden korunmak, daha fazla genişlemesini önlemek için, içerde kalıp veto hakkını kullanmak için NATO’da kalabilir.
NATO’da kalınacaksa, sadece bu gaye için kalınabilir.
Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ile yakın samimi ilişkiler kurarak Rusya ve İran’la bu ülkelerin entegrasyonuna çalışmalı, Zengezur koridorunun Kuzey-Güney ve Doğu-Batı eksenli bölge ülkelerini birbirine bağlayacak şekilde karayolu, demiryolu ve enerji boru hatlarıyla ülkelerin ilişkilerin gelişmesine ve güven artırıcı önlemlerle bu komşularımızı ve kendimizi NATO’nun şerrinden korumalıdır.
NATO ve Amerika Zengezur koridoru vasıtasıyla Hazar havzasına, özellikle Kazakistan’a ulaşmak ve Rusya’nın tam göbeğine oturmak istemektedir.
Kazakistan bugün Rusya ve Çin Halk Cumhuriyetinin arasına sıkışmış, onların nüfuz alanından çıkmak için Türkiye üzerinden Amerika ve NATO ile denge kurmaya çalışmakta ama bu durum tehlikeli gelişmeleri doğurma potansiyeli taşımaktadır.
Amerika’nın Hazar havzasına ve Kazakistan’a girmesi ülkemiz açısından, Rusya açısından, İran ve Türk Konseyine üye Orta Asya ülkeleri açısından, Çin Halk Cumhuriyeti açısından felaket ve büyük savaşı tetikleyecek bir gelişme olacaktır.
NATO içinde kalınacak ise buna müsaade edilmemelidir. Türkiye, büyük savaşı tetikleyecek bu şeytani adımın atılmasına müsaade etmemelidir.
NATO’nun bu plan doğrultusunda genişlemesi sadece Rusya’nın çevrelenmesi, Çin’in sınırına dayanılması değil Türkiye’nin de tamamen dışarıdan kuşatılması sonucunu doğuracaktır.
Doğu'dan, Karadeniz’den, Trakya ve Ege’den, Dogu Akdeniz'den. Yani dört yanımız NATO olmuş olacak!.
O saatten sonra NATO’nun ülkemize ihtiyacı da kalmayacaktır. Ya NATO’nun dediği gibi hareket etmek ya da NATO ‘nun harekat sahası durumuna düşürüleceğiz. Bu ülkemizin geleceği açısından, milli güvenliğimiz açısından en büyük tehlikedir.
Bu planı bozmak için sonuna kadar NATO içinde kalıp mücadele ederken aynı zamanda İran’la, Rusya’yla, Pakistan’la, Çin Halk Cumhuriyeti ile, Güney Kafkasya, Körfez ülkeleri, Türk Konseyine üye ülkelerle askeri ve ekonomik iş birlikleri kurmalıyız.
Yarın Hürmüz boğazında seyrüsefer güvenliğinin askeri yolla sağlanması yönünde NATO bir karar alırsa ben bu karara katılacak mıyım? Ben komşum İran aleyhine hasmane tutum mu takınacağım?
İran aleyhine alınan karar Türkiye aleyhine alınmış demektir. Çünkü İran biziz, biz İranız..
Sadec slogan olarak söylemiyorum,, Bugün İran ne kadar Farsların ülkesi ise en az o kadar Türklerin de ülkesidir. Tarihsel olarak, kültürel olarak, idari ve güvenlik olarak bu böyledir.
Büyük Selçuklu dediğimiz bugünkü Türkiye ve İran demek değil mi?
Biz Anadolu’ya nerden geldik? İran’dan Türkistan’dan, Horasan’dan gelmedik mi?
Tuğrul bey, Melikşah kimdir? Türk hükümdarları değil mi? Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Avşarlar, Kaçarlar kimdir? İran da hüküm süren Türk hanedanları değil mi?
Bugün Şehit Seyyit Ayetullah Hamaney Türk değil miydi?
Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan Türk değil mi?
Bunları Pantürkist saikle söylemiyorum, bir tespit yapıyorum, gerçekliği dikkatinize sunarak İran’ın biz, bizim İran olduğumuz savımı desteklemek için söylüyorum.
Dolayısıyla İran’a atılan bombalar Ankara’ya atılıyor, 'İstanbul’a atılıyor. Filistin’e, Gazze’ye, Beyrut’a atılan bombalar NATO destekli olarak benim başıma atılıyor aslında. Ben nasıl NATO olacağım ey MSB!. We are not NATO!..
Bu işler öyle AKP’ li Bakanların, Milletvekillerinin Galata Köprüsünde slogan mücahitliğiyle olmuyor?? Hadi orada söyleyin bakalım ; ‘’Biz NATO’yuz’’diye!.
Ne diyor NATO Genel Sekreteri, Amerika’nın İran’a müdahalesinde bütün Avrupa’daki NATO ülkelerindeki üsler kullanıldı.
Bugün İsrail Gazze’yi, Lübnan’ı, İran’ı bombalayan uçaklarına havada yakıt ikmali yapan uçaklar NATO’da müttefik olduğumuz ülkelerin hava sahasını kullanıyor.
Son olarak; ülkemizde düzenlenen NATO’nun 36. Zirvesi NATO 3.0 olarak yeni versiyon, yeni misyon reklamı yapılarak tanıtıldı. Peki nedir bu yeni misyon?
*Savunma endüstrisinin yıpratma savaşlarına, uzun süreli çatışmalara göre güncellenmesi ve kollektif üretim kapasitesinin artırılması. Böylelikle NATO 3.0 demek bir bütün olarak askeri endüstriyel yapıya dönüşmek demektir.
*Rusya tehdidi gerekçe olarak gösterilerek, üye ülkelerin kendi kaynaklarından daha fazla (%5) savunma harcaması yapması.
*Batı Asya coğrafyasının İran’ın ve Pasifik bölgesinin NATO tarafından hedefe konulması, ablukaya alınması.
Biz halkımızın sağlığından, emeklinin, asgari ücretlinin maaşından, çocuklarımızın eğitim harcamasından, köylümüzün emeğinden keserek NATO için savunma harcamamızı niye GSYİH’nın % 5’i oranına çıkaracağız?
Ülkemizin savunma ihtiyacı varsa tamam ama NATO için biz niye halkımızın rızkından kesip birilerinin güvenliği için para harcayacağız?
Artık tek kutuplu dünya, Amerikan hegmonyasının sonu gelmişken biz hala NATO için, Amerikan emperyalizmi için kaynaklarımızı heba mı edeceğiz?
Hadi gelin Vatan Partisi Genel Başkanı Sn. Doğu Perinçek’in önerisi doğrultusunda NATO konusunu Türk milletine soralım, plebisit yapalım!.
Ve çıkan sonuca hepimiz de saygı duyalım.
Var mısınız?
Avrupa'da özel sektörler çok büyük bir rekabette görüyoruz. Büyük zorluklar var. Hizmet için gerekli akademik ve psikolojik şartları sağlayacak eleman bulma sıkıntısı yaşanıyor. Bende ailemi benimle beraber bir yerlerde yaşamalarını sağladım. Bu da bir sorun. Ana-akım medyaya baktığımızda da özellikle Avrupa'da bu konulardan konuşuluyor. Kimlerine göre sürreal gelebilir ama durum böyle.
Siyasi duruştan bahsetmiştik Avrupa ülkelerinde. Vatandaşlar elbette savaş konusunda liderlele aynı fikirde değiller. Karşı çıkıyorlar. Siyasi liderler özellikle Polonya'da Almanya'da bir Rusya saldırısı anlatısı var.
Uluslararası ilişkilerle ilgili daha büyük bir problem var. Ukrayna'nın NATO'ya girişi gibi AB'ye girişi de tartışılmalı. Şöyle bir gerekçeyle ilerleyebiliriz. Rusya neden saldırabilir? Saldırabilecek stratejik bir nedeni yok. Avrupa'da enerji koruma ya azınlıklar gibi sebepler dile getiriliyor olabilir. Ancak böyle bir gerekçesi yok. Bunlar her gün Batı medyasında telaffuz edilen cümleler arasında yer alıyor.
Aslında Avrupa ülkeleri oldukça zayıf diyebiliriz. Operasyonel kuvvetlerden bahsedebiliriz. Avrupa ülkelerinin savunma bakanları bilhassa kuvvet eksikliğinden yakınıyor. Global Firepower verilerine baktığınızda da karşılaştırmalarla bakabilirsiniz. Bir askeri operasyon yapılıp yapılamayacağına bakabilirsiniz. Bazı alanlarda Avrupalılar daha öndeler ama bazı alanlarda mesela tank konusunda Rusya ve Belarus daha önde. Savaş dediğimiz çok kompleks bir olgu.
Sözlerime başlarken konferansın düzenlenmesine vesile olan DÜNYA-MER'e ve bugünkü etkinlikte emeği geçen herkese şükranlarımı sunmak istiyorum. Açılış konuşmamdaki ifadelerimde 40 yıllık diplomasi kariyerinin derin izdüşümlerini göreceksiniz. Elbette diplomatik perspektif ağır basacak. Yarı diplomatik yarı akademik bir perspektifle görüşlerimi size sunacağım.
Bugünkü uluslararası sistemi anlamak için üç analiz seviyesi önemli: Bunlar sistemik (küresel), bölgesel ve ulusal/yerel düzlemler.
Bu analitik çerçevede kuramsal açıdan iki ana akımın ön plana çıktığını görüyoruz: ciddi darbe yemiş de olsa liberal akımlar ile realist akımlar karşı karşıya geldiler.
2014’ten bu yana küresel siyaset jeopolitik/jeostratejik/jeoekonomik/jeoteknolojik rekabet içinde. Genel resim, küresel düzeyde süren kargaşa, çatışma ve istikrarsızlığa bağlı olarak tartışmaya açık bir kavram olsa da çok kutuplu bir dünya düzenini çağrıştırıyor.
Çok kutupluluk tanımını kabul edecek olursak ülke gruplarını Küresel Kuzey veya Batı, Küresel Doğu ve Küresel Güney olarak sınıflandıran analistler mevcut.
Bu durum küresel, bölgesel ve ulusal aktörlerin konum ve rollerinin yeniden tanımlanmasını gerektiriyor. Mevcut tabloda devlet dışı aktörleri denklem dışında tutmak hatalı olur.
Birçok sınıflandırmanın varsaydığı ortak yargı küresel siyasetin sistemik rekabetin doğurduğu bir düzensiz geçiş döneminde bulunduğu. Bu döneme damgasını vuran gelişmeler Ukrayna’daki savaşın Avrupa-Atlantik güvenliğine etkileri; küresel ölçeğe yayılan ABD-Çin rekabetinin Asya-Pasifik güvenliği bağlamında doğurmakta olduğu sonuçlar; 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e karşı gerçekleştirdiği saldırıyla başlayan ve 28 Şubat’ta ABD/İsrail-İran savaşıyla birlikte Ortadoğu’da patlak veren ve halen devam eden kaygan durum; Trump’ın söylem ve eylemleriyle sarsılan transatlantik çerçevenin (ABD-Avrupa ayrışması) başta Avrupa olmak üzere dünya siyasetinde yol açtığı savrulmalar; küresel ve kimi bölgesel güçlerin Afrika kıtasındaki güç ve nüfuz mücadeleleri ve nihayetinde zaman zaman Latin Amerika’ya da yansıma eğilimindeki gerilimli ortam. (ABD’nin Küba’ya yönelik tutumu, Panama Kanalı üzerinde kontrol tesis etmeye yönelmesi ve Gulf of Mexico’nun Gulf of America olarak nitelemesi gibi)
Çok kutuplu olarak tanımlanan küresel siyaset değerler-çıkarlar-güçler denkleminin değerler aleyhine hızla bozulmasına yol açtı. Salt çıkarlar/fırsatlar/nüfuzu esas alan tutumlar küresel siyaseti hızla değiştirmekte. Uluslararası ve bölgesel kurum ve kuruluşlar aşınmakta. İşbirliklerine dayalı çok taraflılık gölgelenmekte. Küreselleşme parçalanmakta. Soğuk Savaş sonrası güç kazanan liberal modelin dayandığı kural ve normların yerini alacak yeni düzen şimdilik ufukta gözükmemekte.
