İspanyol uzman Aydınlık’a konuştu... Asıl mesele enerji: İsrail Türkiye’yi vekilleriyle kuşatmaya çalışıyor
Siyaset bilimci Dr. Refoyo'ya göre Doğu Akdeniz'deki mücadelenin merkezinde enerji meselesi bulunuyor. Türkiye'yi Yunanistan ve G. Kıbrıs üzerinden çevreleme stratejisi çatışmaya dönüşürse NATO ve Avrupa'nın İsrail'in yanında yer alacağını belirten uzman, Kıbrıs'ta ise taksim fikrini destekliyor.
Doğu Akdeniz'de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki askerî işbirliği derinleşirken, Türkiye de Tel Aviv tarafından giderek daha açık biçimde bölgesel bir tehdit olarak tanımlanıyor. Peki bu yakınlaşmanın arkasında yalnızca askerî hesaplar mı var? İspanyol siyaset bilimci, akademisyen ve çevirmen Dr. Enrique J. Refoyo'ya göre meselenin merkezinde enerji, doğal kaynaklar ve bunların İsrail ve Avrupa'ya taşınacağı güzergâhların kontrolü bulunuyor.
Refoyo, İsrail'in Türkiye'ye yönelik Kürt vekil güç projeleri işe yaramayınca Yunanistan ve G. Kıbrıs üzerinden baskı altına almaya çalıştığını, bunun ABD-İsrail ekseninin Avrasya'ya yönelik daha geniş stratejisinin bir parçası olduğunu vurguluyor.
NATO'nun olası bir Türkiye-İsrail çatışmasındaki tutumundan Kıbrıs'ta “Taksim” önerisi ve adanın geleceğine, Avrupa'nın enerji bağımlılığından Doğu Akdeniz'deki güç mücadelesine kadar birçok başlığı değerlendiren Refoyo, Yunanistan ile Türkiye arasında yeni bir savaşın ise öncelikle iki ülkenin düşmanlarının çıkarına hizmet edeceği görüşünde.
'ANKARA TEL AVİV'İN ÖNÜNDEKİ ENERJİ SORUNU'
İsrail Yunanistan ve G. Kıbrıs'ı Türkiye'ye karşı cesaretlendiriyor, kendine iki ileri karakol yaratıyor, bu ülkelere silah sistemleri yerleştirip silah da satıyor. İsrail'de Türkiye'nin "varoluşsal tehdit" olarak tanımlandığı bir dönemde, sizce bu girişimler Tel Aviv'in bölgesel savaşı genişletme stratejisi mi?
Öncelikle iki temel kavramın kilit noktalarını anlamamız gerekiyor: Jeopolitik, yani toprak ile güç arasındaki ilişki; ve jeoekonomi, yani toprak ile doğal kaynaklar arasındaki ilişki. Bu kavramsal ikili, Batı Asya'da (Orta Doğu) yaşananları anlamak açısından büyük önem taşıyor.
Bu açıdan bakıldığında bugün yaşananlar, aynı anda hem toprakların hem de doğal kaynakların ele geçirilmesine yönelik bir süreçtir. Ortak payda güçtür; ancak odak noktasında ekonomik kaynak akışı sağlayabilecek bir dizi bölge bulunuyor. ABD-İsrail ekseni, İran'daki rakibini yok etmeye çalışırken, aynı zamanda başta İran'ın doğal gaz ve petrol sahalarının kontrolünü ele geçirmeye çalışıyor.
2025'ten bu yana, Netanyahu'nun yerine geçmesi muhtemel isimlerden biri olarak öne çıkan eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett'in, ABD-İsrail "Epstein Ekseni" İran'ı yendikten sonra Türkiye'ye saldırma niyetini ortaya koyan açıklamalarına tanık olduk. Şimdilik İran'ı yenemediler ve bunu başarmaları da pek olası görünmüyor. Ancak planlamaları devam ediyor.
