21 Mayıs 2026 Perşembe
İstanbul 19°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Heybeliada Ruhban Okulu ile Türkiye’ye kurulan tuzak

Lozan’da siyasi yetkileri elinden alınarak sadece dini bir kurum haline getirilen Patrikhane, Soğuk Savaş’ın başında ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı stratejik bir aracı olarak yeniden keşfedilmiştir. Günümüz çatışmalarında yeniden yapılandırılmak istenmektedir.

Heybeliada Ruhban Okulu ile Türkiye’ye kurulan tuzak
BÜLENT BAŞ

Fener Patrikhanesi’nin “ekümenik” statü mücadelesi, sadece dini bir kurumun yetki genişletme çabası değil, aynı zamanda Doğu ile Batı arasında, Avrasya ile Atlantik arasında süregelen jeopolitik rekabetin bir parçasıdır. Bu rekabet Türkiye’nin egemenliğini ve anayasal düzenini sarsacak tehditleri de barındırmaktadır.

Bu yazıda, Türkiye’nin önüne sıkça getirilen “ekümeniklik” ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun eğitime açılması konusunu hukuki ve siyasi boyutlarıyla ele almaya çalışacağız. Fener Patrikhanesi’nin Lozan Antlaşması sonrasında nasıl sönümlenmeye başladığını, İstanbul Rum Cemaati’nin nüfus kayıplarından sonra yaşadığı güç kaybını, Soğuk Savaş’ta ABD tarafından stratejik bir araç olarak hazırlanmasını, SSCB’nin dağılmasıyla ABD’nin Patrikhane’ye yüklediği misyonu ele alacağız.

LOZAN’DA SINIRLANDIRILAN PATRİKHANE

Yaygın bir yanlış algının aksine, Lozan Antlaşması metninde Fener Patrikhanesi’nden doğrudan bahseden tek bir madde bulunmamaktadır. Patrikhane’nin statüsüne ilişkin hükümler anlaşmada yer almamakla birlikte, sözlü müzakereler sırasında Patrikhane’nin siyasi ve idari yetkilerinin kaldırılması konusunda mutabakata varılmıştır.

TBMM adına Lozan görüşmelerinde Türkiye Heyeti Başkanı İsmet İnönü, Patrikhane’nin sadece dini hizmet veren yerel bir kurum olabileceği konusunda kesin bir tutum sergilemiştir.

“Ekümenik” ünvanı tanınmamıştır. Antlaşmanın hiçbir maddesinde bu unvana atıf bulunmamaktadır. Anlaşmanın 40-50 arasındaki maddeleri, azınlıkların dini haklarını düzenlemekte olup, Patrikhane bu maddeler kapsamında ismi zikredilmeksizin “dini kurum” olarak değerlendirilmektedir.

Kurtuluş Savaşı’nı zaferle kazanan, monarşiyi kaldırıp Cumhuriyet’i kuran Türk Devrimi böylece, Patrikhane’nin Osmanlı devrinde sahip olduğu siyasi ve idari imtiyazları tamamen ortadan kaldırmıştır.

Lozan sonrası dönemde Türkiye’nin Patrikhane üzerindeki denetimi, kontrollü bir uzlaşı zemininde devam etmiştir. Cumhuriyet’in laiklik ilkesi çerçevesinde Patrikhane, sadece cemaatin din işleriyle ilgilenen bir yapı olarak faaliyet göstermiştir. Patrik seçimleri, Türk makamlarının bilgisi ve dolaylı onayı dahilinde gerçekleşmiş, Patrikhane’nin ise herhangi bir “ekümenik” iddiası veya uluslararası açılımı söz konusu olmamıştır.

Heybeliada Ruhban Okulu ile Türkiye’ye kurulan tuzak - Resim : 1

SOĞUK SAVAŞ’IN BAŞINDA ABD’NİN PATRİKHANE OPERASYONU

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında ABD, SSCB’ye karşı mücadelesinde Fener Patrikhanesi’ni dini aygıt olarak kullanmayı hedeflemiştir. ABD, nüfusunun büyük çoğunluğu Ortodoks olan Sovyetlere karşı, Ortodoks dünyasının “ruhani lideri” sayılan patrikliğin stratejik önemini keşfetti. Vatikan ve Fener Patrikhanesi’ni dini bir cephede buluşturarak Sovyetlere karşı kullanmak için planlar yaptı. Bu hedefe 1964 yılında bir ölçüde yaklaşıldı. Papa VI. Paul ile Patrik Athenageros’ın karşılıklı olarak aforozları kaldırıp buluşmaları, “dinlerarası diyalog” adı altında Soğuk Savaş’ın jeopolitik hamlelerinden biri olarak hayata geçirildi.

