Eğitimin prangası ve Köy Enstitüleri: Özgür yurttaştan itaatkâr tebaaya dönüşümün hazin hikâyesi
Türkiye’de eğitim, Cumhuriyet’in ilanından bu yana pedagojik bir gelişim alanı olmaktan ziyade, siyasi iktidarların ideolojik egemenlik sahası ve toplumsal dizayn aygıtı olarak kurgulandı.
Okul sıraları, bilimin ve özgür düşüncenin yeşerdiği birer hürriyet kalesi olması gerekirken; ne yazık ki her gelen iktidarın kendi "makbul vatandaşını" imal ettiği birer torna tezgâhına dönüştürüldü. Türk eğitim sisteminin yapısal serüvenine baktığımızda, karşımıza çıkan manzara bir "aydınlanma" tablosu değil; düşünen, sorgulayan ve analiz eden bireyler yerine, mevcut düzene biat eden, sorgusuz sualsiz itaat eden ve ideolojik kalıplara sığan birer "uyruk" yaratma hırsıdır.
DARBELERİN GÖLGESİNDE MÜFREDAT MÜHENDİSLİĞİ
Türkiye’nin eğitim tarihindeki majör değişimlerin zamanlaması, pedagojik bir ihtiyacın değil, siyasi bir sarsıntının ürünüdür. 1960 darbesi, 1971 muhtırası ve özellikle toplumun üzerinden bir silindir gibi geçen 1980 askeri darbesi, eğitim sistemini merkeziyetçi ve otoriter bir yapıya hapsetti. Bu dönemlerde eğitim, bir "disiplinler arası gelişim süreci" olarak değil, devletin bekası için tek tip insan yetiştirme projesi olarak ele alındı.
Siyasi iktidarların değişim süreçleri de bu mühendislikten geri kalmadı. 1997 post-modern darbesinin ardından getirilen 8+3 sistemi ile 2010 sonrası hayatımıza giren 4+4+4 modeli, eğitimin bir toplumsal uzlaşı kültürüyle değil, bir "rövanş alma" hırsıyla dizayn edildiğinin kanıtlarıdır. Bu sistemlerin değişmeyen tek ortak paydası ise ezbercilik oldu. Öğrenciyi, öğretmeni ve ders kitabını birbirine kelepçeleyen bu sistem, bilgiyi bir güç değil, bir yük haline getirdi. Çünkü ezberleyen insan sorgulamaz; sadece kendisine sunulanı kabul eder ve o sınırların dışına çıkmayı bir "sadakatsizlik" olarak görür.
KÖY ENSTİTÜLERİ: BİR HALKIN KENDİ KÜLLERİNDEN DOĞUŞU
Bu karanlık döngü içinde, 1940 yılında hayata geçen Köy Enstitüleri, Türkiye’nin kendi öz kaynaklarıyla yarattığı ve "kul"dan "yurttaş" çıkarmayı başaran yegâne aydınlanma projesiydi. O dönemde nüfusun yüzde 80’inin köylerde yaşadığı, yüzyıllardır dışlanmış Türk köylüsünün makûs talihini değiştiren bu model, pedagoji tarihinde bir devrimdi.
İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Âli Yücel’in "iş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim" felsefesiyle kurduğu bu enstitüler, ezbere dayalı klasik eğitimi yerle bir etmişti. Enstitülü bir öğrenci için ders; sadece sınıfta bir kitaba bakmak değildi. Sabah dünya klasiklerini tartışarak güne başlayan genç, öğleden sonra tarlada modern tarım tekniklerini uyguluyor, akşam ise elinde kemanıyla ya da mandoliniyle bir dünya vatandaşı olduğunu hissediyordu. Bu okullar; sadece öğretmen değil, aynı zamanda duvarcı, demirci, terzi ve modern çiftçi yetiştiriyordu. Eğitim; köylünün eline alfabeyi, zihnine hürriyeti, cebine ise emeğinin karşılığını alacağı teknik bilgiyi koyuyordu.
EGEMENLERİN KORKUSU: BİLGİLİ KÖYLÜ, İTAATKÂR DEĞİLDİR
Köy Enstitüleri’nin başarısı, aynı zamanda onun sonunu hazırlayan "tehlikeli" bir uyanışı tetikledi. Enstitülü gençler köylerine döndükçe halk sadece okuma-yazma öğrenmiyor, aynı zamanda yüzyıllardır kendilerini sömüren feodal yapıya, toprak ağalarına ve yerel otoritelere karşı hak aramaya başlıyordu. Bu uyanış, statükonun temellerini sarstı.
Dönemin Van Milletvekili Kinyas Kartal’ın, yıllar sonra bu kurumları "kendi feodal düzenlerini korumak adına" nasıl kapattırdıklarını itiraf etmesi, aslında trajik bir tarihsel gerçektir: "Doğu’daki çocuklarımız okursa bizim emirlerimizi dinlemezlerdi." Bu itiraf, aslında bugün de devam eden eğitim politikasının bilinçaltını özetlemektedir: Bilinçli halk, egemenin kâbusudur. 1946’da başlayan ideolojik budama ve tasfiye süreci, projenin mimarları Yücel ve Tonguç’un görevden alınmasıyla hız kazandı. 1954’te Demokrat Parti döneminde kapılarına tamamen kilit vurulan enstitülerle birlikte, Türkiye aslında kendi özgürleşme iradesini ve demokrasi umudunu da tarihe gömdü.
SONUÇ: BİR ZİHNİYET KRİZİNİN PENÇESİNDE
Bugün eğitim sistemimizin içinde bulunduğu derin çıkmaz, sadece bir kaynak ya da teknoloji meselesi değil, bir zihniyet krizidir. Yüzlerce yıl "kul ve teba" olarak yaşamış bir halkın gerçek anlamda "birey" olma mücadelesi, ne yazık ki hala siyasi ikballerin kurbanı ediliyor. Günümüzün 4+4+4 sisteminden beklenen ideolojik dayatmalar ile geçmişin katı müdahaleleri aslında aynı madalyonun iki yüzüdür: İkisi de bireyi özgürleştirmek değil, ona bir kimlik ve itaat kültürü dikte etmek üzerine kuruludur.
Gerçek bir eğitim reformu; binaları yenilemekten ya da müfredatı teknik olarak güncellemekten geçmez. Gerçek reform; Köy Enstitüleri’nin o "fikri hür, irfanı hür" insanı yetiştirme gayesine geri dönmekle başlar. Halkın bilinçlenmesinden korkmayan, aksine bu bilinci bir toplumsal güç olarak gören bir iradeye ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, her sabah sınıflara giren milyonlarca çocuk, sadece birer istatistikten ve iktidarların gelecek projeksiyonlarındaki "uslu neferlerden" ibaret kalmaya mahkûmdur.
Şiddetin mimarı kim? Medya mı, gençler mi, sistem mi?Gündem
14 yaşındaki çocuk mu suçlu, yoksa… (1)Gündem