Dediğim gibi mesele yalnızca toprakla ilgili değil, doğal kaynaklarla da ilgili. Çünkü Washington ve Tel Aviv'in, Londra ve City'nin paha biçilmez desteğiyle Avrasya'ya karşı yürüttüğü büyük savaşı sürdürebilmek için bu kaynağa ihtiyaçları var. İşte bu noktada Hindistan'dan Orta Doğu üzerinden Avrupa'ya uzanan sözde IMEC koridoru devreye giriyor.
Buradaki kilit mesele, Orta Doğu güzergâhının nereden başlayıp nerede sona ereceği. İsrail devleti, güzergâhın Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Dubai'den başlayıp Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail'e ulaşmasını istiyor. Böylece Aşdod ve Hayfa limanlarının doğudan batıya uzanan mal ve enerji akışının temel geçiş noktaları hâline gelmesi amaçlanıyor. Bu şekilde İsrail, küçük bir toprak parçasına sahip olmasına rağmen güzergâhın kilit devleti hâline gelecek.
Tel Aviv'in sorunu nerede? Ankara'da. Türkiye Cumhuriyeti jeoekonomik kartlarını ustaca oynadı ve eski "Bâbıâli", yani "Yüce Kapı", doğudan batıya akan enerjinin vazgeçilmez geçiş noktası olan "Yüce Musluk"a dönüştü. Batı Asya'daki doğal gaz ve petrol boru hatlarının haritalarına bakıldığında iki ülke öne çıkıyor: Rusya ve Türkiye. Avrupa ve ABD'nin yaptırımları nedeniyle Rusya artık denklemin dışında. Dolayısıyla doğudan Avrupa'ya enerji geçişi artık Türkiye üzerinden gerçekleşiyor. İsrail devletinin kendisi bile örneğin BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) petrol boru hattı üzerinden Türkiye'nin transit geçişine bağımlı durumda.
'KÜRT VEKİLLER OLMADI SIRADA YUNANİSTAN VE G. KIBRIS VAR'
Şimdi Epstein Ekseni'nin İran'a karşı yürüttüğü savaşa dönelim. Irak ve İran'daki Kürtleri İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı vekil güç olarak kullanmaya yönelik tekrarlanan girişimlere tanık olduk. Bu manevra onlar açısından hiç iyi sonuçlanmadı. İran'da hiçbir azınlığı hükümete karşı kışkırtmayı başaramadılar. Sınırlarının diğer tarafındaki azınlıklarda da başarılı olamadılar: Ne Kürtler, ne Araplar, ne Türkmenler ne de Beluçlar. Hiç kimse Washington ve Tel Aviv'in Epstein Ekseni'nin hizmetinde öldürülmek istemiyor.
Peki şimdi ne olacak? Savaşı durduracaklar mı? Barış imzalanacak mı? Asla. Savaşla yaşayan ve savaş yoluyla genişleyenler hiçbir zaman bir barış anlaşmasına varamazlar. Bu nedenle Avrasya'ya karşı yürütülen büyük savaşı sürdürmek için yeni bir baskı noktası aranıyor. İran'a karşı savaşta işbirliği yapmayan kim var? Türkiye. O hâlde sıra Türkiye'nin bedel ödemesine geldi. Epstein çetesinin mantığı böyle işliyor.
ABD ve İsrail'in tam desteğini alan bağımsız Kürdistan projesi de Türkiye'nin toprak bütünlüğü açısından kabul edilemez bir tehdit oluşturuyor. Ancak bu plan geri tepti. Doğuda Anglo-Siyonist vekiller bulunmadığı için şimdi vekile dönüştürebilecekleri başka uluslara yöneliyorlar: Yunanistan'a ve onunla birlikte Güney Kıbrıs'a.