Bugün itibarıyla işlemselliğe (transactional) dayalı yaklaşımlar ön planda. Birtakım aktörler bu durumdan faydalanarak kendi hareket alanlarını genişletmeye yönelmekte. Dolayısıyla, ortamın kendilerine sunduğu konfor bölgesini tercih ederek, kuralsızlığın, dolayısıyla insanlığın inşa ettiği değerlerin içinin boşaltılmasına hizmet etmekte.
Mevcut kargaşa, çekişme ve çatışma dönemine son verilemediği takdirde olumlu bir gidişatın ortaya çıkması mümkün gözükmemekte.
Esas mesele, küresel ve güçlü bölgesel aktörlerin (orta güçler) olumsuzluğa dayalı bu kısır döngüden çıkmak ve yeniden tanımlanacak kural ve normları tesis etmek yönünde ortak irade tesis edip etmemeleri noktasında düğümleniyor.
Karadeniz güvenliği bağlamında Türkiye (TR) kilit bir oyuncudur. Orada değişen koşullar karşısında izlediği yaklaşım doğru yöndedir. Bu çerçevede, Karadeniz’i sadece deniz güvenliği merceğinden ele almak eksik olur.
Doğu Akdeniz sorunsalı ve Kıbrıs meselesi her zaman gündemde. Bu denklemde nasıl bir yön tayin edileceği önemli.
TR-Yunanistan/Ege sorunları iniş-çıkışlarla devam edecektir. Tansiyonlu dönemler olması yadırgatıcı olmayacaktır. TR’nin son dönemde yeniden artan öneminin Yunan siyasetindeki iz düşümlerini görmeye devam edeceğiz.
Rusya ve Çin’le olan ilişkilerimizi temel çıkarlarımızı gözardı etmeden istikrarlı bir zeminde sürdürmek önemli.
Avrupa güvenliğinin geleceği Türkiye’yi yakından ve doğrudan ilgilendirmektedir. Bu sürecin dışında kalamayız. İçinde etkin ve yapıcı bir rol oynamalıyız.
Alışılageldik transatlantik ideolojinin yerini çeşitli çerçevelerde çıkar odaklı transatlantik ortaklıkların alması karşısında değişik alanlardaki bağımlılıkları asgarîye indirip, kapsamı geniş tutulan bir manevra alanı tesis etmek daha yerinde bir yol olacaktır.
Mevcut ortamın yarattığı belirsizlikler ve karmaşa karşısında evrilmekte olan ittifak ilişkilerini de gözeterek toplumsal, ekonomik ve teknolojik dayanıklılığımızı güçlü tutmak bir tercih değil, stratejik zorunluluktur.
Verilenin aranın ardından ikinci oturumun başkanlığını, E. NATO Daimi Temsilcisi ve Ankara Politikalar Merkezi Başkanı E. Büyükelçi Fatih Ceylan üstleniyor. Uluslararası katılımın yoğun olduğu bu bölümde; İtalya’dan E. General Francesco Cosimato, Türkiye’den 24. Dönem Milletvekili Ali Özgündüz ve KKTC Cumhurbaşkanlığı E. Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Özel Danışmanı Prof. Dr. Hüseyin Işıksal salonda hazır bulunarak sunumlarını gerçekleştiriyor.
Oturuma ayrıca ABD'den Eski CIA Analisti Larry C. Johnson ile Almanya'dan Siyaset Bilimci ve Avrupa Demokrasi Laboratuvarı Kurucusu Prof. Dr. Ulrike Guerot çevrimiçi bağlanarak küresel güvenlik mimarisine dair vizyonlarını aktarıyor.
Konferansın ilk oturumu, uluslararası katılımcıların sunumları ve ardından gerçekleştirilen soru-cevap bölümü ile tamamlandı. E. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel’in başkanlığında yürütülen oturumda, küresel güç dengeleri ve güvenlik arayışları ekseninde stratejik değerlendirmeler yapıldı. Türkiye, Rusya, Belarus ve ABD’den katılan uzman isimlerin sunumlarının ardından, katılımcıların sorularının yanıtlandığı verimli bir tartışma bölümüyle oturum sona erdi.
Geçtiğimiz ay, İstanbul'da düzenlenen ve o dönemde Temmuz ayı başında Ankara'da yapılması planlanan NATO Zirvesi'ni ele alan bir toplantıya katılma onurunu yaşadım. İstanbul'daki bu konferansta birçok kaygı dile getirildi ve yaşanan gelişmeler, bu kaygıların ne kadar haklı olduğunu gösterdi.
Bugün artık NATO Zirvesi geride kaldı. Gerçekleşti ve tarihin bir parçası hâline geldi. Dolayısıyla şimdi geriye dönüp gerçekten ne yaşandığını değerlendirme zamanı gelmiş olabilir.
Açık konuşmak gerekirse, Ankara'da yaşananlar Türkiye'nin egemenliğine yönelik bir hakaretti. Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız ki Ankara'da bir araya gelen ülkeler Türkiye'nin dostu değildir. Hiçbiri değildir. Ne Amerika Birleşik Devletleri, ne Fransa, ne Almanya, ne İngiltere, ne diğer NATO üyeleri, ne de Yunanistan.
Orada yapılan şey büyük bir siyasi gösteriden ibaretti. Bu, Türkiye'yi Ukrayna'daki NATO macerasına çekmek ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son on yıl içinde dikkatle şekillendirdiği Türkiye'nin stratejik konumunu Avrupa'nın lehine, Türkiye'nin ise aleyhine kullanmak amacıyla sahnelenmiş büyük ölçekli bir siyasi tiyatroydu.
İnsanların şunu anlaması gerekiyor: NATO'nun yaptığı her şey, açıkçası Amerika Birleşik Devletleri'nin yaptığı her şey, Türkiye'nin aleyhinedir. Çünkü Türkiye hiçbir zaman öncelik olmamıştır. Ne Amerika Birleşik Devletleri için ne de NATO için.
NATO, Türkiye'yi bu ittifaka katıldığı ilk günden itibaren kendi çıkarları doğrultusunda kullandı. Türkiye, NATO'nun güney kanadını güvence altına almak amacıyla ittifaka alındı. Ancak bu görev, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte fiilen sona erdi.
Bugün ise Türkiye jeopolitik vizyonunu genişletirken, kendisini uzun yıllar Avrupa Birliği üyeliğinden dışlayan, kötü muamele eden ve Hristiyan-Müslüman ayrımını sürekli gündeme getirerek Türkiye'nin tam üyeliğini neredeyse imkânsız hâle getiren Avrupa'dan uzaklaşmaya çalışıyor.
Türkiye haklı olarak yüzünü Doğu'ya çevirdi; Orta Asya'ya, Müslüman ülkelere ve jeopolitik vizyonunu daha fazla paylaşan Rusya ve Çin gibi ülkelere yöneldi. Türkiye'nin gerçek gücü de burada yatmaktadır.
Ancak tam da NATO'nun tarihindeki en zayıf ve en başarısız döneminde yeniden devreye girdiğini görüyoruz. Sadece Afganistan'daki başarısızlığını kastetmiyorum. NATO, Afganistan'da da Türkiye'yi kendi tarihî ilişkileri nedeniyle kullandı. Türkiye'nin Afgan halkıyla tarihî bağları, Türkiye'nin ya da Afganistan'ın yararına değil, NATO'nun ve Amerika Birleşik Devletleri'nin çıkarları için kullanıldı. Türkiye bu başarısızlığın içine çekildi.
Şimdi ise Türkiye'yi bundan çok daha büyük bir başarısızlığın içine, Ukrayna'ya çekmeye çalışıyorlar. Türkiye'nin, artık gereğinden fazla uzamış, çok fazla can kaybına yol açmış ve NATO'nun hedeflediği şekilde, yani Rusya'nın stratejik yenilgisiyle sonuçlanması mümkün görünmeyen bir savaşın aktif tarafı hâline gelmesini istiyorlar.
Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan neden buna onay verdi?
Bence bunun cevabı ekonomide yatıyor. Türkiye ekonomisi şu anda yeniden toparlanma sürecinde; güçlenmeye çalışırken aynı zamanda yüksek enflasyonun ve ağır dış borç yükünün oluşturduğu riskleri aşmaya çalışıyor.
Sanırım Cumhurbaşkanı Erdoğan, Batılı ülkeleri Ankara'da ağırlayarak Türkiye ekonomisi açısından olumlu sonuçlar doğurabilecek bir iyi niyet ortamı oluşturmayı umuyordu. Ancak bu konuda hayal kırıklığı yaşayacağını düşünüyorum.
Şimdi asıl soru şu: NATO, Türkiye'nin bundan sonraki tutumundan hayal kırıklığına uğrayacak mı?
Benim cevabım evet.
Çünkü NATO'nun bugün Ukrayna konusunda yaptığı her şey bir aldatmacadır. Bu, gerçekte var olmayan NATO gücünü var
mış gibi göstermek amacıyla yürütülen bir bilgi operasyonu ve psikolojik savaş faaliyetidir.Türkiye'nin bu sürece gerçek ya da sembolik herhangi bir katılımı, NATO'nun gerçek gücünü artırmayacaktır. Çünkü ortada böyle bir NATO gücü yoktur. Amaç, Rusya'nın zayıf olduğu algısını oluşturmaktır.
Buna karşılık ben, önümüzdeki dönemde Türkiye'nin Rusya, Çin ve giderek İran ile ilişkilerini daha da geliştireceğine inanıyorum. Çünkü Türkiye, Amerikan küresel hegemonyasına ve NATO'nun bu hegemonyaya bağımlı rolüne karşı çıkan bu ülkelerle birlikte hareket etmenin kendi geleceği açısından doğru yön olduğunu görecektir.
Sonuçta Ankara Zirvesi bir başarısızlık olarak hatırlanacaktır.
NATO, Ankara'da planlanan büyük hedeflerin hiçbirini gerçekleştiremeyecektir.
Ayrıca Türkiye'nin yeniden NATO ve Batı eksenine döneceğine de inanmıyorum.
Zaman içinde Ankara Zirvesi'nin bir başarısızlık, hatta bir felaket olarak değerlendirileceğini düşünüyorum.
Türkiye de NATO ve Amerika Birleşik Devletleri ile bu kadar ikiyüzlü bir ilişki sürdürmenin kendi ulusal çıkarlarına hizmet etmediğini görecek ve geleceğe doğru ilerlerken yönünü Doğu'ya çevirmenin doğru tercih olduğunu daha net biçimde anlayacaktır.
Seçkin konuşmacıların yer aldığı böyle bir davette konuşmacı olmaktan mutluyum.
Organizatörlere teşekkür ederim.
İlk sorumuz şu olmalı sanırım: BÜYÜK SAVAŞI Çıkarabilecek nedenler ne olabilirler. İkincisi de
“ÖNLEYECEK” mekanizmalar için neler söyleyebiliriz...
Sonuç sunmak yerine sonuçları düşündürecek uyarıcı birkaç konuya değinmeyi hedefledim.
3. Büyük Savaşa dair üç Senaryo olabilir düşüncesindeyim...
1. Senaryo: 5. Yılına girmiş olan Rusya-Ukrayna savaşı Avrupalıların ABD’ye rağmen savaşın
devamı yolunda teşvik ve desteklerde bulunması ile tırmanışa ve taktik nükleer silahların kimi
Avrupa Başkentlerine (Berlin ve Düsseldorf, Londra-Varşova, Baltık Başkentleri) atılması ile bir
dünya savaşına yol açabilir. Avrupa-Rusya gerçekte jeopolitik partner olmakla birlikte halen
istikrarsız ilişkiler içine yuvarlanmışlardır ve bu duruma AB’nin de esaslı bir yanıtı olamadığı
izlenmektedir.
2. Senaryo: ABD ve İsrail’in ikinci kez İran’a saldırısı ile başlatılmış olan Körfez Savaşında ağır
kayıplar oluşmuş ve bir ay önce kalıcı barışa yön verecek bir Mutabakat MOU imzalanmış
olmakla birlikte NATO Ankara Zirvesinden bu yana başlayan karşılıklı saldırılar tırmanmaktadır.
