Küba’nın emperyalizme karşı mücadelesi!
22 Nisan 2026’da Moskova’da, ‘Fidel Castro ve Dünya Siyaseti: Diplomasi ve Uluslararası İlişkilerde Küba Tecrübesi’ başlıklı bir yuvarlak masa toplantısı düzenlendi. Bilim insanlarının ve diplomatların bir araya geldiği toplantıda Doç. Dr. Mehmet Perinçek de bir sunum yaptı. İşte Perinçek'in sunumu
22 Nisan 2026 tarihinde Moskova’da Rusya Patrice Lumumba Halkların Dostluğu Üniversitesi’nin (RUDN) ev sahipliğinde Fidel Castro Vakfı işbirliğiyle “Fidel Castro ve Dünya Siyaseti: Diplomasi ve Uluslararası İlişkilerde Küba Tecrübesi” başlıklı bir yuvarlak masa toplantısı düzenlendi. Toplantıda Doç. Dr. Mehmet Perinçek de bir sunum yaptı. İşte Perinçek'in sunumunun tamamı:
Toplantımızı yaptığımız bugün aslında Küba açısından da önemli tarihlere denk düşüyor. 17-20 Nisan 1961 tarihlerinde CIA tarafından finanse edilmiş ve eğitilmiş milisler, ABD’nin planladığı şekilde Domuzlar Körfezi’ne çıkarma yapmıştı. Bu çıkarma, 20. yüzyılda Amerikan emperyalizminin Latin Amerika’daki en büyük yenilgisi olarak kabul ediliyor. Aynı bugün İran’da, Ukrayna’da yaşadıkları yenilgi gibi.
Diğer taraftan Fidel Castro, aynı günlerde (16 Nisan’da), devrimin niteliğinin sosyalist olduğunu ilan etmişti. Bununla birlikte Küba’nın Sovyetler Birliği’ne yakınlaşması da hız kazanmıştı.
ABD’yle yaşanan çatışma, ülkeyi sosyalizme yönlendirirken, Küba’ya Avrasya’nın da kapılarını açmış ve Küba’nın Ezilen Dünya ile kaderini birleştirmesini tetiklemişti. Küba iktidarı, kendini bu süreçte tüm Ezilen Dünyanın bir devrimi olarak kabul etmiş ve sömürülen halklara destek vermeye başlamıştı.
Bunlardan bazı örnekler sıralayabiliriz…

KÜBA’NIN ÖZGÜRLÜK MÜCADELELERİNE DESTEĞİ
Taktiksel doğruluğu tartışılabilir elbette ama Che Guevera’nın Kongo’ya, Bolivya’ya gitmesi bilinenlerin başında geliyor.
Ama Küba Devleti’nin doğrudan destek verdiği hareketler de var: Nikaragua’daki devrime askeri ve fikirsel destek verilmesi. Ya da Latin Amerika’da her kim Amerikan emperyalizmine isyan ettiyse yanında Küba’yı bulmuştur.
Bu destek Afrika kıtasına kadar uzanır. Apartheid rejiminin hâkim olduğu Güney Afrika’ya karşı Angola’nın bağımsızlık savaşına destek bunun en önemlilerinden biri. Angola’da savaşan binlerce Kübalı var ve bunların zaferde de önemli payı oldukları söylenir. Küba, Angola’ya toplamda 300 binden fazla asker göndermiştir. Özellikle 1976 yılında 12 binden fazla Kübalı asker çatışmalarda aktif rol alarak güç dengesini bağımsızlık cephesi lehine değiştirmiştir. En yoğun dönemde Angola’daki Kübalı asker sayısı 50 bini bulmuştur.
Aynı şekilde Küba’nın Namibya’ya desteği, özellikle 1970’ler ve 1980’lerde Güney Afrika’nın ırkçı Apartheid rejimine karşı yürütülen bağımsızlık mücadelesinde kritik bir askeri ve siyasi rol oynamıştır. Bu destek, Namibya’nın 1990 yılında bağımsızlığını kazanmasında en önemli dış etkenlerden biri olarak kabul edilir.
Dünyadaki farklı cepheleri dünyadaki tek bir kamplaşmanın parçaları olarak gören Fidel Castro, sadece kendine yakın coğrafyalarda, Latin Amerika’da, Afrika’da değil, Orta Doğu’daki özgürlük mücadelelerinde varlık göstermiştir.
Suriye’deki Yom Kippur Savaşı (1973-1974), bunun çarpıcı bir örneğidir. Savaşın başlamasıyla Küba, Suriye’ye yaklaşık 800 asker ve 80 tanktan oluşan bir zırhlı birlik göndermiştir. Bu birlikler, İsrail ile Suriye arasındaki sınır hattında, özellikle Golan Tepeleri bölgesinde mevzilenmiştir. Küba birlikleri, 1974 yılındaki yıpratma savaşları sırasında İsrail güçleriyle doğrudan tank savaşlarına ve topçu düellolarına girmiştir.
Görüldüğü üzere Küba, sadece kendi adına değil, Ezilen Dünyanın ve gelişmekte olan ülkelerin emperyalizme karşı savaşına nerede olursa olsun bizzat katılarak, asker de göndererek destek vermiş bir ülke. Küba Devrimi’nin tarihi, emperyalizme karşı mücadeleye desteğin kınamalarla ya da kürsüden sloganlarla değil, bizzat silahlı destekle sağlanabileceğini de göstermiştir. Diğer taraftan Fidel Castro’nun düşüncesi ve pratiği, bize emperyalizme karşı farklı cephelerin birbirleriyle kopmaz bağlarla bağlı olduğunu öğretmektedir.