Bir yandan İsraillilerin Güney Kıbrıs ve Yunanistan'a göçünü görüyoruz. Diğer yandan Tel Aviv ile Atina arasında askerî anlaşmalar imzalanıyor. Silah ve siber teknolojilerin ihracatı, İsrail devletinin ekonomik temelini oluşturuyor. Bu yolla, "Aşil Kalkanı" ile Yunan hava sahasının güvenliğini "garanti eden" kilit ülke hâline gelmeyi hedefliyorlar. Ve hedeflerinde Türkiye var.
Bunun nedeni İsrailliler ile Yunanlar arasındaki herhangi bir karşılıklı yakınlık değil; tam tersine, Yunanların Türklere karşı kullanılmak üzere istismar edilmesi. Tıpkı daha önce Kürtleri Suriyelilere, Iraklılara, İranlılara ve Türklere karşı kullanmaya çalıştıkları gibi. Bir proje başarısız olursa bir sonrakine geçiyorlar. Anahtar ve ortak payda her zaman "Divide et Impera" (Böl ve Yönet). Düşmanlarınızı bölün, birbirlerine karşı kışkırtın ve geriye kalanların üzerinde hüküm sürün.
Türkiye İsrail için bir sorun, çünkü Türkiye doğudan batıya uzanan başlıca petrol ve doğal gaz boru hatlarını kontrol ediyor. İsrail (dolayısıyla ABD) bu güzergâhın merkezi olmak istiyor. Enerji ve ardından mal transitinden kâr elde etmek istiyorlar. Mesele refah yaratmak değil; bir kez daha başkalarının emeğinden kâr elde etmek. Bunu gerçekleştirmek için de Türkiye'yi yok etmeleri gerekiyor. Satranç tahtası üzerinde mesele bu kadar basit.
Gerçeklik ise başka bir mesele. Burada yeniden gerilimi tırmandırmaya ve Yunanlar ile Türkler arasında bir savaş senaryosu yaratmaya çalışacaklar.
'TÜRKLERE KARŞI İKİ PİYON'
Yunanistan ve Güney Kıbrıs İsrail'den gerçekte ne bekliyor? Bu ortaklık gerçekten sözde eşit ortaklar arasında bir ilişki olarak kalabilir mi, yoksa iki ülke kaçınılmaz olarak İsrail'in daha geniş bölgesel stratejisinin uzantıları hâline mi gelecek?
Daha önce de belirttiğim gibi İsrail ve ABD öncelikle Yunanları Türklere karşı piyon olarak kullanmayı amaçlıyor. Washington ve Tel Aviv aynı küresel imparatorluğun başkentleri. Savaş yürütmeden, silah ticareti yapmadan hiçbir şey değiller. Bütün dünyaya ölümden başka bir şey sunmuyorlar; böylece doğal kaynaklarına ve üretken topraklarına el koyabiliyorlar. Dolayısıyla Yunanistan'a silah satıyorlar ve Avrupa'ya enerji akışını kontrol etmek amacıyla, daha önce söylediğim gibi, Türkiye ile de gelecekte bir çatışma arayışındalar. Gerçekten de başkalarının hayatlarını umursamıyorlar; yalnızca yapabilecekleri iş ve nihayetinde bundan elde edebilecekleri kârla ilgileniyorlar.
Her halükârda İsrail'in Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Lübnan'ın güneyindeki eylemlerini hatırlamamız gerekiyor. Yalnızca toprakları ele geçirmeye çalışmıyorlar; aynı zamanda doğal gaz sahaları açısından zengin olan bitişik deniz alanlarını da ele geçirmek istiyorlar. Dolayısıyla bu da başka bir kâr kaynağı.
'YANIT KİMİN KAZANÇLI ÇIKACAĞINDA'
Sorunuza doğrudan yanıt verecek olursam, bence kilit nokta duygusal boyut değil; şu soru: Bu çatışmadan kim kazançlı çıkıyor? Türkler ile Yunanlar arasındaki ilişkiler tarihsel olarak çatışmalarla dolu. Bunun ayrıntısına girmeye gerek yok. Her iki tarafın da diğerine karşı kendi şikâyet listesi var ve bunun tersi de geçerli. Evet, duygusal boyut bu. Bunu bir kenara bırakalım.