Hürmüz Boğazı kontrolü sıfır toplamlı oyun görünümündedir. İsrail’in iç ve dış dinamiklerindeki
(Netanyahu’nun saldırı ile beslenmesi ama duraksatılması, konvansiyonel askeri gücünün
azalması, 3 ay içindeki seçimlerle aksi durumda iktidarı kaybedebileceği) tıkanmışlığını aşmak
üzere nükleer silahları kullanması ile mukabil nükleer silahlar isabetlerine maruz kalabilmesi
(Prof. Theo Postol irdelemesi, İran’ın nükleer eşik- threshold veya deliberate ambiugity- irade
beyanı, dış destekleyicilerinin oluşu) insanlığın kaderine yön verecek bir dünya savaşının
kutuplar arasında çıkmasına sürüklenmeler yaratabilir sayılmaktadır.
3. Senaryo. Her türlü gelişimi ile “tek Kutupluluktan çok kutupluluğa geçiş sancılarının” çekildiği
bu dönemde (transitional) olaylar ve olgular çatışmacı senaryolara yol açabilir (Taiwan-Çin;
Kuzey kutbu sahipliği, Grönland Anlaşmazlığı; Kanada-ABD çekişmesi vb.) ve Askeri-Sinai
Kompleksler de bunun kolaylaşmasını sağlayabilir. Liberal ekonomik düzende büyük hırslarla
izlenen “şirket” kazancı ve “bunun için siyasete de şirketlerin egemen olmak gayretleri bu alanı
gri ve “kullanışlı” (exploitable) bırakmaktadır.
Bunların hiçbirinin gerçekleşmeyeceğini ümit ve tahmin etmekteyim. Yine de Konferans
kapsamında konunun devamına dair düşüncelerimi açıklamak isterim.
Bu noktada önce 2. Dünya Savaşının bitiminden günümüze kadar üyeleri ve dünya için barış ve
istikrarı sağlamış görünen Kuzey Atlantik İttifakından yani NATO’dan söz etmek gerekir.
İzliyorum ki her düşünür bu örgüt ile ilgili farklı düşüncelere sahipler ve örgütün de külliyat
büyüklüğünde işletilmesini düzenleyen Yönergeleri bulunuyor. Onlarla değişik UA kademelerde
6 yıl ilişki içinde bulunmuş bir emekli asker olarak bu noktada biraz yorumum gerekiyor:
NATO Soğuk Savaşı, tehdit gördüğü Sovyetler Birliği ve destekçilerine karşı 16 üyesinin toprak
bütünlüğünü ve nükleer savunmasını tek el silah atmadan koruyabilmiş ve 1989’dan sonra da
olmayan bir Sovyet TEHDİDİNE ve dağıtılmış Varşova Paktına rağmen (1991’de ikisi de dağıldılar) 33 yıl boyunca ayakta kalabilmiştir. 2022 sonrasında ise aranan tehdit Rusya olarak
tekrar sağlanmış oldu.
Bu dönemde 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve barışın güvencesi kabul edilen B.M.
Güvenlik Konseyinin aldığı yaptırım veya silahlı müdahale kararlarına da üye devletleri uzlaşı
içinde oldukları sürece NATO entegre silahlı gücü ile müdahale edilebilmiştir. Özetle, NATO, BM'nin küresel meşruiyet şemsiyesini kullanarak Yugoslavya (Sırbistan, Bosna, Kosova, K. Makedonya), Afganistan, Libya, Irak ve Somali gibi devlet ve bölgelerde askeri güç projeksiyonu
gerçekleştirmiştir.
Bugün 32 NATO üyesi yanı sıra BİO (18 ), Akdeniz Diyaloğu (7 ), ICI-İstanbul (4 ) ve Küresel
Ortaklar olmak üzere (9 ) toplam NATO iş birliği ekosistemindeki üyeler toplamda 70 devletten
oluşmaktadır.
Günümüzde Avrupa ve NATO lideri ABD arasında çok net izlenen bir ayrışma, farklılaşma göze
batmaktadır.
Ukrayna-Rusya savaşında farklı görüşleri, NATO 5. Maddesinin toprak bütünlüğü korumasına
aykırı Danimarka’dan ve Kanada’dan toprak talepleri; NATO’nun bilgi veya desteği
sağlanmadan Basra Körfezine, İsrail’in peşine takılıp, ABD’nin askeri müdahalelerde bulunması,
liderlik iddiasındaki devletçe UA Hukuka ve anlaşmalara fütursuz aykırı davranılmakta olması
NATO’nun ayrışmakta olduğunun belirgin göstergeleridir. Üyelerin savunma giderlerindeki
anormal oranlarda (GSMH’nin %5’i) artışının 2030’a kadar yapılacak olması NATO birlikteliğini
güçlendirmekten ziyade Avrupa-ABD Silah üreticilerinin rekabeti sonucunda ayrışmayı artıracak
mahiyettedir ve kaldı ki İspanya bu oranlara katılmayacağını beyan da etmiştir.
Bugün NATO’nun geleceği için benim de katıldığım bir “Dağılma Görüşü ”, Dönüşüm Görüşü ve
“Avrupalılaştırılması” görüşleri bulunmaktadır.
Şirket Devletleri-Corporate States de barışı zorlayan yapılara erişmiş durumdadırlar.
Silah Şirketlerinin dünyada barış ve güvenliğe olası etkilerine ABD Başkanı Ike Eisenhower ünlü
veda konuşmasında ilk olarak dikkatleri çekmişti . Bu tehlike bugün üçüncü dünya savaşına
sürükleyici bir risk olmak durumunu da korumaktadır.
NATO yönünü ararken, dağılması veya marjinalleşmesi halinde yerini dolduracak bir yapı
oluşabilir mi? Hangi nedenlerle oluşabilir veya oluşmaya da bilir? Kısaca bunu irdeleyerek
zamanımı sonlandırmak isterim:
NATO yoğun bir dış tehdit algısı üzerine konumlandırılmıştı ki bugün benzeri bir tehdit varlığının
iddia edilmesi oldukça güçtür. Oysa ittifaklar, şayet askeri entegrasyon seviyesine erişecek
büyüklük ve güçte olacaklar ise “ortak tehdit” varlığı hem siyasi hem de sosyal bir algı
gereksinimidir. (Aksi durumda hiçbir ülke kalkınması için kullanacağı milyarları ittifak adına
kullanmaya kalkmaz, kalkamaz, kalkışırsa liderleri seçmenlerce cezalandırılır ve siyasi gücünü
kaybeder.)
Bugün ise “ortak bir tehdit” yok görünüyor, o halde BIR BÜYÜK ITTIFAK OLUŞUMU da
sağlanamaz.
İdeal bir dünyada, büyük bir küresel savaşı önleyecek ideal bir Avrasya İttifakı, salt askeri bir
pakt olmanın ötesine geçerek coğrafi sürekliliği, ekonomik bağımlılığı ve kolektif güvenliği tek
bir potada eriten "Merkez Avrasya Güvenlik ve Kalkınma Mimarisi" olabilirdi ki Avrupa-Rusya normalleşmesi de bunun ayrılmaz bir parçası görülebilirdi. Ama elbette ki ideal bir dünyada
yaşamıyoruz...
Bir Avrupa-Rusya uzlaşısı Avrupa’da seçimler yenilenene kadar uzak görünüyor ki sonrasında
iyileştirmeler beklenmelidir. ABD’nin hangi yöne gideceği daha derin bir konu olarak
kalmaktadır.
Şayet bir “caydırma” odaklı güvenlik şemsiyesi yeniden öngörülecek ise, o zaman Ekonomik ve
Lojistik Geçiş Güvenliği ; Kolektif ve Bölünmez Güvenlik İlkesi ; Diplomatik Hakemlik ve Veto
Gücü gibi organizasyonlara da ihtiyaç olacaktır. BMGK’nin kutuplaşmalar sonrası barışı
sağlamada görülen yetersizliği bu noktada bir gereksinim doğurmaktadır.
Ancak mevcut oluşumlar da bu alanda yetersiz görülmektedir. Sebepleri yapılarındadır:
Şanhay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ): ŞİÖ, başlangıçta sınır güvenliği ve terörle mücadele (Ayrılıkçılık,
Aşırılık, Terörizm) odaklı kurulmuş gevşek bir güvenlik forumudur. NATO gibi bağlayıcı bir ortak
savunma (Madde 5 benzeri) taahhüdü yoktur.İç Çelişkiler ise önemlidir .
BRICS: Neden Yetersiz?: BRICS, jeopolitik veya askeri bir ittifak değil, ekonomik ve ticari bir
platformdur. Temel odağı dolarsızlaşma (de-dollarization), alternatif finansal mekanizmalar
yaratma ve küresel ekonomik yönetişimi dönüştürmektir. Küresel bir savaş tehlikesi, finansal
enstrümanlardan ziyade askeri caydırıcılık ve kriz yönetimiyle önlenir. BRICS’in ortak bir askeri
komuta yapısı, istihbarat paylaşım ağı veya kriz anında konuşlandırılacak bir barış gücü
bulunmamaktadır.
Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) Neden Yetersiz?
Rusya merkezli bu askeri ittifak, sadece eski Sovyet coğrafyasındaki belirli ülkeleri (Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan) kapsayan bölgesel ve sınırlı bir yapıya sahiptir. Çin, Hindistan, Türkiye veya İran gibi Avrasya'nın kaderini tayin eden dev aktörleri bünyesinde barındırmaz. Küresel ölçekte bir caydırıcılık
üretmekten uzaktır.
Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Neden Yetersiz? TDT, Avrasya'nın kalbinde (Orta Asya-Kafkasya-
Anadolu aksında) muazzam bir jeopolitik potansiyele, kimliksel ve kültürel bağa sahiptir. Ancak
askeri ve ekonomik ölçek olarak küresel süper güçlerin (ABD-Çin-Rusya) doğrudan kapışmasını
tek başına dengeleyecek veya önleyecek bir küresel ağırlık merkezine henüz evrilmemiştir.
ASEAN ( Güneydoğu Asya Ulusları Birliği) ve QUAD (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu ) gibi yapılar da
küresel jeopolitik dengeleri anlama noktasında önemlidir fakat her ikisi de kuruluş felsefeleri ve
yapısal sınırları nedeniyle topyekûn bir savaşı önleme konusunda yetersiz kalmaktadır.
Sonuç olarak günümüzdeki küresel güvenlik durumu büyük devletlerin birbirinin anakarasını
nükleer silahlarla yok ettiği klasik bir III. Dünya Savaşı'na dönüşmekten ziyade; çok kutupluluğa
evrilme dönemindedir.
Dağılırsa NATO Türkiye nükleer için müttefik bulmak ve kendisi nükleer olmak zorundadır.
Bu bağlamda çok daha uzun yıllara yayılan, soğuk ve sıcak fazların iç içe geçtiği, "Harp ve
durgunluk" odaklı hibrit bir küresel geçiş dönemi olarak kalmaya adaydır.
İlginiz için teşekkür ederek duruyorum. Devamına suallerle bakabiliriz.
Değerli organizatörler ve katılımcılar,DÜNYA-MER Araştırma Merkezi’ne bu daveti için ve bizleri bugün bir araya getiren bu önemli soruyu gündeme taşıdığı için teşekkür ederim.
Daha yalnızca birkaç gün önce Ankara, katılımcıların savunma harcamalarını, silah üretimini, yeni teknolojileri ve askeri hazırlık durumunu tartıştığı NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Bugün ise aynı şehirde, büyük bir savaşın nasıl önleneceğini tartışıyoruz.
Burada hiçbir çelişki görmüyorum. Bunlar, her devletin taşıdığı sorumluluğun iki farklı yüzüdür. Ve bu iki yüzün kesiştiği noktada, modern diplomasinin en temel sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz: Büyüyen askeri kapasitelerin asla kullanılmak zorunda kalınmayacağından nasıl emin olabiliriz?
Belarus için bu teorik bir soru değildir. Sınırlarımızın hemen yanı başında bir savaş yaşanmaktadır.
Tarihin derslerini burada tekrar etmeyeceğim. Her Belaruslu aile bunları zaten biliyor. Yalnızca şunu söyleyeceğim: Belarus, İkinci Dünya Savaşı sırasında halkının üçte birini, yani yaklaşık üç milyon canını kaybetti ve neredeyse tamamen yıkıma uğradı. Bu nedenle ülkemiz, bir başka küresel savaşın önlenmesi gerekliliği hakkında konuşmak konusunda özel bir ahlaki hakka sahiptir.