Aslen Sinoplu olan V. Maksimos, 1946-1948 yılları arasında patrik olarak görev yapmaktaydı. Ancak solcu kimliği ve Rus Kilisesi’yle sıcak ilişkilerinden dolayı ABD’nin yeni güvenlik anlayışına uymuyordu. ABD’nin Ankara’ya yaptığı yoğun baskılar sonucunda Maksimos, sağlık sorunları bahane edilerek istifa etmek zorunda bırakılmıştır.

Maksimos’un yerine 1948’de, Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu Athenageros patrik olarak (göstermelik bir seçimle) atanmıştır. Athenageros, ABD Cumhurbaşkanı Truman’ın özel uçağı ile Ankara’ya indirilip, bir gecede kendisine Türk kimliği verilerek, Çankaya Köşkü’ne çıkarılmış ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüştürülmüştür. Üstelik Athenageros’ın Kurtuluş Savaşı esnasında azınlıkları kışkırtan Mavri Mira teşkilatının kurucusu olduğu da biliniyordu. Bu olay Lozan’da Patrikhane’nin siyasi yetkilerinin sınırlanması yönündeki prensibin, bizzat Lozan kahramanına kaldırttırıldığının ilanı anlamına geliyordu.

İSTANBUL’U TERK ETMEK ZORUNDA KALAN ORTODOKSLAR

ABD’nin, Ortodoks Hrıstiyanlığı ve Müslümanlığı, Sovyetler Birliği’ne karşı ideolojik silah olarak kullanma politikası, tıpkı 1920’lerde olduğu gibi, İstanbul’daki Rum vatandaşların pek de hayrına olmadı. İstanbul Rumlarının hayatında belirleyici üç büyük kırılma Athenageros’un patrikliği esnasında gerçekleşti.

6-7 Eylül 1955 olaylarını başlatan haber, Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı şeklinde Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanınca, Rum vatandaşlara yönelik büyük bir saldırıyı tetikledi. Olaylar kontrole alınıp sona erdiğinde, dünya basınında, Samatya Ayios Konstantinos Kilisesi’nin harabeleri arasında Patrik Athenageros’un siluetini gösteren fotoğraflar yayımlanmıştır. Olaylar, Rum cemaatin İstanbul’a olan güvenini sarsmış ve İstanbul’u terk eden göç dalgasına neden olmuştur.

1964 yılı, İstanbul Rumlarının tarihinde en önemli kırılma noktası olarak kabul edilmiştir. Kıbrıs’ta artan gerginlik nedeniyle 12 bin Yunan uyruklu Rum sınır dışı edilmiş, bununla birlikte 30 bin Türk uyruklu Rum da göç etmek zorunda kalmıştır.

Kıbrıs Barış Harekâtı (1974) esnasında tedirginlik yaşamaya alışmış olan İstanbul Rumlarının İstanbul’u terk etme süreci devam edince, 1955 yılında 105 bin olan İstanbul Rum nüfusu, 1975’te 5 bin kişiye kadar düşmüştür. 1964 yılından sonraki göçler, gönülsüz göç niteliği taşımış, Rumlar herhangi bir siyasi krizde rehine olarak kullanılacakları endişesi yaşamaya başlamışlardır.

HEYBELİADA RUHBAN OKULU

Heybeliada Ruhban Okulu’nun kuruluşu, Fener Patrikhanesi’nin Balkanlarda dini otoritesinin zayıfladığı, ulus devlet hareketlerinin ortaya çıktığı yıllara (1844) denk gelir. Hem Osmanlıya hem de Patrikhane’ye karşı gelişen milliyetçi hareketler karşısında, Patrikhane’nin etkili din adamları yetiştirme ihtiyacından kaynaklanmıştır. Zaman içerisinde teolojik eğitim veren yüksek okul düzeyine ulaşmıştır. 1971 yılına kadar kesintisiz faaliyet gösteren okul, bu tarihte çıkarılan Özel Öğretim Kurumları Kanunu gereğince Patrikhane tarafından, devlet üniversitesine dönüştürülmesi kabul edilmeyerek faaliyetine son vermiştir. Azalan nüfus ve okula öğrenci talebinin olmaması -açıklanmasa da- Patrikhane’nin bu davranışını belirleyen etkenlerdendi. 1920’lerde yüz binlerle ifade edilen nüfus, 1500-2000 sınırlarına kadar gerilemişti.