Ancak Tel Aviv açısından amaç, Yunanları ve Türkleri yeni bir savaşa sürüklemek için bu çatışmayı körüklemek. Daha önce söylediğim gibi, doğudaki Kürt projesi başarısız oldu; şimdi batıda Yunan projesini öne çıkarıyorlar.
'AVRASYA BEŞGENİ'
Epstein Ekseni'nin temel hedefi, Avrasya alanı içindeki herhangi bir büyük gücü -bölgesel veya küresel- ortadan kaldırmak. İran ve Türkiye, tarihsel nüfuz alanlarına sahip bu Avrasyacı bölgesel güçlerden ikisini oluşturuyor. Dolayısıyla mesele yalnızca bugün sahip oldukları ülkelerin topraklarıyla sınırlı değil; bunun ötesine uzanıyor.
Rusya, Çin ve Hindistan ile birlikte bunlar, büyük bir Avrasya beşgenini tamamlıyor. Bu güçler arasında bir güvenlik ittifakı kurulması durumunda ne İsrail ne de ABD bu büyük güçlerden birine veya birkaçına karşı harekete geçebilir.
Dolayısıyla bana göre İsrail ve ABD ile diğer ülkeler arasında hiçbir zaman eşitlik ilişkisi olamaz. Epstein ekseninin dünyaya son derece basit bir şekilde baktığını sık sık dile getirdim: Bugün bütün dünya, "Kovboyların" "Kızılderililerle" savaştığı bir Vahşi Batı'dan ibaret. Yani iyiler kötülere karşı; uygarlık barbarlığa karşı.
Kovboylar, "kaderin kendilerine bahşettiği" toprakları işgal etmek için her şeyi yapabilirken Kızılderililerin yaşama hakkı bile yok. Dolayısıyla bu senaryoda Yunanlar, başka bir kabileye -Türklere- karşı kullanılacak Kızılderili kabilesi konumunda.
'KIBRIS'TA TAKSİMİ UYGUN BULUYORUM'
Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, kısa süre önce Ankara'da toplanan "Büyük Savaşı Önleyecek İttifak" konferansında Kıbrıs sorununun çözümü olarak "taksim" önerisinde bulundu. Perinçek, “En doğru çözüm Türkiye ile Yunanistan arasında adanın paylaşılmasıdır. İngiliz üslerinin de adadan çıkarılması gerekir.” dedi. Bu öneriye siz nasıl bakıyorsunuz?
Öncelikle İngiliz üslerinin kapatılması ve askerlerinin geri çekilmesi gerektiği konusunda kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyorum. İkinci olarak, taksim zaten mevcut. Toprak açısından çözülmesi gereken mesele, Kıbrıs'ın iki tarafı arasındaki tampon bölgedir. Bu, kolay kısım olur.
Şimdi zor kısma gelelim: Kuzeyin Türkiye'nin, güneyin de Yunanistan'ın parçası olması durumunda -ki bunun uygun olacağını düşünüyorum- başka bir sorunla karşılaşırız. O da adanın her iki bölümüne komşu deniz alanlarının paylaşılmasıdır. Doğu Akdeniz'de çok sayıda doğal gaz sahası bulunuyor. Bu da paylaşım açısından onları son derece değerli hâle getiriyor. Dolayısıyla dış aktörler de bu paylaşımda söz sahibi olmak isteyecektir. Bunların başında, sahalarda doğrudan çıkarları bulunan İsrail ve her yerde İsrail'in garantörü olarak hareket eden ABD geliyor.