Ukrayna’daki çatışmalar nedeniyle, artık insansız hava araçları Belarus hava sahasına girmektedir. Bunların rotaları elektronik harp sistemleri, teknik arızalar ya da diğer faktörler sebebiyle değişebilmektedir.
Bu tür her bir hava aracı, yalnızca hava savunmamız için bir test değildir. Bu durum aynı zamanda siyasi bir itidal testidir ve zaman zaman sert bir yanıt verilmesini sağlamaya yönelik doğrudan bir provokasyon girişimidir.
Belarus profesyonelce karşılık vermektedir. Değişmeyen hedefimizi tekrarlamaya devam edeceğiz: Münferit bir olayın devletler arasında bir tırmanmaya dönüşmesine izin verilmemelidir.
Ancak, bu yılın 17 Haziran günü savaş, Belaruslu ailelerin hayatına doğrudan girdi.
Rusya’nın Bryansk Bölgesi’nde sivil bir otobüs saldırıya uğradı. Otobüs, Belarus’un Rechytsa şehrinden Rusya’daki Gelendzhik’e seyahat ediyordu. Araçta, aralarında bir gençlik futbol takımı üyesi çocukların da bulunduğu kırktan fazla Belarus vatandaşı vardı.
Sivillere yönelik bu trajik ve korkakça saldırı sonucunda hamile bir Belaruslu kadın hayatını kaybetti. Altısı çocuk olmak üzere sekiz kişi yaralandı.
Belarus’un yetkili makamlarına göre otobüs, Ukrayna menşeli bir insansız hava aracı tarafından hedef alındı. Aynı gün, Belarus’un Gomel Bölgesi’ndeki Lelchytsy ilçesinde de benzer bir hava aracı bulundu. Makamlarımız tarafından açıklanan bilgilere göre, hava aracının konumu Ukrayna’dan Belarus toprakları üzerinden Rusya’ya doğru hareket ettiğini gösteriyordu.
Belarus derhal ve objektif bir soruşturma yürütülmesini ve sorumluların hesap vermesini talep etti. Gerçeğin açığa çıkarılmasını bekliyoruz.
Görüldüğü üzere savaş, Belaruslu ailelere doğrudan bir çatışma yoluyla değil, tatile gitmekte olan çocukları taşıyan sivil bir otobüs üzerinden ulaştı.
Bu noktada, Belarus devletinin sorumlu duruşunu vurgulamak zorundayım.
Belarus, vatandaşlarını koruyacaktır. Ancak halkımızın çektiği acıların, bölgedeki çatışmanın ve gerilimin daha da tırmandırılması için bir araç olarak kullanılmasına izin vermeyeceğiz.
Duyguların etkisi altında ya da yanlış veya kasıtlı olarak servis edilmiş bilgiler temelinde kararlar almayacağız. Provokasyonlara boyun eğmeyeceğiz.
İtidalli olmak zayıflık demek değildir. Sorumlu bir devlet, diplomasiye geri dönüşü imkansız kılacak o adımı atmadan önce durabilmeyi bilmelidir.
Şimdi bölgesel askeri gelişmelere değinmek istiyorum. Suçlamalarda bulunmadan, gerçeklerle çalışan bir diplomat olarak konuşacağım.
Her devletin kendi savunmasını sağlama hakkı vardır. NATO kendi faaliyetlerini savunma amaçlı olarak nitelendiriyor. Bölgemizdeki ülkeler de askeri tedbirlerini kendi güvenliklerine yönelik endişelere atıfta bulunarak açıklıyorlar. Bu açıklamaları duyuyoruz.
Fakat gerçeklere bakalım.
Şu anda Polonya’da, çoğunluğu rotasyon temelinde olmak üzere yaklaşık 10.000 Birleşik Devletler askeri konuşlandırılmış durumdadır. Orada ayrıca kalıcı bir ABD garnizonu ve bir ileri kolordu karargahı kurulmuştur.
Litvanya’da ise Almanya bir zırhlı tugay konuşlandırmaktadır. Bu tugay tam operasyonel kapasiteye ulaştığında, yaklaşık 5.000 askeri ve sivil personeli barındıracaktır.
Kuzey Atlantik İttifakı üyeleri, 2035 yılına kadar GSYİH’lerinin yüzde 5’ini savunma ve güvenlikle ilgili altyapıya harcama hedeflerini teyit etmişlerdir. Burada, Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nde, 50 milyar ABD dolarının üzerinde yeni tedarikler yapılacağı duyuruldu.
Bu durum klasik bir güvenlik ikilemi yaratmaktadır.
Bir taraf attığı adımları savunma amaçlı olarak nitelendiriyor. Diğer taraf ise bunları potansiyel bir tehdit olarak görüyor ve kendi askeri yığınağıyla karşılık veriyor. İlk taraf, bu kez bu karşılığı kendi orijinal endişelerinin haklı olduğunun kanıtı olarak görüyor.
Sarmal bu şekilde devam ediyor. Harcamalar büyüyor ancak güvenlik hissi artmıyor.
Şimdi doğrudan bir soru sormak istiyorum: Eğer silah üretme kabiliyetimiz, birbirimizle konuşma kabiliyetimizden daha hızlı büyüyorsa, gerçekten daha güvenli hale mi geliyoruz?
Tehlike oluşturan tek şey silahlar değildir. Bir diğer tehlike ise doğrudan bir askeri çatışma fikrinin kendisine alışılmasıdır.
Beş yıl içinde askeri gücün kullanılabileceğine dair değerlendirmeler duyuyoruz. Uzun vadeli çatışmalar üzerine yapılan tartışmaları işitiyoruz.
Bu değerlendirmeleri yapanların bir savaş istediğini iddia etmiyorum. Uyarıları savunma amaçlı endişelere dayanıyor olabilir.
Ancak doğrudan çatışma senaryosu, "düşünülemez" olmaktan çıkıp siyasi dilin normal bir parçası haline geldiğinde, bir gün askeri planlamanın da bir parçası haline gelebilir.
Varsayımsal bir savaşın önce kelimelerimizde yer edinmesine, ardından da resmi belgelere girmesine izin vermemeliyiz.
Diplomasinin görevi riskleri inkar etmek değildir. Görevi, risklerin kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşmesini engellemektir.
Belarus pratik olarak ne yapıyor?
26 Haziran’da, Rusya ile Ukrayna arasında savaş esirlerinin bir başka insani değişimi daha Belarus topraklarında gerçekleştirildi – her iki taraftan 160’ar kişi.
Belarus, Novaya Guta sınır kapısını, ulaşım rotalarını, sıcak yemekleri, tıbbi yardımı ve gerekli tüm organizasyonel desteği sağladı.
Ayrıca, esir değişimlerinin ve hayatını kaybedenlerin cenazelerinin iadesinin Belarus’un yardımlarıyla düzenli olarak gerçekleştirildiğini vurgulamak isterim.
GSYİH yüzdelerini, füzeleri ve asker sayılarını sayan bir tür güvenlik aritmetiği vardır.
Ve bir de başka bir aritmetik vardır: Kaç insanın evine ulaştırılabildiği.
İkincisinin, birincisinin nihai amacı olması gerektiğine inanıyorum. Aksi takdirde, birincisi anlamını yitirir.
Bir gerçeği daha paylaşmak istiyorum.
Yalnızca bu yılın ilk altı ayı boyunca, 40.000’den fazla Ukrayna vatandaşı Belarus’a giriş yaptı. Akrabalarını ziyaret etmek, ailevi ve kişisel işlerini halletmek, geçici güvenlik aramak ya da pratik meseleleri çözmek için geldiler.
Çatışmanın başlangıcından bu yana, 320.000’den fazla Ukrayna vatandaşı Belarus’a giriş yapmıştır.
Biz, siyasetçilerin ve askeri güçlerin eylemlerinin sorumluluğunu hiçbir zaman sıradan insanlara yüklemedik. Ve hiçbir zaman da yüklemeyeceğiz.
Şimdi gerçeklerden tekliflere geçmek istiyorum. Dört pratik alan belirlemek niyetindeyim.
Birincisi, insansız hava araçlarının karıştığı olayları önleyecek bir mekanizma.
Kontrolden çıkan hava araçları hakkında teknik bilgilerin hızlı bir şekilde paylaşılması gerekmektedir.
Askeri makamlar ile sınır otoriteleri arasında doğrudan temaslar kurulmalıdır.
Ulusal sınırlara doğru hareket eden tehlikeli nesneler hakkında uyarıda bulunacak prosedürlere ihtiyaç vardır.
Ve katı bir kural olmalıdır: Enkaz ve uçuş rotası incelenmeden önce kesin suçlamalarda bulunulmamalıdır.
Uluslararası kuruluşlar temel teknik protokollerin geliştirilmesine yardımcı olabilir.
İkincisi, askeri riskleri azaltacak mekanizmaların yeniden tesisi.
Bunlar arasında doğrudan askeri iletişim hatları, büyük tatbikatların önceden bildirilmesi, karşılıklı gözlemci değişimleri, hava savunma uzmanları arasındaki temaslar ve silahların kontrolü ile güven artırıcı önlemlere geri dönülmesi yer almalıdır.
Vurgulamak isterim ki, bu tek taraflı bir jest olamaz. Bu tür mekanizmalar yalnızca karşılıklılık esasına göre çalışır.
Üçüncüsü, insani diplomasi.
Belarus; esir değişimlerini, hayatını kaybedenlerin cenazelerinin iadesini, kayıp kişilerin aranmasını, ailelerin birleştirilmesini, insan hakları komiserleri ile insani yardım kuruluşları arasındaki temasları desteklemeye devam etmeye hazırdır.
Dördüncüsü, ortak bir güvenlik mimarisi üzerine siyasi diyalog.
Belarus ve Rusya, "Yirmibirinci Yüzyılda Çeşitlilik ve Çok Kutupluluk Avrasya Şartı"nı önermişlerdir.
Resmi pozisyonumuzu açıkça ifade etmeme izin verin: Bu Şart, Batı karşıtı bir proje değildir ve NATO’ya karşı askeri bir denge unsuru olarak tasarlanmamıştır.
Güvenliğin bölünmezliği, egemen eşitlik, kolektif sorumluluk ve medeniyet çeşitliliğine saygı konularının tartışılması için açık bir çerçevedir.
Bu, tamamlanmış bir antlaşma değil, bir diyalog davetidir.
Son olarak, bugün bizlere ev sahipliği yapan dost ülke hakkında birkaç kelime söylemek istiyorum.
Türkiye, dış politikasını kendi egemen kararları temelinde inşa etmiştir. Bir NATO üyesidir ve aynı zamanda Rusya, Ukrayna, Belarus, İran, Batı ülkeleri, Orta Doğu ve Asya ile çalışma ilişkilerini sürdürmektedir.
Bu seçime tamamen saygı duyuyoruz.
Bu diplomatik deneyim benzersizdir. Türkiye’nin coğrafyası ve siyasi kapasitesi, gerilimlerin azaltılmasına katkı sunmasına olanak tanımaktadır.
Belarus, Türkiye ile karşılıklı saygı ve güvene dayanan ikili ilişkilerine değer vermektedir.
Konuşmamı başladığım yerle bitireceğim: Biriken askeri gücün asla kullanılmamasının nasıl güvence altına alınacağı sorusuyla.
Belarus, kendi topraklarını ve vatandaşlarını koruyacaktır.
Belarus, provokasyonlar yoluyla bir savaşın içine çekilmesine izin vermeyecektir.
Ve Belarus insani ve diplomatik çalışmalarına devam edecektir – sessiz ve rutin bir çalışma, ancak insanları evlerine döndüren bir çalışma.
Bir insansız hava aracı rotasını kaybedebilir. Devletlerin ise siyasi yönlerini kaybetmeye hakkı yoktur.
En güvenilir güvenlik sistemi, savaşa daha fazla insan gönderebilen sistem değildir. Onları evlerine geri getirebilen sistemdir.
"Dünyadaki ekonomik ve silahlı güç dengelerinin hızla değişimi, büyük savaş tehlikesini güçlendiren zemindir.
