Emperyalizmin kendi kazdığı kuyu
Avrupa’nın yaşadığı demografik ve göç krizi, emperyalist sistemin kendi içinde çürüdüğünün kanıtıdır. Yüzyıllar boyunca dünyanın geri kalanını sömüren, kültürlerini yok eden, insanları köleleştiren bu sistem, şimdi kendi merkezinde benzer bir yıkım yaratmaktadır.
Avrupa, tarihinin en derin demografik, kültürel ve ekonomik krizini yaşıyor. Birçok Avrupa ülkesinde doğum oranları tarihteki en düşük seviyelerine inerken nüfus yaşlanmakta, üretici kesimlerin toplam nüfus içindeki oranı daralmakta ve toplumun geleceğe olan güveni zayıflamaktadır. Çalışma çağındaki nüfus azalırken emeklilik çağındaki nüfus hızla artmaktadır. Bu nedenle birçok Avrupa ülkesi iş gücü ihtiyacını göç yoluyla karşılamaya çalışmaktadır. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması bu politikayı zorlaştırmaktadır. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Avrupa Komisyonu raporları, son yıllarda Avrupa ekonomisinde düşük büyüme, yüksek enerji maliyetleri ve sanayi üretiminde rekabet baskısına dikkat çekmektedir.
Avrupa, dünya tarihinin en hızlı nüfus yaşlanmasını yaşıyor. 2000 yılında yüzde 15,5 olan 65 yaş üstü nüfus oranı, 2025’te yüzde 22,5’e yükseldi. BM’nin öngörülerine göre bu oran 2050’de yüzde 30’a ulaşacak. Bu, dünya ortalamasının (yüzde 10) üç katı demek. EUROSTAT verilerine göre Avrupa Birliği’nde toplam doğurganlık hızı yaklaşık 1,38 çocuk düzeyinde. Nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli seviye ise 2,1’dir. En büyük ülkeler bazında durum daha da vahim:
♦ İspanya: 1,19
♦ İtalya: 1,20
♦ Almanya: 1,35
♦ Fransa: 1,80 (Avrupa’da en yükseklerden biri)
Bu veriler, Avrupa’nın doğal nüfus artışı yerine yüzde 0,2’lik yıllık bir azalma yaşadığını gösteriyor. Nüfusa yeni dâhil olanların yüzde 85’ini göçmenler oluşturmaktadır.
Almanya’daki veriler durumu net bir şekilde özetliyor:
♦ Göçmen kökenli nüfusun ortalama yaşı: 38,2
♦ Yerli nüfusun ortalama yaşı: 47,6 (9 yıl fark!)
♦ 25-34 yaş aralığında her üç kişiden biri (yüzde 36) göçmen kökenli.
♦ 65 yaş üstünde bu oran sadece yüzde 14.
Göçmen kökenli olmayan nüfus 2025’te yüzde 0,9 azaldı. DESTATIS’e göre, göçmen kökenli nüfusun artışı olmasaydı Almanya’nın nüfus kaybı on kat daha yüksek olacaktı!
DÜŞÜŞÜN ASIL NEDENİ
Bu düşüşü Avrupalıların bireysel tercihleriyle açıklamak asıl sorunu görmezden gelmek anlamına gelir. Çünkü bu düşüşün asıl nedeni, emperyalist kapitalist sistemin ürettiği sosyal, ekonomik ve kültürel çöküş sürecinin halka çıkan faturasından başka bir şey değildir. Küresel sermaye merkezlerinin uzun yıllardır pompaladığı aşırı bireycilik, tüketim kültürü, köksüz yaşam biçimi anlayışı ile aile kurumu zayıflarken, kimliksizleştirme ve köksüzleştirme politikaları doğurganlığı azaltarak dönüp yine doğrudan aileyi hedef almaktadır. Aile kurumunun zayıflaması, bireyciliğin yükselmesi, tüketim kültürünün egemen hale gelmesi, üretimden kopuş, nüfus artış hızını ciddi şekilde gerilere çekmiştir. Avrupalılar çocuk sahibi olma, aile kurma, gelecek nesillere aktarılacak erdemler üretme gibi insani değerlerden uzaklaştırılmış; bireysel haz ve anlık tatmin arayışına yönlendirilmiştir. Emperyalist Batı, kendi merkezinde de insanın yeniden üretimini engelleyen bir sistemin içindedir.