'SAVAŞ EPSTEIN EKSENİ'NİN İŞİNE YARAR'
Dolayısıyla mevcut koşullarda Yunanistan ile Türkiye arasında taksim, karmaşıklıklarla dolu ve oldukça uzak bir hedef. Buna karşılık kısa vadede başka ve gerçekten uygulanabilir adımlar atılabilir: Yunanlar ile Türkler arasındaki karşılıklı düşmanlığın önüne geçmek. Bu, dostluğun sağlanacağı anlamına gelmez ancak en azından barış içinde bir arada yaşamayı sağlayacak karşılıklı saygının oluşması mümkün.
Düşmanlıktan kaçınmak, Yunanlar ile Türkler arasında yeni bir savaşa yol açacak koşulların kötüleşmesini de önlemek anlamına gelir. Böyle bir savaş ise her iki halkın düşmanlarının, yani ABD-İsrail (ve İngiltere) 'Epstein Ekseni'nin işine yarar.
DÜNYA-MER Konferansının başlığında da ifade edildiği gibi "Büyük Savaşı Önleyecek İttifak"ın amacı bu. Evet, her senaryoda önlememiz gereken şey budur. Barıştan halklar, savaştan ise belirli seçkinler yarar sağlar. Bizim mümkün ve gerekli görevimiz, servetlerini dökülen kan üzerinden elde eden savaş kışkırtıcılarını açığa çıkarmaktır.
'5. MADDE ZORUNLULUK DEĞİL İRADE MESELESİ'
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Ankara'daki NATO zirvesinde olası Türkiye-İsrail çatışmasında 5. maddenin geçerli olup olmayacağı sorusuna yanıt vermekten kaçındı. Bu sessizlik 5. maddenin İsrail söz konusu olduğunda fiilen geçersiz olacağı şeklinde yorumlandı. Sizce Avrupa ülkeleri İsrail uğruna Türkiye ile stratejik kopuşu göze alabilir mi?
Öncelikle NATO Antlaşması'nın 5. ve 6. maddelerine bakalım. 5. maddenin şu bölümüyle başlayalım: "Taraflar, Avrupa veya Kuzey Amerika'da bir veya daha fazlasına yönelik silahlı bir saldırıyı..." Evet, Avrupa veya Kuzey Amerika. Türkiye Avrupa'da mı, Asya'da mı? Ağırlıklı olarak Asya'da. Peki bu, Türkiye'nin karşılıklı savunma kapsamı dışında bırakıldığı anlamına mı geliyor? Hayır. Çünkü 6. madde açıkça "Türkiye topraklarına yönelik silahlı bir saldırıyı" da kapsadığını belirtiyor.
5. maddede, Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesinde tanınan bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkının kullanılmasına ilişkin olarak, Taraflar "saldırıya uğrayan Taraf veya Taraflara, Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini yeniden tesis etmek ve sürdürmek amacıyla, gerekli gördüğü eylemlerde bulunarak, bireysel olarak ve diğer Taraflarla birlikte derhâl yardım edecek; bu eylemler silahlı güç kullanımını da içerebilecektir."
Burada vurgulanması gereken birkaç nokta var. Öncelikle "silahlı güç kullanımı da dahil olmak üzere, gerekli gördüğü eylemlerde bulunmak" ifadesi. Ayrıntılara dikkat edelim: "Eylem" ve "gerekli gördüğü" deniyor. Yani bu bir ihtimaldir. Olabilir de olmayabilir de. "Gerekli gördüğü eylem" kavramı açık ve tek anlamlı değildir; birçok farklı anlama gelebilir.
Ayrıca NATO ülkelerinin askerî kapasiteleri birbirinden çok farklı. Dolayısıyla alınacak önlemler, her ülkenin kendi yorumuna ve kapasitesine bağlı olacaktır. Burada "gerekli" kelimesi de önemlidir. Yani kolektif savunma bir irade meselesidir.