ABD, 1950’li yıllarda dünya üretiminin yarısını üretiyordu. 2000 yılında bu oran yüzde 25’e düştü. 2026 yılındaki payı ise yüzde 17’ye indi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Dünya üretimindeki payı ise, 2000 yılında yüzde 6 iken, 2026’da yüzde 27’ye yükselerek ABD’yi çok arkalarda bıraktı.
Önümüze bakınca, Birleşmiş Milletler Sanayi Kalkınma Örgütü’nün geçen yıl yaptığı yansıtmaya göre, 2030 yılında ABD’nin Dünya üretimindeki payı yüzde 11 olacak. Çin Halk Cumhuriyeti ise, yüzde 45, başka deyişle ABD’nin dört katı:
2000 Yılı 2026 Yılı 2030 Yılı
ABD % 25 % 17 % 11
ÇHC % 6 % 27 % 45
Standard Chartered isimli önemli İngiliz bankası, Dünya Bankası, OECD ve IMF ile birlikte Dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin bir yansıtma hazırladı. Bu yansıtmada 2030 yılının en büyük on ekonomisi, 2017 yılıyla karşılaştırılarak sıralanıyor.

Bu tablolar, emperyalist-kapitalist sistemin ekonomideki inişini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. 2030 yılında, ilk on ülke içinde Asya’nın ezici üstünlüğünü görüyoruz. Atlantik sisteminin ülkelerinden yalnız ABD üçüncü konumdadır, Japonya dokuzuncu ve Almanya ise onuncu sıradadır. İlk On ekonomide esameleri okunmayan Fransa, İngiltere, Hollanda ve diğer Batı Avrupa ülkelerini de ekleyince Atlantik sisteminin bütün ülkelerinin üretimlerinin toplamı, Çin Halk Cumhuriyeti’ne ancak yetişiyor. Ekonomik güç dengelerindeki değişim, Dolar Saltanatının çöküşünde de kendisini gösteriyor. ABD’nin Haraç Sisteminin sonuna gelmiş bulunuyoruz.
Askerî alandaki güç ilişkilerine gelince, bugün Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ABD’yi dengeleyen ve caydıran silahlı güçler, ABD Hegemonyacılığının sonunu ilan ediyorlar. Pentagon’un düzenlediği bütün harp oyunlarında, ABD Ordusu ÇHC ve Rusya orduları karşısında yenilmektedir. İran’ın ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizmine karşı savaşı kazanması, askerî güç ilişkilerindeki yeni durumu gözler önüne sermiştir.
Yeni ekonomi ve silahlı güç dengeleri, Batı Avrupa ülkelerinin ve Japonya’nın ABD ile ilişkilerini de belirlemiştir. ABD’nin diğer emperyalist-kapitalist ülkeleri denetim altında tutan konumu artık geçmişte kalmış bulunuyor. NATO çatırdıyor ve ABD hegemonyasının sonuna gelmiş bulunuyoruz. ABD’nin Tek Kutuplu Dünya iddiası çökmüştür. Yeni bir dünya kuruluyor.
Dünyadaki ekonomik ve askerî güç dengelerinin değişimi, her zaman savaşı gündeme getirmiştir. Emperyalist kapitalist sistemin günümüzdeki krizi, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesindekinden çok daha derin ve sarsıcıdır. Bunun esas nedeni, sistemin içindeki çöküş etkenleridir.
İkinci ve neredeyse birinci neden kadar önemli olan etken ise, Dünya Devriminin yükselişidir. Dünya Devrimi, iki mecradan yükseliyor. Biri, kapitalizmin rakibi olan sosyalist Çin’in yarattığı mucizedir. Diğeri, Gelişen ve Ezilen Dünya ülkelerinin emperyalist sömürünün alanını daraltmaları ve devrimin bu ülkelerdeki yükselişidir.
Yaşadığımız sürece baktığımız zaman Çin Halk Cumhuriyeti barışçı yoldan ABD’yi geçiyor. Bu nedenle Çin Halk Cumhuriyeti’nin siyaseti, barışı korumaktan yanadır. Çin yönetimi, ABD’nin savaş çıkartmasını önleme kapsamında, büyük çapta ABD tahvilleri bile alıyor. Böylece barışın bedelini ödüyor. Çünkü zaman Çin’den yanadır. Bununla birlikte Çin, ABD’nin savaş tehdidine karşı hazırlığını da yapıyor ve özellikle savunma silahlarını geliştiriyor. Ayrıca bir buçuk milyara varan nüfus üstünlüğünü ve cephe gerisinin genişliğini değerlendiriyor.
Rusya Federasyonu ve Gelişen Dünyanın önemli ülkeleri Çin ile birliktedir. Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS’in gelişmesi, Çin’in barışı koruma stratejisine güç veriyor. Toplam olarak bakarsak, İkinci Cihan Savaşı öncesindeki emperyalist Almanya’dan farklı olarak, bugün yükselen Çin, dünyayı paylaşma iddiasıyla savaş çıkarma çizgisinde değildir, tam tersine ABD’yi barışçı yoldan geçmenin güvencesiyle barışı koruma kararlılığı içindedir. Sosyalizmi inşada kararlılık, barışçı siyasetin güvencesidir. Eğer Çin Halk Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği tecrübesinde olduğu gibi sosyalizmden kapitalizme geri dönerse, Çin hegemonyacılığı insanlığın gündemine gelir. Çin Komünist Partisi’nin önderliği, bu tehdide karşı, Mao’nun “Çin asla hegemonya peşinde koşmayacak” düsturunu uygulamaktadır. Bu açıdan Çin’in sosyalizm yolunda ısrarı, insanlık ve barış için güvencedir.
ABD’ye gelince, savaşa karar verecek ülke konumundadır. ABD Hegemonyasının yıkılış süreci, Washington yöneticilerini tarihî bir karara zorlamaktadır. Ya bu sürece razı olacak ve ABD yeni güç dengelerinin önüne koyduğu sürece uyum gösterecek, ya da bu süreci şiddet kullanarak reddedecek.
Çin iç cephesinde, ekonomide, silahlanmada ve ittifak birikiminde güçlenirken, ABD bütün bu alanlarda zayıflamaktadır.
Dolar Saltanatı çöktü, Yuan yükseliyor.
ABD, ilk aşamada İran savaşını kaybetti. Çin ise, İran ve Rusya ile birlikte kazanan cephesinde.
NATO içindeki çatlaklar dağılma aşamasına ilerliyor. Ukrayna ve Filistin cephelerinde uzayan savaş, ABD’nin dayanma gücünü sorguluyor.
ABD halkı, savaşa karşı ve Trump yönetimine güvenmiyor. Çin Halkı ise, Çin yönetimine güveniyor ve vatan savunmasında fedakârlıklara hazır.
Bu koşullarda ABD, barışın devamına razı olursa, emperyalist iddialarını yitirecektir. Washington yöneticilerinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında oturdukları taht, zaten çatırdıyor ve artık devrilme işaretleri veriyor.
Bu durumda ABD iki seçenekle karşı karşıyadır.
Birinci seçenek: ABD’nin Dünya Hegemonyası iddiasından vazgeçmesidir. Böylece ABD tekelci sermayesinin hem dünyada hem de ülke içinde çok daha geri mevzilere çekilmek zorunda kalacaktır.
İkinci seçenek ise, ABD’nin yeni bir dünya düzeninin kurulmasını önlemek için, bölgesel büyük savaşları ve hatta Dünya Savaşını göze almasıdır. Bu durumda ABD, Çin’in yükselişine, Rusya’nın güçlenmesine, İran’ın nükleer teknoloji üretmesine, Türkiye’nin Asya’da konumlanmasına, İsrail’in düşüşüne ve toplam olarak Asya Çağının gelişine savaşla meydan okuyacaktır.
ABD emperyalizminin birden fazla cephe açması, önemli zaafıdır. Bu yöndeki ataklar, ABD tehdidini bütün cephelerde zora sokuyor. O zaman ABD emperyalizmi, kendisine birden fazla mezar açmış olur. ABD’nin tek bir cepheye yüklenmesi ise, savaşın büyümesi ve Dünya Savaşı'na yol açması tehlikesini büyütür.
Bugün Rusya, İran, Filistin, Yemen ve Lübnan’ın ABD emperyalizmine, İsrail Siyonizmine ve işbirlikçilerine karşı yürüttükleri savaş, emperyalizme karşı haklı savaştır, vatan savaşıdır. Bu savaşın yayılması ve küresel boyutlar kazanması da, vatan savaşları yönünde olacaktır. Tayvan Boğazı ve Pasifik’te çıkacak bir savaş da, Çin ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti açısından vatan savaşı karakterindedir.
Toplam olarak bakarsak, dünyanın önünde emperyalistler arasında paylaşım savaşı tehlikesi değil, vatan savaşları olasılığı bulunmaktadır.
Dünyadaki savaş ve gerginlik alanları içinde, Doğu Akdeniz’den Hürmüz Boğazı’na uzanan coğrafya, savaş tehlikesinin odağı olarak gözüküyor.
Birincisi, bu coğrafya şu anda ateşler içindedir. İran, Filistin, Lübnan’da Hizbullah, Yemen, İsrail işgaline ve ABD emperyalizmine karşı karşı savaşıyor.
İkincisi, Doğu Akdeniz’de ABD emperyalizmini ve İsrail’i caydıracak bir güç henüz oluşmuş değil. Dengesizlik, her zaman savaşı davet eder. Doğu Akdeniz’de ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin oluşturduğu ittifak, nükleer silahlara da sahiptir. Avrupa Birliği’ndeki ve NATO’daki ortakları olan Fransa ve bazı Avrupa ülkeleri ile Ukrayna da onlarla birliktedir. Diğer cephelerde ise, Batı Avrupa ülkelerinin çoğunun ABD ve İsrail’den ayrıldığı gözüküyor.
Doğu Akdeniz’in güvenlikle ilgili stratejik önemi yanında, zengin enerji yataklarının varlığı da, rekabet ve çatışma konusudur. Kıbrıs, aynı zamanda Asya’dan Avrupa’ya bütün sualtı kablolarının geçtiği coğrafyadır. ABD ve İsrail tarafından tasarlanan doğal gaz boru hatları da buradan geçiyor. Hindistan'dan gelip İsrail üzerinden Güney Kıbrıs ve Yunanistan'dan Avrupa’ya uzanan enerji yolu planı, dünya kamuoyunun bilgisindedir. Bu yolun Çin’in Kuşak Yol Girişimi’ne ve Türkiye'den geçen enerji akımına karşı bir seçenek olduğu açıktır.
Doğu Akdeniz cephesi, öncelikle Türkiye’nin cephesidir. Ege kıyılarımızdan karşı kıyılara bakıyoruz: ABD, Dedeağaç’tan başlayarak Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç, Girit'in kuzeyi ve Kıbrıs’ın güneyinde üsler kurdu. Uçaklarını yerleştirdi, tanklarını getirdi. Yunanistan, bir ABD üssüne dönüşmüştür. Yine ABD, Doğu Akdeniz’de İsrail ve Yunanistan ile birlikte Noble Dina ve Nemesis tatbikatları yapıyor.
Doğu Akdeniz’de namlularını Türkiye’ye çeviren ABD, İsrail ve Yunanistan ittifakı ciddî bir güçtür.
Türkiye elbette ABD-İsrail eksenli tehdide karşı savaş yeteneği yüksek olan bir Orduya ve cephe gerisinde dayanıklı bir millî direnme gücüne sahiptir. Bununla birlikte AK Parti Yönetimi hem Türk milletinin bilincini gölgeleyen hem de ittifak birikimini değerlendirmeyen denge siyasetiyle, ABD-İsrail eksenli tehdide cüret kazandırıyor. ABD’nin parlamento içindeki güçleri de iç cepheyi zayıflatan etkenler arasındadır.
ABD silahlı güçlerinin Türkiye’ye karşı yoğun yığınak yaptığı, İsrail’i ve Yunanistan’ı yanına aldığı dengesiz durumu değiştirecek etkin siyasetler uygulanmazsa, savaş kaçınılmaz olur.
Batı Asya’da bölgesel bir savaşı önleyecek biricik çözüm, Türkiye + Rusya + Çin + İran İttifakıdır.
Dahası Üçüncü Dünya Savaşının önünü kesecek biricik çözüm, yine Türkiye + Rusya + Çin + İran İttifakıdır.