ABD ve AB tarafından milli devletlere dayatılan LGBT ideolojisi ise, önce kendi insanını pençesine almış durumda. Kimlik siyasetleri ve özel olarak cinsel kimlik siyasetleri; devletler, uluslararası kuruluşlar, büyük şirketler ve medya ağları tarafından sürekli gündemde tutulup bir dayatma haline gelerek aile yapısının ve toplumsal değerlerin geri plana itilmesine neden olmuştur.
İnsanın üreme ve aile kurma gibi en doğal biyolojik ve toplumsal işlevlerinin LGBT ideolojisi ile tahrip edilmesinin bir sonucu olarak, Avrupa’da nüfus artış oranı hızla düşerken, kendini LGBT olarak tanımlayan insanların oranlarının arttığını görmekteyiz. Özellikle bu oranlar, genç kuşaklar arasında daha hızlı yükselmektedir. Son 10 yılda Almanya, Fransa, İngiltere ve Hollanda’nın tamamında doğurganlık oranlarında belirgin bir düşüş görülüyor. Bunun yanında LGBT tercihlerinde ise genel olarak yükseliş görülüyor. Resmi kaynaklara göre doğurganlık oranı Almanya’da yüzde 7 azalırken, LGBT birey sayısında yüzde 8-12 civarı artış görüyoruz. Fransa’da doğurganlık oranı yüzde 17 düşerken, LGBT birey sayısında yüzde 11’lere varan bir artış görülüyor. İngiltere ve Hollanda da doğurganlık oranı yüzde 14 gerilerken, LGBT bireylerin oranı yüzde 18’lerde artış gösteriyor. AB genelinde eşcinsel evliliklerin sayısı hızla artıyor. Bu da gösteriyor ki son 10 yıldır uygulanan cinsiyetsizleşme politikaları, LGBT propagandaları Avrupa’da büyük bir kültürel dönüşüme neden olmaktadır.

BİLİNÇLİ GÖÇ POLİTİKALARI
Milli devletlere siyasi ve ekonomik yaptırımlar uygulayan ve son yıllarda saldırganlığını artıran Batı, kendi içinde de bu politikalarının yıkıcı sonuçlarını yaşamaktadır. Bu gerileme Avrupa ekonomisi için büyük bir iş gücü açığına neden olurken, bu açığı kapatmak için yoğun göç politikaları uygulamak zorunda kaldılar.
ABD ve Batılı güçler bölgemizde askeri müdahaleleriyle işgal planlarını işletirken, diğer yandan da işgücü açığını yarattığı göç dalgalarıyla telafi etme politikası izledi. Saldırgan politikaların yarattığı yıkım, yoksulluk ve savaş, milyonlarca insanı yaşadıkları topraklardan etmeye zorlamakta; kaçınılmaz olarak bu insanlar Avrupa’ya yönelmektedir. Birçok Avrupa ülkesinde nüfus artışının önemli kısmı artık doğal nüfus artışından değil, göçten kaynaklanmaktadır. Örneğin, Fransa’nın nüfus artışının temel kaynağı son yıllarda net olarak “göç” olmuştur. Avrupa, yaşadığı demografik krizin sonucu olarak göçü teşvik etmek zorunda kalmıştır. Avrupa’nın göçmen politikaları, demografik düşüşü telafi etme ve emek ihtiyacını karşılama arasındaki çelişkiyi açıkça gözler önüne seriyor.
Emperyalist merkezler:
♦ Yaşlanan nüfusun yarattığı emeklilik ve sağlık sistemi yükünü hafifletmek için geniş çapta göçmen işgücüne ihtiyaç duydu.
♦ Düşük ücretli, güvencesiz işlerde çalıştırılacak emek gücü için sınırlarını açtı.
AB’de yaşayan göçmen nüfusu, 2025 yılı itibarıyla 64,2 milyona ulaşarak tüm zamanların rekorunu kırdı. 2010 yılında 40 milyon olan bu rakam 15 yılda yüzde 60’tan fazla arttı. Almanya, 18 milyon göçmenle en büyük göçmen nüfusa sahip. Ülkedeki göçmen nüfus, toplam nüfusun yüzde 26,3’ünü oluşturuyor. Yani her 4 kişiden biri göçmen. Fransa 9,6 milyon, İspanya, 9,5 milyon ve İtalya 6,9 milyon göçmen nüfusa sahip.