Son alıntıda bir başka önemli ifade daha var: "Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini yeniden tesis etmek ve sürdürmek." Akdeniz, Kuzey Atlantik'in bir parçası mı? Hayır.
Ancak 6. madde bir kez daha "veya Akdeniz" ifadesini kullanıyor. Dolayısıyla Türkiye ve Akdeniz kapsam dahilinde. Ancak kolektif savunma, her üye devletin kendi anlayışı ve kapasitesi doğrultusunda kullanacağı bir irade meselesi. Ülkeler bütün askerî güçlerini savaşa sokmak zorunda değil; ancak uygun gördükleri şekilde karşılık vermek durumundalar.
'HESAPLAŞMA BÖLGESİ KIBRIS OLABİLİR'
Bu açıdan bakıldığında, amaç İsrail ile Türkiye arasında bir savaş çıkarmak ve bunu NATO Antlaşması'nın 5. ve 6. maddelerinin kapsamı dışında tutmaksa, kilit noktanın Güney Kıbrıs olduğu düşünülebilir. Çünkü Güney Kıbrıs NATO üyesi değil.
Buna karşılık Güney Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyesi olduğu ve AB'nin de ortak savunma maddesi bulunduğu ileri sürülebilir. Avrupa Birliği Antlaşması'nın 42.7. maddesi şöyle diyor: "Bir Üye Devlet kendi topraklarında silahlı bir saldırının mağduru olursa, diğer Üye Devletlerin kendi yetkileri dahilindeki tüm araçlarla yardım ve destek sağlama yükümlülüğü vardır."
Buradaki soru, "kendi yetkileri dahilindeki tüm araçlarla" ifadesinin ne anlama geldiğidir. Çünkü madde devamında bunun "bazı Üye Devletlerin güvenlik ve savunma politikalarının özel niteliğine halel getirmeyeceği" belirtiliyor. Dolayısıyla her üye devletin toplam askerî kaynakları başka bir şeydir; dışarıdaki bir operasyona gönderebileceği kaynaklar ise başka bir şey.
Burada hem NATO'nun hem de AB'nin dışında kalan bir bölgeye geliyoruz: KKTC, yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. Evet, çeşitli uluslararası anlaşmaları inceledikten sonra bu noktaya ulaştık.
Bana göre cevap daha basit: Batı, İsrail'in her türlü suç teşkil eden eylemi gerçekleştirmesine izin veriyor. Tel Aviv Türkiye'ye saldırmaya karar verirse AB ve NATO İsrail'in yanında yer alacaktır. ABD NATO'yu yönetiyor, İsrail de ABD'yi yönetiyor. Bunu İran savaşında çok açık biçimde gördük. Netanyahu, Trump'ı yönetiyor.
'AVRUPA KENDİ HALKLARI ALEYHİNDE HAREKET EDİYOR'
Ancak sorunuzun Avrupa ülkeleriyle ilgili diğer boyutuna da bakalım. Avrupa ülkelerinin hükümetlerinin, çok az istisna dışında, kendi vatandaşlarının çıkarlarına karşı hareket ettiğini anlamamız gerekiyor.
Örneğin Rusya'ya karşı Ukrayna'daki savaşı ele alalım. Avrupa'nın önde gelen liderlerinin Rusya ile savaşın tırmandırılmasını teşvik ettiğini, ekonomik ve toplumsal militarizasyonu desteklediğini görüyoruz. Avrupa ülkeleri, düşmanları olmayan ve dahası Avrupa sanayisinin ihtiyaç duyduğu hammaddelerin büyük bölümünü ihraç eden Rusya gibi bir ülkeyle bütün bağlarını kopardı.
Bu açıdan bakıldığında, ABD'nin baskısıyla Rusya gibi büyük bir ülkeyle bağlarını kopardılarsa, İsrail talep ettiğinde Türkiye ile de elbette koparacaklardır.