ABD’NİN PATRİKHANE’YE VERDİĞİ YENİ GÖREV

SSCB’nin dağılmasıyla birlikte, Ortodoks dünyasında yeni bir güç dengesi ortaya çıkmıştır. Sovyet Devrimi ile geri çekilmek zorunda kalan Moskova Kilisesi, 1990’dan itibaren yeniden güç toplamaya başlamıştır. Moskova Kilisesi, Rusya Federasyonu’nun jeopolitik hedeflerine hizmet eden bir yapıya dönüşürken, ABD ve AB, Moskova’nın etkisini dengelemek için Fener Patrikhanesi’ni destekleme yolunu seçmiştir. Bu stratejinin temel mantığı şudur: Eğer Ortodoks dünyasında bir merkezi otorite olacaksa, bunun yeri İstanbul Patrikhanesi olmalıdır. Batılı devletlerin, Fener Patrikhanesi’nin “ekümenik” statü iddialarına açıktan destek vermesinin nedeni budur.

Patrik Bartholomeos’un, 1990 yılında göreve gelişiyle, ABD, AB ve Yunanistan’ın desteğiyle “ekümeniklik” söylemini uluslararası ortamlarda kabul ettirme ve Türkiye’ye baskı kurma faaliyetleri hız kazanmıştır.

BAĞIMSIZ UKRAYNA KİLİSESİ KRİZİ

Batı’nın Ukrayna Kilisesi üzerinden Ortodoks dünyası içerisine dalma ve etki stratejisinin en belirgin örneği, Ukrayna’da Moskova’dan bağımsız bir kilisenin kurulmasıdır. Ukrayna yönetimi Rus Kilisesi’nin Kremlin’in çıkarlarına hizmet ettiğini sık sık tekrarladıktan sonra, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın arifesinde Fener Patrikhanesi’ne başvurarak otosefallik talebinde bulundu. Patrik Bartholomeos da başvuruyu kabul ettiğini açıklayıp uluslararası bir çatışmanın içine dalarak Batı ittifakı içerisinde yer aldığını açıkça ortaya serdi. Türkiye bu oldubittiyi sessizlikle karşılamak durumunda kaldı.

OKULUN AÇILMASINDAKİ SAKINCALAR

Türkiye’de din adamı yetiştirmek Anayasa ve kanunlar gereği kurallarla belirlenmiştir. İlahiyat fakülteleri ve diğer eğitim kurumları Anayasa’nın 24. Maddesi çerçevesinde faaliyet yürütmektedir. Ruhban Okulu’nun açılmasında asıl sorun bu noktada düğümlenmektedir. Patrikhane, okulun devlet denetimi dışında, kendi dini hiyerarşisine bağlı, uluslararası öğrenci kabul eden bir okul olarak açılmasını talep etmektedir. Bu talep Anayasa’nın eşitlik (Md. 10) ilkesine ve devletin eğitim üzerinde denetim (Md. 42) yetkisine aykırıdır.

Türkiye’de laiklik tartışmalarının en hassas noktası, devletin tüm inanç gruplarına eşit mesafede durmasıdır. Eğer Patrikhane’ye devlet denetimi dışında bir dini okul açma hakkı tanınırsa, aynı hakkın İslâmi cemaatler, tarikatlar ve diğer azınlıklar tarafından da talep edilmesi kaçınılmaz olacaktır. Devletin farklı taleplere farklı ayrıcalıklar vermesi ayrımcılık ve eşitsizliği artıracağı gibi, “Devletin tüm inanç gruplarına eşit mesafede durması” ilkesini zedeleyecektir. Tarikat ve cemaat okullarının açılmasına, devlet dışı eğitim, öğretim müfredat uygulamalarına emsal olacaktır.

SONUÇ

Fener Rum Patrikhanesi’nin tarihsel serüveni, dini bir kurumun nasıl olup da uluslararası jeopolitiğin bir parçası haline geldiğini göstermesi bakımından önemlidir. Lozan’da siyasi yetkileri elinden alınarak, sadece dini bir kurum haline getirilen patrikhane, soğuk savaşın başında ABD’nin Sovyetlere karşı stratejik bir aracı olarak yeniden keşfedilmiştir. Günümüz çatışmalarında yeniden konumlandırılarak yapılandırılmak istenmektedir.

Heybeliada Ruhban Okulu meselesi, Türkiye açısından bir azınlık ve dini eğitim sorunundan ziyade özerk statü, egemenlik ve laiklik konusunda stratejik duruş sorunudur. Türkiye, sorunu insan hakları ve din özgürlüğü olarak değil, Lozan Antlaşması kazanımlarının korunması, laik düzenin korunması ve ülke bütünlüğüne yönelik tehditlerin önlenmesi çerçevesinde değerlendirmelidir.

Fener Rum Patrikhanesi Lozan Antlaşması