Dünyayı güzellemeye gelmiş bir yazar

Bir köy çocuğu olan Apaydın’ın romanlarının başrolünde hep yoksul insanlar var. Yapıtlarında kendi insanımızı, günlük iş ve yaşayışı içinde abartmadan olduğu gibi veriyor. Bu insanlar; ezilmiştir, yoksuldur ama bitmiş değildir; umutludur, güçleri, dirençleri vardır.

Dünyayı güzellemeye gelmiş bir yazar
GAZETE HABERLERİ
GAZETE HABERLERİ Editör

Feyziye Özberk

Talip Apaydın, yüreği hep halkı, yurdu için çarpan, Köy Enstitülü bir aydınlanma savaşçısıydı. Yazardı. Şairdi. Çok çok sevilen bir öğretmendi. 1960’ların ünlü Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)'nın kurucusu ve yöneticisiydi. Bu sendika, önderlik ettiği eylemlerle ve izlediği politikayla eğitim tarihimizdeki yeri özel olan örnek bir örgüttür.

Apaydın; Sarı Traktör, Yar Bükü, Yoz Davar, Define, Tütün Yorgunu ve özellikle Türk köylüsünün, Kurtuluş Savaşı’na ne büyük fedakârlıklara katlanarak katıldığını anlattığı, Toz Duman İçinde, Vatan Dediler, Köylüler romanlarıyla tanındı ve sevildi. Onun edebiyat yolculuğu, şiir ve köy notlarıyla başlıyor; öykü, roman, anı, oyun ve çocuk yazınıyla sürüyor.

Bir köy çocuğu olan Apaydın’ın romanlarının başrolünde hep yoksul insanlar var. Yapıtlarında kendi insanımızı, günlük iş ve yaşayışı içinde abartmadan olduğu gibi veriyor. Bu insanlar; ezilmiştir, yoksuldur ama bitmiş değildir; umutludur, güçleri, dirençleri vardır.

Apaydın’ı 27 Eylül 2014 Cumartesi günü yitirdik. Onun için "öldü" denemez. Yaşadı. Bize güvenilir, ince dostluğunun yanısıra dünyamızı güzelleştiren romanlar, şiirler, anı kitapları bıraktı. Onu sevenler, yapıtlarını okuyanlar var oldukça da yaşamaya devam edecek.

Apaydın, nazik, açık sözlü, alçakgönüllü bir insandı. Güler yüzlüydü, güldürmeyi de biliyordu. Gösteriş, kibir ve bencillikten nefret ediyor; gereğinden uzun konuşmaları dinlemekten de hoşlanmıyordu. Hafızası güçlüydü. Süsten arınmış yalın sözcüklerle ama yaşanmışlıkları, duyguları hissettirerek yazdı ve anlattı. Çok duyarlıydı. Bu duyarlılığının kaynağında, çok küçükken yaşadığı anne kaybı, üvey annenin sevgisizliği, eziyeti ve yoksulluk olmalı.

Öğretmenlik yıllarında ve sonrasında yaşadığı tüm olumsuzluklarda Necati Cumalı’nın aşağıdaki dizelerini anımsayarak umudunu, direncini tazelediğini anlatmıştı:

“Bütün kötülükler geçer
Yaşar iyi ve güzel olan”

Talip Apaydın’la 2011 yılında daha sonra kitaplaşan bir nehir söyleşi yaptım.(*) Onu uzun uzun dinledim… Süsten arınmış yalın sözcüklerle ama yaşanmış acı-tatlı anıları, duyguları hissettirerek anlattı. Özellikle kaybettiğimiz değerli insanlarımızdan söz ederken gözleri buğulanıyor, sesi titriyor ama bu duyarlığın sürmesine izin vermiyor; hemen esprili hoş bir anıyı anlatarak konuyu değiştiriyordu. Köy Enstitülü olma ruhunun anlamını tam olarak ondan öğrendim. Hafızası güçlüydü. Zaman zaman ezberinden şiirler okudu.
Kendi dilinden Talip Apaydın’ı anlatan kitabın peş peşe iki baskı yapması onu çok mutlu etti. Tabii bu beni de mutlu etti. Emeğimle ve Kaynak Yayınlarının desteğiyle bu kadar değerli bir insanı mutlu etmiştik...

Her tür çileye dayanıklı, güçlü bir kişiliğe sahipti Talip Apaydın. Yumuşak görünümün ardındaki çelik irade hemen hissediliyordu. Bu özelliği ona, çocukluğunun zor yaşam koşulları ve Köy Enstitüsünde gördüğü eğitim kazandırmış olmalı. Sabırlı, dirençli, vicdanlı… Yanlışa “yanlış” demekten çekinmedi. Yaşamın rüzgârları ve korkular onu savursun istemedi. Güçlü olmakta kararlıydı, bunu da başardı.