Bu nedenle TRÇİ, yalnız ittifakı oluşturanlar için değil, savaşı istemeyen bütün devletler için ve barış isteyen bütün insanlık için, zorunludur; önlenemez ve acildir.
TRÇİ, insanlığın kaderini belirleyen ittifaktır.
Savaşı istemeyen bütün devletler ve barış isteyen bütün insanlık, en sonunda bu ittifakın gizil gücünü oluşturuyor. TRÇİ’nin önlenemeyen gücü de buradan geliyor.
Bölge savaşını ve Dünya savaşını önleyecek biricik ve kesin çözüm, Türkiye + Rusya + Çin + İran İttifakındadır.
Bu ittifak, dört ülkenin dördü için de ihtiyaçtır ve zorunludur.
İran, Rusya ve Türkiye ön cephedeler ve hem güvenlikleri hem de ekonomik gelişmeleri, bu ittifaka bağlıdır.
Rusya, yalnız Karadeniz’in kuzeyinde değil, Akdeniz cephesinde de kendini savunmak durumundadır.
Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı, Çin için de güvenlik boğazlarıdır. Bu nedenle Çin’in ileri hatlardan savunması Batı Asya’dan başlar.
Çin Halk Cumhuriyeti, İran cephesinde bu ittifaka dahil olmuştur. Ancak Çin yöneticilerinin geleneksel siyasetinde ittifak kavramı yer almıyor. Ne var ki ittifak sözcüğü, bir sözlük maddesi değil, hayatın getirip devletlerin önüne koyduğu bir zorunluluktur. Çin, Rusya, İran ve Türkiye’nin ortak düşmanları var. Eğer bu dört ülke “ortak düşmanı” anlamazlarsa, bedelini ağır öderler. Bu ortak düşmana karşı birliktelik, işbirliği gibi kavramların ötesine geçmek ve ittifaka evrilmek zorundadır.
Arkamızda kalan süreçte, Türkiye + Rusya + Çin + İran İttifakının önünü açan tecrübeler yaşanmıştır.
Birinci tecrübe, Barzani’nin bağımsızlık referandumunda yaşandı. Bölge ülkeleri, 2017 yılı Eylül ayında, Türkiye, İran, Suriye, Irak ve kuzeyden Rusya’nın katılımıyla Irak’ın kuzeyindeki Barzanistan’ın sözde “Kürdistan”a dönüştürülmesi girişimini silah göstererek bozguna uğrattılar.
O başarıyı, yalnız İkinci İsrail ya da “Kürdistan” girişimini bozma kapsamında değerlendirmek yanlış olur. Orada bozguna uğratılan aynı zamanda savaşa giden süreçti. Kürdistanı kurma iddiası, bölgemizde büyük bir savaşı fitillemekten başka bir sonuç getirmezdi ve bölge ülkerinin birliği savaşı önlemiştir.
İkinci tecrübe, Karabağ Savaşı’nda yaşandı. ABD, yanlış bir hesapla Ermenistan’ı ateşe sürdü. ABD’nin bu atağı, Azerbaycan Ordusunun kahramanca savaşıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin katılımıyla ve Rusya’nın da desteğiyle zafer sağlandı. Birinci ve İkinci Karabağ Savaşlarında önümüze ışık tutan bir model oluşmuştur. Türk-Rus ittifakı, Kafkaslara barış getirdi.
Bütün bu tecrübeler, Türkiye + Rusya + Çin + İran İttifakının gerçekçi olduğunu kanıtlar ve bu İttifakın birikimini oluşturur. Rusya Çin İran İttifakı Oluştu ve Savaş Kazandı
En önemli tecrübe, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıdır. İran, savaşa özgüçlerini çok iyi hazırlaması yanında, Rusya ve Çin ile oluşturduğu ittifak sayesinde ABD emperyalizmini ve İsrail Siyonizmini yenilgiye uğrattı.
İran’ın ABD emperyalizmine karşı savaşı göstermiştir ki, Türkiye Rusya Çin İran İttifakı (TRÇİ), artık öngörülen ve planlanan bir ittifak değil, fakat oluşan bir ittifaktır.
Adı henüz ittifak diye konmamış olabilir, ancak eylemli olarak kurulmuştur ve İran-ABD Savaşının galibidir.
Bugün savaş tehdidiyle yüz yüze olan ön cephe ülkeleri içinde Türkiye’nin yeri özeldir. Türkiye, NATO üyesidir, ancak aynı zamanda NATO’daki “yabancı”dır. Türkiye, diğer NATO ülkeleri gibi Zenginler Kulübü’nde değil, Avrupalı değil, Hıristiyan değil. Türkiye, Gelişen Dünya ülkesi, Asyalı ve Müslümanların çoğunlukta olduğu ülke. Ve Türkiye, 2014 yılından bu yana girdiği süreçte, Atlantik Sistemi’nin denetiminden çıkıyor ve Yükselen Asya Uygarlığı’ndaki konumuna ilerliyor.
Türkiye’nin Atlantik Sisteminden ayrılması, dünya dengelerini kuvvetlme etkiler ve ABD için büyük tehdittir. 2026 NATO Zirvesi’nin Ankara’da toplanmasının nedeni de budur.
ABD, Türkiye’yi denetim altında tutmak için, Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile silahlı bir ittifak oluşturdu. Ukrayna’da bu ittifakın Karadeniz ayağındadır.
ABD + İsrail + Yunanistan Üçlüsü, Türkiye’nin yalnız olduğu hesabını yaparlarsa, savaş tehlikesi kapıyı çalar.
Türkiye, nükleer silahı olan ABD-İsrail eksenli tehdide karşı ancak nükleer silahı ve güçlü donanması olan müttefik kazanarak caydırıcı güç oluşturur. Çin ve Rusya’nın nükleer tehdide aynen yanıt verme konusundaki kararlılığı, İran’a karşı nükleer tehdidi caydırmıştır.
Türkiye + Rusya + Çin + İran İttifakı, Kıbrıs’tan Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan coğrafyada ABD-İsrail tehdidini caydıracak biricik çözümdür.
Türkiye, 2014 yılında Vatan Partisi önderliğinde Silivri Duvarını Yıkmamızdan ve 15-16 Temmuz 2016 Darbe Girişimini Ordu-Millet birlikteliğiyle ezmemizden bu yana Atlantik Zincirini kırmaktadır.
Hemen Darbenin ezilmesinden 40 gün sonra Fırat Kalkanı Harekâtı, arkasından Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtları, ABD emperyalizminin ve İsrail’in güdümündeki terör örgütlerine karşı yapılmıştır.
2016’dan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 24 bin subay, astsubsay ve askerî personel; 30 bin polis, 14 bin Yargı mensubu ve kamu yönetiminden toplam 144 bin görevli tasfiye edildi. Bu, NATO ülkelerinde görülmemiş bir temizliktir. Türkiye, Gladyosunu tasfiye ederek NATO zincirinin en önemli halkasını kırmıştır. Bugün Türkiye hapishanelerinde NATO Generalleri yatıyor.
Öte yandan Türkiye’nin silahlı güçleri, ABD ve İsrail güdümündeki PKK Terör Örgütünü etkisiz kılmış, kendisini feshetmeye ve silah bırakmaya mecbur etmiştir.
Atlantik zincirlerini kıran Türkiye, bugün ABD ve İsrail merkezli tehdide karşı Rusya, Çin ve İran’la ittifak gerçeğiyle buluşmaktadır.
Birincisi, Türkiye’ye yönelen tehdit, ABD-İsrail Şer İttifakından geliyor. Bu tehdit, Türkiye’nin cephesini belirliyor. Türkiye’nin NATO üyesi olması, cepheleşmeyi değiştirmiyor.
Arkamızdaki tecrübeye bakarsak, ABD 1991 yılından beri İsrail ile birlikte Türkiye’yi bölmeye yönelik silahlı uygulamaların başındadır. ABD, 1991 Körfez Savaşı’ndan başlayarak, “Kürdistan” adı altında İkinci İsrail devletçiğini silahlı müdahaleyle kurmaktadır. 2011 yılında Suriye’yi silahla parçalama girişimi de aynı stratejinin ikinci önemli adımıydı. ABD ve İsrail, bu süreçte PKK’yı desteklediler ve en son İran’a savaş açtılar.
ABD, zaten şu anda Türkiye’yi hedef alan bir ittifakın içindedir. ABD + İsrail + Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki Noble Dina ve Nemesis tatbikatlarına bütün dünya kamuoyu tanık. Tatbikatın isimleri, Tevrat’tan ve Yunan mitolojisinden intikam hikâyeleriden alınmıştır. ABD, İsrail ve Yunanistan, Güney Kıbrıs’a ve Ege adalarına askeri yığınak yapıyorlar. ABD’nin Yunanistan kıyılarında kurduğu üsler herkesçe biliniyor. 2025 Mayıs ayında Dedeağaç’taki NATO tatbikatında da sanal olarak Meriç nehrini geçtiler. Namluları Türkiye’ye dönük. Meriç nehrini geçerek girmeyi planladıkları toprak, Türkiye toprağıdır!
ABD-İsrail Şer İttifakı’nın Filistin’de yürüttüğü işgal ve soykırım da, Türkiye’ye tehdidin kapsamı içindedir. Filistin kazanırsa, Kürdistan projesi kaybeder. Kürdistan projesi kazanırsa, Filistin kaybeder. Dolayısıyla Türkiye Filistin Cephesinde de İran, Rusya ve Çin ile birliktedir.
İkincisi, Türkiye’nin karşılaştığı ekonomik bunalımı üretim devrimiyle aşması, yine Rusya, İran ve Çin ile işbirliğini gerekli kılıyor. Türkiye’nin enerji güvenliği, İran ve Rusya dostluğundadır. Türkiye’nin dış ticaretinde birinci ve ikinci ortakları, uzun yıllardan beri Çin ve Rusya’dır.
Türkiye Üretim Ekonomisini TRÇİ İkliminde Kurabilir
Türkiye, 1980 sonrasında “Dünya Ekonomisiyle Bütünleşme Programı”nın sonuçlarını yaşıyor. Türkiye ekonomisi, Küresel Malî Merkezlere bağlanmıştır. Ülkemizin üretim olanakları ağır darbeler almış, üretici sınıflar bastırılmış ya da kenarlara sürülmüştür. Ülke ekonomisi, sıcak para komisyoncularının, dolar ve borsa vurguncularının, büyük tefecilerin ve tarikatçıların eline geçmiştir. Üreticiler “kambur” ilan edilmiştir. Emperyalizmle işbirliği yoluyla havadan para kazananlar, ülkenin efendileri oldular. Başta emekçi sınıflar olmak üzere toplum hoşnutsuzdur.
Üretim odaklı ekonominin inşası, daha doğrusu Üretim Devrimi Türkiye için zorunludur ve kaçınılmazdır. Üretim Devrimi, ancak Atlantik Sisteminden kurtularak ve TRÇİ İttifakı ikliminde başarılabilir.
Üçüncüsü, Türkiye Batı’dan dayatılan kültürel yozlaşmaya, bireyciliğe, bencilliğe, çıkarcılığa, şiddete, cinsiyetsizliğe ve doğa dışı cinsiyet yönelimlerine, her türden çürüme ve yabancılaşmaya İran, Rusya ve Çin ile dayanışma yaparak karşı koyacak ve millî devrimci kültürünü geliştirecektir.
Dördüncüsü, TRÇİ Çağdaş Uygarlığın Önünde Olmanın Gereğidir
TRÇİ, bir dış siyaset formülü gibi algılanıyor. Doğru değil.
TRÇİ İttifakının anlamı, Atlantik Sisteminden kurtulmak ve Yükselen Asya Uygarlığının öncü konumlarında yer almaktır.
Emperyalist Kapitalist Uygarlık, insanlığın taleplerine yanıt veremiyor, gericiliği temsil ediyor, derin bir krizin içine girdi ve batıyor.
Asya’dan yeni bir uygarlık yükseliyor. Yeni uygarlık, toplumsal-ekonomik ilişkiler açısından Atlantik Sisteminin devamı değildir.
Yeni uygarlık, millî devletlerin bağımsızlığına dayanır, insancıldır, kamucudur, halkçıdır, paylaşmacıdır, demokrattır, özgürlükçüdür, barışçıdır.