Suriye’de destekledikleri silahlı gruplar ve rejim değişikliği çabaları, 6 milyondan fazla Suriyelinin ülkesini terk etmesine yol açtı. Almanya’daki 1,28 milyon Suriyeli, bu politikanın doğrudan bir sonucu. Afganistan’da 20 yıllık NATO müdahalesinin ardından ülkeden kaçan yüz binlerce Afgan, Avrupa’ya ulaştı. Ukrayna’da Avrupa’nın desteklediği silahlanma ve çatışma politikaları, 4,35 milyon Ukraynalının geçici koruma kapsamında Avrupa ülkelerine sığınmasına neden oldu. Libya’nın çöküşü, Irak’ın parçalanması, Afrika’daki müdahalelerinin hepsi göç rotalarını Avrupa’ya yönlendirdi. Avrupa’nın “göçmen sorunu” olarak tanımladığı mesele, aslında tam olarak kendi emperyalist müdahalelerinin, silah satışlarının ve jeopolitik hesaplarının bir dönüşümüdür.
Bugün gelinen noktada ise çöken ekonomik sistemi içinde Avrupa, kendi yarattığı yıkımın bedelini “göçmen krizi” olarak yaşıyor.
Finans kapitali ve neoliberal politikaları merkeze alan Avrupa, bugün tarihinin en karmaşık sosyal, ekonomik ve kültürel krizlerini yaşamakta. 2008’de ABD’de başlayan finans krizi, borçlanma ve sermayeye dayalı ekonomik model artık sürdürülemez noktaya gelmiş durumda. Avrupa yüksek kamu borçları, sanayisizleşme, enerji bağımlılığı ve düşük büyüme sorunlarıyla karşı karşıya. Ekonomi alarm veriyor. Sanayi üretimi geriliyor. Enerji maliyetleri yükseliyor. Büyüyen sorunlara rağmen sağlıkta tasarruf paketleri açıklanıyor. Bu alanda örnek gösterilen Avrupa, sağlık sorunları altında bunalımlı sürece gidiyor.
Otomotiv sanayisinde maliyetleri düşürüyor, işçi çıkarıyor, fabrikaları kapatıyorlar. Uzun mücadeleler sonucunda kısaltılan haftalık çalışma saatleri tekrar eskisi gibi uzatılıyor. Bu ve benzeri tedbirler birer birer karar altına alınıp uygulanmaya başlamış durumda. Alman Ekonomi Enstitüsü (IW)’nün 2026 anketine göre, şirketlerin yüzde 36’sı personel azaltmayı planlıyor. Sanayi sektöründe bu oran yüzde 41’e çıkıyor. Sadece yüzde 18’lik bir kesim yeni istihdam yaratmayı düşünüyor. Avrupa için rakamlar hiç iç açıcı değil. Avro Bölgesi’nin 2024 büyüme oranı sadece yüzde 0,8. Avrupa Merkez Bankasının 2025 tahmini yüzde 1,2, 2026 için ise yüzde 1,0. Bu, gelişmekte olan ekonomilerin çok gerisinde.
Bunun yanında hızla yaşlanan nüfus, genç iş gücünün azalması, kitlesel göç ile birlikte göçmen sorunu hızla tırmanıyor. Göçmen karşıtlığı ise neredeyse bütün Avrupa siyasetinin ana gündemine oturmuş durumda. Üretim ve toplumsal düzenlemeler yerine askeri harcamaları ve orduları büyütme planları yapıyorlar. Avrupa bir yandan ciddi ekonomik sorunlar yaşarken diğer yandan kaynaklarını emperyalist savaş politikalarına ve tüm dünyadaki LGBT ideolojisinin fonlanmasına harcıyor.
KAYNAKLAR LGBT VE İŞGAL PLANLARINA
Avrupa Birliği’nin LGBTIQ Equality Strategy 2020-2025 belgesi ile toplumsal cinsiyet eşitliği ve ayrımcılıkla mücadele politikalarına önemli kaynaklar ayrılmaktadır.