Her sorunun çözüm önerisi olarak “eğitim eğitim” diyen aydınlarımızdan farklı olarak Talip Apaydın, eğitimin içeriğinin belirleyici olduğunu döne döne vurguladı: “Aydınlanmacı, laik, yani inanca değil, sorgulamaya dayanan, bilimsel bir eğitim uygulanmıyorsa gençler ve toplum faydadan çok zarar görüyor bu eğitimden.” Ayrıca öğrenmeyi, sanatı, edebiyatı sevdirmeyen bir eğitimin de yanlış olduğunu hep anlattı, yazdı.

TALİP APAYDIN’I YARATAN MUCİZE

Apaydın’ın babası, başkalarının tarlalarında ortakçılık yapan, okuması yazması bile olmayan bir çeltik-pirinç üreticisi, yani bütün yıl ailesiyle birlikte çalışıyor, ekiyor-biçiyor, çıkan ürünün yarısı toprak sahibinin yarısı kendisinin. Yaşamları zor, yoksunluklar içindeler. Öğretmen olabilmesi bile hayal olan Apaydın, nasıl oldu da çok sevilen, tanınan bir yazar olabildi? Bu bir mucize miydi, şans mıydı? Talip Apaydın olmanın gizemi neydi?

Bu sorunun yanıtı, Köy Enstitülerinde verilen eğitimde ve yoksul bir köy çocuğuna bu olanağı sağlayan eğitim politikasında gizlidir. Atatürk Devrimlerinin sürdürüldüğü o yıllarda (1938-1946) devlet, halkını aydınlatmayı, çocuklarını okutmayı iş edinmiş, bir eğitim ve kültür seferberliği yürütüyor: Halkevlerinin birer kültür merkezi olarak çalışması, klasiklerin çevrilmesi, Eğitmen Teşkilatı, Köy Öğretmen Okulları ve nihayet Köy Enstitülerinin kurulması…

Gördüğü eğitim Talip Apaydın’a çok şey katmış ama kendi azmi, çalışkanlığı ve yeteneği olmadan tabii böylesi bir başarıya ulaşamazdı. Bunu belirtmezsek ona haksızlık etmiş oluruz.

(*) Feyziye Özberk, İz Bırakanlar Ortakçının Oğlu, Talip Apaydın, Kaynak Yayınları, 1. Basım Mayıs 2012, 2. Basım Aralık 2012, İstanbul.

 

BEYİNLE BİRLİKTE EL DE ÇALIŞMALI

Talip Apaydın’dan öğrendiğime göre, Köy Enstitülerinde eğitim üç temele dayanıyor:

1. Kültür, sanat, edebiyat dersleri: öğrenciler bu derslerde gerekli temel bilgileri öğreniyor, edebiyat ve sanatı tanıyıp seviyorlar. Hemen hemen her genç bir müzik aleti çalmayı öğreniyor.

2. Tüm ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan üretim faaliyetiyle (tarım, hayvancılık, inşaat, vd.): işleri planlamayı, sorumluluk almayı, çalışkanlık ve dayanışmayı öğreniyorlar. Birlikte üretiyor ve elde ettikleri ürünlerle yaşamlarını güzelleştirmenin keyfini, rahatlığını paylaşıyorlar. Okulda; aşçı, çamaşırcı ve gece bekçisi dışında görevli yok. Tüm işler dönerli olarak öğrencilerce yapılıyor. Zor iş koşulları gençleri dayanıklı yapıyor. İdareciler, öğretmenler, usta öğreticiler gençlere örnek ve yardımcı oluyorlar hem de onları cesaretlendiriyorlar.

ÇALIŞKAN VE DÜRÜST KİŞİ DEĞERLİYDİ

Talip Apaydın bu eğitim sürecini şöyle açıklamıştı: “Hani eğitimde amaç ‘üretim’ değildir falan derler ya, bizim amacımız düpedüz üretimdi. Daha fazla iş çıkarmaya, verim almaya çaba harcıyorduk. Okul yaşamın bir parçasıydı. Biz karada yüzme talimi yapar gibi hazırlanmıyorduk, bizzat hayatı yaşıyorduk, hayatın bütün gereklerini yerine getiriyorduk.

“Öyle bir canlılık, bir iş sevgisi yaratılmıştı aramızda. Tembel insan anlamsızdı. Kaytaran işten kaçan arkadaşlarımız en büyük ayıbı işlerdi. Sadece çalışkan ve dürüst kişi değerliydi. Birlikte çalışmanın, başarmanın, ortaya eser koymanın coşkunluğu içindeydik.