Türkiye, TRÇİ İttifakı içinde yer alarak, çağdaş uygarlığın öncü mevzilerini paylaşacaktır. Bu açıdan TRÇİ İttifakı, Türk Devriminin Çağdaş Uygarlığın önünde olma hedefinin gereğidir.
Beşincisi, TRÇİ İttifakı Üç Yüzyıllık Türk Devriminin
Kesin Zaferinin Koşuludur
19. yüzyılın ortalarından bu yana Millî Demokratik Devrim süreçlerini yaşıyoruz. 1876 Meşrutiyet Devrimi, 1908 Hürriyet Devrimi, 1914-1922 Kurtuluş Savaşından 1930’lara uzanan Kemalist Devrim, birbirini izledi. Şimdi Devrimin tamamlanması eşiğindeyiz.
TRÇİ İttifakı, sonul zaferin koşuludur.
Atlantik Sistemi iniş halindedir ve Türkiye’nin sistemin dışına çıkması, Rusya, İran ve Çin ile ittifaka bağlıdır.
TRÇİ İttiffakı, bugün ABD ve İsrail’in saldırganlığını bölge ve dünya ölçeğinde önleyecek biricik çözümdür.
Savaşın Batı Asya’da yayılmasını önleyecek güç, Türkiye + Rusya + Çin + İran İttifakı’ndadır.
Savaşın bir Dünya Savaşına evrilmesini önleyecek güç de, Türkiye + Rusya + Çin + İran İttifakı’ndadır. ABD ve İsrail’i caydıracak başka bir seçenek bulunmuyor.
Bu açıdan Türkiye, tıpkı 1914-1922 Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi, Dünya Devriminin önünü açan bir tarihî rolün eşiğindedir.
Dünyada, emperyalist kapitalist sistem iniştedir ve devrim etkenleri yükseliyor. Devrim etkenlerinin yükselişini kanıtlayan en önemli olgu, Asya’dan yükselen Yeni Uygarlığın dünyanın geleceğini belirleyen bir güce ulaşmasıdır. Bu uygarlığın kurumları olan Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS, emperyalist sistemin yaşam alanlarını daraltıyor.
Asya’dan Yükselen Yeni Uygarlık, yeni bir sistemi temsil ediyor. Yeni Uygarlık, millî devletlerin bağımsızlığına dayanmaktadır, İnsancıldır, Paylaşmacıdır, Kamucudur, Halkçıdır, Devletçidir, Aydınlanmacıdır ve barış etkenlerini güçlendirmektedir.
Bu sistemin içinde Çin Halk Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Laos, Kamboçya, Bolivarcı Venezuela, Küba, Nikaragua gibi sosyalizmi kurmakta olan ülkeler yanında, Rusya, İran, Yemen, Filistin, Hizbullah’ın kişiliğinde Lübnan gibi ön cephe ülkeleri de bulunuyor. Bu ülkeler, emperyalizme ve hegemonyacılığa karşı silahla savaşıyorlar. Bunlar dışında yine millî demokratik devrim aşamasında olan birçok ülke, devlet bağımsızlığı, millî ekonomi ve demokratik kültür cephesinde emperyalizme ve hegemonyacılığa karşı mücadele vermektedir.
Bu gerçekler göstermektedir ki, Dünya Devriminin esas gücünü Bağımsızlık isteyen devletler oluşturuyor. Mao Zedung’un 1970’li yıllardaki devrim etkenleri sıralaması, dünya pratiğince doğrulanmıştır: Devletler bağımsızlık, Milletler kurtuluş, Halklar devrim istiyor.
“Esas konu büyük bir savaşı önlemektir. Fikirlerimi paylaşma fırsatı bulduğum için minnettarım. Savaşı nasıl önleyebiliriz, bunu konuşmalıyız. Büyük bir dünya savaşı tehdidiyle karşı karşıyayız. Çünkü bunun arkasında köklü sebepler ve güç dengelerini belirleyen unsurlar var.
Batı kolonyalizmi hiçbir yere gitmedi, sadece daha cesur bir hâl aldı. Adil olmayan ekonomik düzen sayesinde ABD hak etmediği gelirler elde ediyor. Bu kazancı sürdürebilmek için de saldırgan bir politika izliyor.
ABD'nin amacı, hak etmediği bu geliri sürdürmek ve ülkesine sermaye çekmektir. Bunun temelinde doların küresel hâkimiyeti ve teknolojik üstünlük bulunuyor. Büyük askeri üsler de egemen devletlere baskı kurmanın araçlarıdır.
Ülkeler rezervlerini dolar cinsinden tutmak zorunda bırakılıyor. Dış borç almak isteyen ülkeler dolar için faiz ödüyor. Bu sistem, milli sermayeyi ABD'nin çıkarlarına hizmet eder hâle getiriyor.
Dolar artık yalnızca bir rezerv para değil, saldırgan bir silaha dönüşmüştür. Rusya'nın 300 milyar dolarlık varlığının dondurulması bunun en açık örneğidir. Teknolojik üstünlük de aynı şekilde bir baskı aracına dönüştürülüyor. ABD'de ileri teknolojiler devlet tarafından finanse ediliyor. Buna karşılık diğer ülkelerin aynı teknolojileri geliştirmesi engelleniyor.
Büyük savaşı kim istiyor? Cevap açık; mevcut hegemon güç. Askeri üstünlüğünü başkalarıyla paylaşmak istemiyor. Rusya 1990'lı yıllarda egemenliğinden vazgeçti. Karşılığında ise tehdit gördü. Rus halkında, 'Nükleer silahlarımız olmasaydı Yugoslavya'nın kaderini yaşardık.' anlayışı hâkim.
Çok kutuplu bir dünya isteyen ve egemenliğini korumak isteyen ülkeler bir araya gelmelidir. Doları boykot etmeliyiz. SWIFT sisteminden vazgeçmeli, kendi mali altyapımızı oluşturmalıyız. Devletin belirleyici gücü esastır. Yüksek teknolojide devlet desteği olmadan hiçbir başarı elde edilemez.”
"Toplantıyı düzenleyen değerli yöneticilere en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Bana da bu görevi verdikleri için çok teşekkür ederim. Bu dönemi 1919-1939 dönemiyle, bir ara dönemle kıyaslamak mümkün. O dönemde de Avrupa üstünlüğüne dayanan uluslararası yapıdan yeni bir yapıya geçişin sancılarını yaşadığı bir dönem gerçekleşmişti. O geçiş dönemi büyük bir savaşla sonuçlandı. İşte bugün de Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra bir geçiş döneminin yaşandığı ve sonuna gelindiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu dönemde de çatışmalar var. Bu çatışmaların büyük savaşa dönüşmemesi için böyle çabalar göstermek son derece yararlı.
Türkiye özellikle 1919-1939 dönemindeki varlığıyla ve tutumuyla dünyaya örnek olmuş bir devlettir. Türk halkı emperyalizme karşı başarılı ilk mücadeleyi vererek ve bunu Sovyetler Birliği ile sırt sırta aynı düşmana karşı vererek kendi ulus devletini kurmayı başarmıştır. Türk halkının bu başarısı bile Türkiye'yi çok özgün biricik çok önemli bir konumda tutmaktadır. Türkiye'nin bu onurlu mirasını reddetme ve unutturma çabalarına rağmen... Türkiye o dönemde bir yandan Çin Halk Cumhuriyeti'ne dahi örnek olmuş bir şekilde planlı ekonomi çerçevesinde hem devlet kamu girişimlerini hem de özel girişimleri bir arada denetleyen ve yönlendiren bir iktisat politikasıyla hem de dünyaya örnek olabilecek şekilde uluslararası barışa katkılarıyla son derece olumlu bir rol oynayan devlet konumundaydı. Soğuk Savaş ile beraber ve özellikle Batı ittifakının içinde yer aldığı dönemden sonra Türkiye bu onurlu mirası reddetme çabası içine girenler tarafından yönetildi. Tıpkı bugün ulus devletten vazgeçmeye meyilli olanlar tarafından yönetildiği gibi. ABD'nin çevreleme politikasında Türkiye'ye düşen rol hegemonyaya katkıda bulunma rolüdür. Türkiye bu rolü oynadığı zaman ABD ve NATO ile arasında bir sorun yoktur ancak bu oyunu kendi ulusal çıkarlarının NATO ya da Batı ittifakı çıkarlarıyla uyuşmadığı dönemde sorunlar yaşanmıştır.
Eski Başbakan Yardımcısı ve Eski Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel’in oturum başkanlığını yürüttüğü bu ilk bölümde; küresel güvenlik mimarisi ve ittifaklar masaya yatırılıyor. Oturumda Rusya’dan Eski Uzakdoğu ve Arktik Kalkınma Bakanı Aleksandr Galuşka, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, Belarus Büyükelçisi Anatoly Glaz ve Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk salonda konuşmalarını gerçekleştirirken; ABD’li Emekli Deniz İstihbarat Subayı Scott Ritter da çevrimiçi katılımıyla görüşlerini aktaracak.
"Saygıdeğer Konuklar,
Değerli Katılımcılar,
Hanımefendiler, Beyefendiler,
Dünya Medeniyetleri Girişimi Araştırma Merkezi adına “Büyük Savaşı Önleyecek İttifak” toplantımıza hoş geldiniz der, sizleri en içten saygılarımızla selamlarım.
Toplantımız 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da toplanan NATO Zirvesine karşı bir Avrasya Zirvesini temsil etmektedir. Bugün Büyük Savaş çıkarsa, bu savaş hegemonya peşindeki ABD’nin Atlantik Sistemi’nin geri kalanını yedeğine alarak, dünün Mazlum, bugünün Hızla Gelişmekte Olan Dünyasına karşı açacağı bir savaş olacaktır. Toplantımız bu savaşı önleyecek gücü yaratmanın yollarını belirlemeyi amaçlamaktadır.
'NATO 3.0'IN AMACI ABD HEGEMONYASIDIR’
Sovyetler Birliği’nin dağılması, ABD hegemonyasının önünü açtı. NATO, işlevini yitirerek sönümlenmek yerine, Doğu’ya doğru kuruluşundan bu yana en hızlı genişlemesini yaşadı. Çünkü NATO bir savunma paktı değil, ABD’nin hegemonya örgütüydü. Üstelik ABD NATO aracılığıyla kendi dışındaki Atlantik Sistemi ülkeleri üstüne de hegemonya kurmaktaydı. Onuniçin NATO 1.0, NATO 2.0, NATO 3.0 sınıflamasının değişmezi, ABD’nin hegemonya amacıdır; değişen ise dünyanın kendisidir. ABD’nin hegemonya örgütünün mimarisinde değişiklik yapma ihtiyacı dünyada yaşanan hızlı değişimden kaynaklanmaktadır.
ABD’nin 21. yüzyılı “Amerikan Yüzyılı” yapma hayali çok kısa sürede çöktü. Amerika, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla önünde hiçbir ciddi engelin kalmadığını sandı. Çünkü ABD’nin denkleminde Gelişen Mazlum Dünya’nın milli devletlerinin gücü yer almamaktaydı. Oysa bugün üretim gücünün, ama yalnızca ekonomide değil,bilimde, teknolojide, kültürde - kısacası hayatın bütün alanlarında - YAPIM GÜCÜNÜN ağırlık merkezi Batı’dan Doğu’nun, Kuzey’den Güney’in eline geçmiştir. Dünyayı yeniden çok kutuplu hale getiren hız kaybetmeden devam eden bu süreçtir. Çok kutupluluk, hegemonya emellerinin önünü tıkadı. Günümüzde ABD, Atlantik Sistemi ve NATO içinde yaşanmakta olan derin yarılmaların temel nedeni, bu tıkanmadır. ABD içinde yeniden dünyanın hakimi haline gelmek için arayış çok, ama buluş azdır.
26-27 Haziran tarihlerinde Dünya-Mer olarak İstanbul’da düzenlediğimiz “Dünya Güvenliği ve NATO” toplantısının sonuç bildirgesinde “Ankara Zirvesinin NATO’nun son zirvesini oluşturmasının şaşırtıcı olmayacağı ve ABD’nin NATO’yu hegemonya amacına daha etkin hizmet edecek biçimde yeniden düzenleme çabasının dünya güvenliğine yönelik en önemli tehdit olduğu” ifade edilmektedir.