Sonuçta asıl mesele enerji ithalatı olacaktır. Rusya ile bağlar koparılır ve bir enerji transit güzergâhı olan Türkiye ile de ilişkiler kesilirse, Avrupa'ya enerjiyi kim satacak? Yanıt elbette ABD'dir. Avrupa'daki bütün bu militarizasyon, ABD askerî-finansal kompleksinin çıkarları doğrultusunda yürütülüyor.
'MADRİD AKDENİZ'LE İLGİLENMİYOR'
İspanya da bir Akdeniz ülkesi. Oradan bakıldığında Doğu Akdeniz'de büyük güçlerin en kritik jeopolitik mücadelesi nedir?
Bu konuda ayrıntılı bir yanıt vermeyi isterdim ancak resmî düzeyde, yani İspanya Hükümeti açısından bakıldığında Akdeniz, eylem bakımından bir öncelik değil. Bu kulağa çelişkili geliyor:
İspanya bir Akdeniz ülkesi ama Akdeniz öncelikli değil. Gerçekten de durum böyle. NATO ve AB, Rusya gibi başka öncelikler belirledi. Mevcut Başbakan Pedro Sánchez'in "solcu" hükümeti de Ankara'daki NATO Zirvesi'nin ardından İspanyol askerlerini Finlandiya'ya göndermeyi taahhüt etti. Evet, Avrupa'nın tam karşı tarafına.
"Güney kanadı"na, yani Akdeniz ve Kuzey Afrika'ya sıfır ilgi gösteriliyor. İspanyol askerleri NATO'nun talebi ve AB'nin desteğiyle Kuzey Avrupa'ya konuşlandırılacak. Dolayısıyla medyada da Akdeniz ilgi konusu değil. Akdeniz hakkında konuşulmuyor. En fazla Afrika'dan Avrupa'ya tekneyle gerçekleşen göçle ilgili arada bir haber çıkıyor, hepsi bu. Çünkü aslında göç, Avrupa'nın kaçınılmaz bir şekilde kabul etmek zorunda olduğu bir olgu olarak sunuluyor.
'ENERJİ VE KAYNAK'
Bu noktadaki ikinci soruya gelince, bugün büyük güçler arasındaki temel rekabet enerji kaynaklarının ve nadir toprak elementlerinin kontrolü üzerinde yoğunlaşıyor. Enerji açısından bakıldığında ABD'nin küresel hegemonyasını yeniden tesis etmeye yönelik mevcut stratejisi oldukça basit ve enerji kontrolüne dayanıyor. Enerji olmadan hiçbir toplum, ekonomi veya silahlı kuvvet işleyemez. Aynı zamanda, ileri teknoloji ürünleri ve özellikle askerî teknolojiler için hayati öneme sahip nadir toprak elementleri gibi diğer mineraller için de bir mücadele söz konusu. Bir ülke, askerî operasyonları ve üretimi sürdürebilecek yeterli enerji ve minerallere sahip olduğunda ancak askerî üstünlük sağlayabilir.
Öte yandan Rusya ve Çin gibi ülkelerin ABD ve İsrail hükümetlerinin -İngiltere'yi de unutmamak gerekir- yaptığı gibi küresel hegemon olma veya iradelerini dünyaya dayatma niyetleri yok. Çünkü bu aktörler savaş yanlısı ve hegemonik hedeflerinde birleşiyor. Dolayısıyla kendi koşullarıyla yaşamak isteyen bazı büyük güçlerle, ne pahasına olursa olsun küresel hegemonyalarını güçlendirmeye çalışan diğer büyük güçler karşı karşıya. Yani yol açtıkları yıkım ve can kaybına bakmaksızın hedeflerine ulaşmak için her şeyi yapıyorlar. Böylece savaşlar, bombardımanlar, tehditler, yaptırımlar ve kısacası Washington-Londra-Tel Aviv ekseninin tüm ekonomik ve askerî cephaneliği devreye giriyor.