“Hep o yıllardaki öğretmenlerimizi düşünüyorum. Bugünkü ölçülerle anlamak zor oluyor. İşi nasıl kutsal bilmişler. Çalışmayı çalıştırmayı nasıl benimsemişler. Yaz aylarında Orta Anadolu’nun bir kırında, tatili, izni olmayan bir okulda, öğrencilerle birlikte, gece gündüz sürüp giden bir çalışma… Öyle bir ortam yaratmışlar ki çalışmayınca rahatsız oluyorduk.”

3. Bu iki eğitim sürecinin içinde yaşayarak öğrenilen üçüncü nitelik ise, kişilik ve demokrasi eğitimi olarak adlandırılabilir. Cumartesi toplantılarında, yolunda gitmeyen işler, ya da hata yapan kişiler -idareci, öğretmen, öğrenci- eleştiriliyor. Eleştirilen haklı olduğunu düşünüyorsa cesaretle kendini savunuyor.
Ayrıca her hafta sonu eğlence yapılıyor, şiirler okunuyor, türküler söyleniyor, halk oyunları oynanıyor. Birlikte yorulup birlikte dinleniyorlar. Hep omuz omuzadırlar, aralarında güçlü dostluklar oluşuyor.

GENÇLERİN KİŞİLİĞİNİN EZİLMESİNE İZİN VERİLMİYOR

Kişilik eğitiminin önemli bir özelliği de gençlere, kul değil yurttaş oldukları anlayışının benimsetilmesidir. Buna ezilmeme, eşitlik ve cesaret eğitimi de denebilir. Bu nasıl sağlanıyor derseniz, öncelikle derslerde insanlığın tarihi gelişimi anlatılıyor. Yöneticiler konuşmalar yapıyorlar. Tarihten örnekler veriliyor. En önemlisi de okulda, gençlerin kişiliğinin ezilmesine, hırpalanmasına izin verilmiyor.

Köy Enstitülerinde hiçbir öğrenciye el kaldırılmıyor kötü söz söylenmiyor. Dayak, ceza yok. Bunun nasıl sağlandığının şaşırtıcı bir uygulamasını Talip Apaydın’dan dinlemiştim: “Enstitüden hiç kötü söz duymadan, hiç tokat yemeden mezun oldum. İlkokulda vardı. Enstitünün dördüncü sınıfında mıydım, net hatırlamıyorum okula Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’tan bir tamim geldi. Tonguç, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük eğitimcidir. Ne diyordu biliyor musunuz?”

İSMAİL HAKKI TONGUÇ’TAN GELEN TAMİM

“Bu genelge, bütün öğrencilerin, bütün öğretmenlerin, bütün müstahdemlerin önünde, haftada iki defa okunacak, duymayan kimse kalmayacak: Hiçbir öğretmen, hiçbir öğrenciye el kaldıramaz, kötü söz söyleyemez. Eğer bu dediklerimi yapan olursa öğrencinin de aynı şekilde mukabele etme hakkı vardır.”

“Enstitüde en kötü söz ‘utan, arkadaşlarından utan’dı. Müdürümüz Rauf İnan’ın orada kurduğu disiplini ben sonra hiçbir okulda göremedim. Son derece sayardık, severdik. O hava nasıl yaratılmıştı sorusunun yanıtı ise, iyi eğitim… İyi eğitimciler elinde olunca öğrenciler bu hale geliyor. O havayı yaratmak bağırmakla çağırmakla, dövmekle olmuyor. Kişilikleriyle, fedakârlıklarıyla saygı duyulan inanılan insanlar oluyorlar. Bir de genel müdüründen öğretmenine aynı anlayışla davranılıyor.”

“Öğrenmek mutluluktur, inanın ama günümüzde öğrenciler derslerden nefret ediyorlar. Mezun olunca, sınıfı geçince kitaplarını yırtıp atıyorlar çünkü yanlış bir eğitim yapılıyor. Öğrenmeyi, okulu, öğretmeni, dersi, sevdirmeyen eğitim; yanlıştır.”

İşte doğru bir eğitim Talip Apaydın gibi yaratıcı, üretici, örnek insanların yetişmesini sağlıyor. Talip Apaydın’ı “Beethoven’i Dinlerken” adlı derin anlamlı şiiriyle bir kez daha saygıyla, sevgiyle, özlemle anmak istiyorum:

“Derin bir suyun dibinde yürürken
Seslerle düşünüyor sözcükler yetmeyince
Başka bir yanından bakıyor dünyaya
Onu söylüyor acı çeken insana
Ama çok erken

Yalnızlığın tünelinde kaşları çatık
Yüzü bir kez olsun gülmemiş
Yürür gene de insanüstü gücüyle
Yok ki duyan dinleyen
Çünkü çok erken

Dünyayı güzellemeye gelmiş
Onca olmazların içinde
Dişleriyle demiri kemirirken
Sesleri evreni doldururken
İyi ki geç değil, erken”

Etiketler Talip Apaydın