'ABD'NİN AMACINA ULAŞAMAYACAĞI KANITLANDI'
Bunlar nesnel saptamalardır. Çok kutupluluğun yanı sıra, ABD’nin son 25 yılda düzenlediği saldırılarda art arda uğradığı başarısızlıklar, Atlantik Sisteminin dayanaklarında derin çatlak ve yarılmalara yol açmıştır. Bugün Rusya Federasyonu Ukrayna’da NATO’nun bütün güçlerini seferber ederek oluşturduğu yığınağa karşı insanlığın ön cephesinde başarılı bir savaş vermektedir. İran’ın her kademeden şehitler vererek ABD-İsrail saldırılarına karşı kazandığı başarılar, Amerika’nın yıkım gücünün amacına ulaşamayacağını kanıtlamıştır ve kanıtlamaya devam etmektedir. ABD, savurduğu bütün tehditlere karşın Avrupalı ortaklarına artık istediği gibi söz geçirememektedir.
AK PARTİ İKTİDARININ ZAAFI: NATO SONUÇ BİLDİRGESİ
Atlantiğin taşıyıcı kolonlarında oluşan yarılma ve çatlaklar çok derindir. Ankara’daki NATO Zirvesi’nin işlevi, bu kolonları gerçekten güçlendirmek yerine, sıvayla makyaj yapıp çatlak ve yarıkların üstünü örtme çabası olmuştur.
Türkiye’deki AK Parti iktidarının Rusya ve İran’ı hedef tahtasına koyan NATO Zirvesi Sonuç Bildirgesini imzalaması kuşkusuz önemli bir zaafı yansıtmaktadır. Dünya-Mer olarak bu zaafa Zirve öncesi yaptığımız “Dünya Güvenliği ve NATO” toplantısında şunları söyleyerek dikkat çekmiştik:
“NATO’da yaşanan dağılma ve zayıflamanın bu örgüt içinde Türkiye’nin önünü açarak ona yeni fırsatlar sunduğu görüşü son derece büyük bir yanılgıdır. Çökmekte olan bir örgütte daha fazla pay sahibi olmak, o çöküşün yükünden daha büyük bir payı üstlenmekten başka bir sonuç vermez.”
Ak Parti iktidarının bu zaafı, kesinlikle Türkiye’nin NATO konusundaki nihaî konumunu temsil etmemektedir. NATO Zirvesinin sonuç bildirgesinde Rusya ve İran hedef tahtasına konmaktadır. Türkiye’ye yönelik tehditlerin kaynağı ne Rusya, ne de İran’dır. Güvenlik tehdidi doğrudan ABD ve NATO’nun kendisinden gelmektedir. Ege’de ve Doğu Akdeniz’deki NATO üslerinin namluları Türkiye’ye dönüktür. ABD açısından Doğu Akdenizdeki stratejik ittifak, Türkiye’yi içeren değil, hedef alan ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ittifaktır. ABD, Karadeniz’i bir NATO Gölüne çevirmeyi hayal etmektedir. Bunun amacı Rusya’yı Güneyden kuşatmak olduğu kadar, Türkiye’yi de Kuzeyden kuşatmaktır.
NATO'NUN TÜRKİYE'DEKİ KİRLİ SİCİLİ
NATO’nun ülkemizdeki sicili kirlidir. Karşıdevrimci darbeler, kışkırtılmış kanlı çatışmalar, ayrılıkçı terör, Türk Ordusunu ve Vatan Partisini hedef alan Ergenekon tertibi ve son olarak 15 Temmuz 2015’te ordu, devlet ve halk tarafından birlikte ezilmiş olan FETÖcü darbe girişimi, NATO’nun Türkiye gladyosunun yıkıcı faaliyetleridir. Bu gerçeklik, Türk Devleti içinde de güçlü bir karşılık bulmaktadır. Onun için önümüzdeki dönemde Türkiye’ye damgasını vuracak olan süreç, ABD ve NATO’ya teslimiyet değil, devlet aygıtını da kapsayacak biçimde ülkenin bağımsızlığı için NATO karşıtlığı ile NATOculuk arasındaki mücadelenin yükselişi olacaktır.
Türkiye yalnızca güvenlik açısından değil başta ekonomi olmak üzere bilim, teknoloji, sanat, ahlak, kültür -kısaca bir uygarlığın yapıyaşlarını oluşturan bütün alanlarda- Atlantik Sisteminde boğulmaktadır. Atlantik Sistemi’nin çöküş süreci yapısal niteliktedir. Oysa Türkiye yapısal olarak her alanda önemli bir gizilgüce sahiptir. Bu gizilgücün maddi bir gerçekliğe dönüşmesi için gerekli koşulları sağlayacak coğrafya Atlantik değil, Avrasya’dır. Bu nesnel zorunluluğun Türkiye üstündeki etkisinin giderek ve hızla daha da güçleneceğini öngörmek hem gerçekçi, hem de önemlidir.
'TÜRKİYE NATO'DAN ÇIKARSA DÜNYA DEĞİŞİR'
20. yüzyılda emperyalist sistemden kaynaklanan yeniden paylaşım savaşlarını önlemek mümkün olmadı. İnsanlık, tarihte eşi görülmemiş ölçüde büyük kayıplara yol açan bu savaşlardan büyük devrimlerle çıktı. En başta Rus, Türk ve Çin Devrimleri insanlığın geniş kesimlerini emperyalist hegemonya alanının dışına çıkardılar. Bugün İran’ın ABD - İsrail saldırısına karşı direnişinin başarısında Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti ile olan işbirliğinin önemli bir katkısı da söz konusudur. ABD ve NATO’nun salt bir yıkım gücüne dönüşmüş olmasına karşın, hiçbir güç kazanamayacağı baştan belli olan bir savaşı çıkaramaz. Üstelik savaşın sonucunu tayin eden tek başına kimin ne kadar ve hangi tür silahlara sahip olduğu değildir. Onun için bugün Büyük Savaşı önlemek mümkündür. Avrasya Cephesinde oluşturulacak ve pekiştirilecek stratejik bir ittifak dünya güvenliğine yönelik saldırıları caydırma gücüne sahiptir. Türkiye-Rusya-Çin-İran İttifakı böyle bir birlikteliğin belkemiğini oluşturmaya adaydır. Bu dört ülkenin oluşturacağı eksen, başka bölgesel işbirliklerinin oluşumu açısından da bir dayanak işlevi görecektir. Daha da ötede dünya güvenliği, Atlantik Sistemi ülkeleri ve halkları açısından da önem taşımaktadır. Söz konusu eksen bir İnsanlık Cephesinin de çekirdeğini oluşturacaktır. Bugün Trump NATO’dan çıkarsa, bu yalnızca NATO’nun artık bir hegemonya aracı olarak kendine yüklenen işlevi göremez hale geldiğinin bir göstergesi olur. Ama Türkiye NATO’dan çıkarsa, dünya değişir. Bu, dünya çapında Büyük Savaşa karşı Büyük İttifakın, bir İnsanlık Cephesi’nin kuruluşuna hız ve güç katan bir yeniden saflaşmayı tetikler.
BÜYÜK SAVAŞA KARŞI İTTİFAK İNSANLIĞIN KADERİNİ BELİRLEYECEK
Bugün insanlık Asya’dan yükselen yeni bir medeniyetin doğum sancılarını yaşamaktadır. Tarih boyunca medeniyetler insanın yapım gizilgücünü açığa çıkarma ve bunu ortak bir geleceğin inşasına yönlendirme yetileriyle varolmuşlardır. Onun için Büyük Savaşa Karşı İttifak bütün insanlığın kaderini belirleyecek bir olgudur. Biz Dünya-Mer olarak bu önemli toplantının ötesinde de kalıcı işbirliklerini kurmak ve geliştirmek için üstümüze düşen görevleri yerine getirmeye hazırız.
Sözlerime bu toplantıya katılarak insanlık davasına katkıda bulunan bütün konuşmacılarımıza şükran ve saygılarımızı yeniden ifade ederek son veririm."
"Sayın Prof. Dr. Semih Koray, DÜNYA-MER Başkanı,
DÜNYA-MER olarak düzenleyeceğiniz konferansa yönelik nazik davetleriniz için teşekkür ederim. Ne yazık ki daha önce belirlenmiş programım nedeniyle etkinliğe katılamayacağımı üzülerek belirtmek isterim. Bu vesileyle 'Büyük Savaşı Önleyecek İttifak' konulu konferansın amacına uygun, başarılı ve verimli geçmesini, hayırlı sonuçlara vesile olmasını temenni ediyorum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
Saygılarımla,
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş"
KONFERANSIN GÜNDEM MADDELERİ
İki gün sürecek olan organizasyonda 19 farklı ülkeden gelen devlet adamları, büyükelçiler, emekli generaller, subaylar, siyasi parti temsilcileri ve alanında uzman isimler bir araya geliyor. Katılımcılar; dünyadaki savaş tehlikesini, Asya merkezli olarak kurulan medeniyeti ve bu doğrultuda şekillenen yeni siyasi, ekonomik ve güvenlik mimarisini tartışacak.
AÇILIŞ KONUŞMASI VE YAYIN PROGRAMI
Etkinlik, DÜNYA-MER Başkanı Prof. Dr. Semih Koray’ın gerçekleştireceği açılış konuşmasıyla start alacak. Konferans programı iki gün boyunca Ulusal Kanal ekranlarından canlı olarak izleyicilere ulaştırılacak. İki günlük oturumların ve panellerin tamamlanmasının ardından organizasyonun kapanışında bir sonuç bildirgesi ilan edilecek.
GENİŞ ULUSLARARASI KATILIM
Konferansta kürsüye çıkacak ve görüşlerini paylaşacak uluslararası konuşmacı listesinde şu isimler yer alıyor:
Dr. Doğu Perinçek - Vatan Partisi Genel Başkanı
Şükrü Sina Gürel - Eski Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı
Fatih Ceylan - Emekli Büyükelçi, Eski NATO Daimi Temsilcisi
Deniz Kutluk - Emekli Tümamiral
Habip Eksik - 27. Dönem Milletvekili
Ali Özgündüz - 24. Dönem Milletvekili
Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu - Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Öğretim Üyesi
Aleksandr Galuşka - Rusya Federasyonu Eski Uzakdoğu ve Arktik Kalkınma Bakanı, Kristal Rosta Vakfı Başkanı
Scott Ritter - ABD’li emekli Deniz İstihbarat Subayı
Kay-Achim Shönbach - Almanya eski Deniz Kuvvetleri Komutanı
Farshid Bagerian - İranlı siyasi analist ve akademisyen
Francesco Cosimato - İtalya’dan emekli General
Stefano Vernole - İtalya’dan Avrasya ve Akdeniz Araştırma Merkezi Başkan Yardımcısı
Lary Johnson - Eski CIA analisti
Elşad Mirbeşiroğlu - Azerbaycan 6. Dönem Milletvekili
Prof. Dr. Hüseyin Işıksal - KKTC Eski Cumhurbaşkanlığı Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Özel Danışmanı
Prof. Dr. Ulrike Guerot - Alman siyaset bilimci
Shakeel Bhaktawer - Güney Afrika Komünist Partisi Uluslararası Temsilcisi
Kimura Mitsuhiro - Japon Vatansever Issuikai Örgütü Başkanı
Shota Apkaidze - Gürcistan Kafkasya İslam Çalışmaları Merkezi Başkanı
Claude Janvier - Fransız siyasi analist ve yazar
Javier Hurtado Mira - İspanya’dan Avrupa Demokrat Gençlik Topluluğu Başkanı
Marta Martin - İspanya’dan Avrupa Sol Partisi Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı
Prof. Richard Sakwa - İngiliz siyaset bilimci
Dimitris Konstantakopoulos - Yunan gazeteci-yazar
Bu isimlerin yanı sıra, Belarus ile Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti’nden gelecek olan birer katılımcı da konferans kapsamında konuşma yapacak.
DÜNYA-MER’in tarihi konferansından yansımalarÖzgürlük Meydanı
DÜNYA-MER sonuç bildirgesini açıkladı: İnsanlık şiddetle yeni bir medeniyetin özlemini duymaktadırGündem