Avrupa’nın LGBT fonlanmasına doğrudan AB bütçesinden aktarılan ve çeşitli raporlarda yer alan toplam rakamlar temel alındığında ve bağımsız araştırma kuruluşlarının raporlarında son 10 yılda AB fonlarından LGBTİ aktivizmine aktarılan toplam tutarın 220 milyon Avro olduğu tahmin ediliyor. Bu rakama Soros Vakfı gibi vakıfların ayırdığı bütçeler dâhil değil.
SAVAŞ KAYNAKLARI
Avrupa Birliği’ne üye 27 devlet ve hükümet başkanı, 6 Mart 2025 tarihinde Brüksel’de olağanüstü toplanarak, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’nin sunduğu “ReArm Europe” (Avrupa’nın yeniden silahlanması) planını onayladı.
Brüksel Zirvesi’nde kabul edilen plana göre; 2030 yılına kadar silahlanma için askeri yatırımların artırılmasında kullanılacak 800 milyar avroluk bir bütçe belirlendi. Üye devletler savunma harcamalarını yüzde 1,5 daha artırarak toplam 650 milyarlık silah üretimi yapacak ve ayrıca satın alımları gerçekleştirilecek. Geri kalan 150 milyar avro, Komisyon’un piyasalardan borçlanmasına ve üye devletlere borç vermesine olanak tanıyan yeni bir savunma aracından gelecek.
Avrupa ülkelerinde, Rusya’nın şubat ayında Ukrayna’ya başlattığı askeri operasyondan sonra askeri harcamaların artırılması tartışılıyor. Avrupa’da askeri harcamalar 2021’de yüzde 6 artarak 218 milyar avroya ulaştı ve tabloda da görüldüğü gibi artmaya devam ediyor:
2025 NATO Zirvesi’nde ittifak üyeleri, 2035’e kadar savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 5’ine çıkarma taahhüdü verdi. Bu, AB üyesi NATO ülkeleri için €254 milyar ek harcama demek.
Son olarak NATO’nun Ankara Zirvesi’nde ise savunma sanayi üretiminin artırılması, NATO-sanayi işbirliği stratejisi, 50 milyar avroyu aşan yeni savunma tedarik anlaşmaları ve insansız sistemlere yönelik yeni yatırımlar kararlaştırıldı. Ayrıca Ukrayna için 2026 yılında 70 milyar avroluk askeri destek taahhüdünde bulunuldu. 2027’de de yardımların sürdürülmesi benimsendi.
SONUÇ
Avrupa’nın yaşadığı demografik ve göç krizi, emperyalist sistemin kendi içinde çürüdüğünün kanıtıdır. Yüzyıllar boyunca dünyanın geri kalanını sömüren, kültürlerini yok eden, insanları köleleştiren bu sistem, şimdi kendi merkezinde benzer bir yıkım yaratmaktadır. Ancak emperyalist merkezler, bu yıkımın sorumluluğunu kabul etmek yerine, ırkçı, otoriter ve militarist politikalarla krizin faturasını emekçi sınıflara ve göçmenlere çıkarmaya çalışmaktadır.
Avrupa, kendi emperyalist politikalarının yarattığı göçmen krizini, kendi demografik çöküşünü ve kendi ekonomik durgunluğunu aynı anda yaşamaya çalışıyor. Savunma harcamalarını katlarken sosyal harcamaları kısıyor; göçmen işgücüne ihtiyaç duyarken göçmen karşıtlığını körüklüyor; nüfusunu artırmaya çalışırken aile kurumunu destekleyecek politikalar yerine silahlanmaya öncelik veriyor.
Bu, kendi kuyusunu kazan bir sistemin çöküşüdür. Emperyalizmin bedeli, bu kez kendi evinin içinde ödeniyor.
Avrupa’nın demografik düşüşü, emperyalizmin çöküşünün habercisidir. Ancak bu çöküş, yerine insanı ve doğayı sömürmeyen, eşitlik ve adalet temelli yeni bir dünya düzeni kurulmadan tamamlanmayacaktır. Göçmen krizi, emperyalizmin yarattığı bir sorundur ve bu sorunun çözümü de emperyalizme karşı verilecek mücadelede yatmaktadır.
“Emperyalizm, insanlığın yüz karasıdır. Onun çöküşü, yeni bir medeniyetin doğuşunun müjdecisidir.”