FİDEL CASTRO’NUN PRATİĞİ
Bugün de aynı coğrafyalar, yine aynı tehditlerle karşı karşıya, yine aynı sınavlardan geçiyor. Dolayısıyla Fidel Castro’nun fikirleri ve pratiği, Küba’nın varlığı önem taşıyor.
Latin Amerika’da birçok ülke öyle ya da böyle bir şekilde ABD’ye karşı bağımsız bir politika izlemeye çalışıyor, çok kutupluluk fikri kıtada oldukça yaygın. Bu noktada daha çok başarılı olanlar var, daha az başarılı olanlar var.
Ama şu tartışmasız bir gerçek: Güney Amerika’da ABD’den bağımsız bir politikanın sembolü Küba ve Küba Devrimi. Aslında ABD’nin Küba’ya bu kadar yüklenmesinin başlıca sebebi de bu. ABD’nin Küba’yı bu kadar hedef almasının en önemli nedeni, ekonomik bazı çıkarlardan çok, bu sembolü yok etme isteği.
Şimdi Latin Amerika’da herkes “Küba, bu kuşatmaya karşı koyabilecek mi?” sorusunun cevabını bulmaya çalışıyor. Küba’nın bütün bu baskılara rağmen ayakta kalabilmesi, elbette Latin Amerika ülkeleri için çok olumlu bir örnek olacak. Tersi ise elbette Latin Amerika’daki ABD karşıtı direnişe ve çok kutupluluk düşüncesine darbe vuracaktır.
Ama sadece Latin Amerika’da değil. Küba, dünyanın her yerinde direnişin bir sembolü ve esin kaynağıdır. Ama diğer taraftan Trump’ın Maduro’yu kaçırmakla başlayıp İran’ı bombalamakla devam ettiği düşünüldüğünde oradaki bir gelişmenin Avrasya coğrafyasını da doğrudan ilgilendirdiği görülmelidir.
Peki, Küba’yla ABD arasındaki bu çatışma nasıl cereyan ediyor? Bu aslında son 15-20 senedir benzer bir şekilde ilerliyor. ABD’nin doğrudan rejimi devirmek gibi imkânının olmadığı şimdiye kadar görüldü. Küba’nın içinde bu yöndeki dinamikler oldukça zayıf. Trump’ın kendisi de bunu itiraf ediyor. Irak’ta rejim yıkma ve sıfırdan bir rejim kurma girişimlerinin başarısız olduğunu söyledi. En son İran’da da hedefine bu anlamda ulaşamadı.
Venezüella’da da bundan ders çıkarmış gözüküyorlar. Venezüella’da mevcut rejimi yıkmak değil, adım adım mevcut rejimi değiştirmek, kadrolarını değiştirmek, ekonomik sistemini değiştirmek gibi bir yol izliyorlar. Bunu Küba’da başarmak kolay değil. Kadrolar üzerinde etkileri zayıf. Ancak Küba’yı piyasa ekonomisine, ülkenin içinde özel girişime daha fazla alan açmaya, devlet kontrolünün gevşetilmesine, yabancı yatırımın önünün açılmasına zorluyorlar.
KÜBA’NIN DİRENİŞİ
Castro, Amerikan emperyalizminin saldırganlığına sosyalist ekonomiyle, anti-liberal politikalarla direnmişti. Bunu Amerikalı emperyalistler iyi görüyor:
“Sosyalist ekonomiyi yıkarsak, liberalizmi Küba’da güçlendirirsek, Küba’yı da teslim alırız.”
Obama ve Trump da özünde bundan hareket etti ve ediyor. Belki Obama bunu daha yumuşak yapıyordu, Trump bunu zorlayarak yapmaya çalışıyor ama ikisi de serbest piyasayı ülkede hâkim hale getirmeye ve sermayedar sınıfı yaratmaya uğraşıyor. Bunun doğal sonucu olarak da şu fikri yaygınlaştırmak hedefleri: “Castro’nun düşüncelerinden, sosyalizmden vazgeçelim, ABD’yle bu şekilde iyi ilişkiler kuralım, Amerikan sermayesi gelsin, Amerikalı turist gelsin” diyen ve bu yolla zenginleşmek isteyen bir zümre oluşturmayı planlıyorlar. Elbette yaratılmak istenen bu zümrenin siyasal alanda bir karşılığı yok.
Ancak ABD, enerji alanında uyguladığı ablukayla bunu Küba devletine dayatıyor. Bu bakımdan Küba’nın bugün ürettiği her watt enerji Küba’nın ABD karşısındaki direnişini güçlendirirken, Amerikan emperyalizmine de bir darbe oluyor. Her devre dışı kalan enerji santrali ise Küba’yı boğmak isteyen Atlantik güçlerinin elini güçlendiriyor.
Bu bakımdan bu enerji savaşında Küba’ya destek olmak büyük önem taşıyor. Kısa vadeli önlemler de söz konusu olabilir: Petrol tankerleri göndermek gibi. Ama kalıcı bir başarı sağlamak için Küba’daki yerel enerji üretiminin devamlılığını sağlayacak işbirlikleri yapılmalıdır.
Çok kutuplu dünyayı tahkim eden ülkelere bu noktada önemli görevler düşüyor. 11 milyon nüfuslu bir adanın bu koşullar altında bu sorunu çözmesi oldukça zor. Diğer taraftan çok kutuplu dünya taraftarı devletlerin Küba’ya gösterecekleri bu destek, Avrasya’nın güvenliğini ön cephede sağlama alırken, Güney Amerika ülkelerine de ABD baskısı karşısında direnme gücü ve cesaret verecektir.