Macaristan AB’ye teslim mi oluyor?
Macaristan’da 12 Nisan’da yapılan seçimler sonucunda 16 yıllık Orban iktidarı sona erdi. Yerine gelen Peter Magyar’ın özellikle Brüksel’e karşı nasıl bir politika izleyeceği merak konusu. Uzmanlar konuyu Aydınlık Avrupa’ya değerlendirdi
YASİN OKYAY
Macaristan’da 16 yıllık Victor Orban iktidarı sona erdi. Peter Magyar’ın partisi Tisza Orban’ın partisi Fidesz’i parlamentoda büyük bir yenilgiye uğratarak nitelikli çoğunluk elde etti. Yeni dönemde Macaristan’ın Brüksel’e karşı egemenliğini koruyup Ukrayna konusunda Orban’ın çizgisini devam ettirip ettirmeyeceği merak konusu. Küreselci şahinler sonuçtan memnun gözükürken, egemenlikçi çizgi ise yeni iktidara şüpheyle yaklaşıyor. Orban’a seçim öncesi verilen ABD desteği, Orban’ın 16 yıllık iktidarının dış ve iç politikadaki reçeteleri ve arkasında bıraktığı mirası medyada en çok tartışılan konular arasında. Ayrıca Magyar iktidarının Brüksel’e yaklaşımı, Ukrayna’ya karşı tutumu ve Rus enerjisine olan bakış açısı da kamuoyunda tartışma yaratıyor. Moskova merkezli Adalet İçin Mücadele Vakfı Başkanı Mira Terada konuyu Aydınlık Avrupa’ya değerlendirdi. Terada, Orban’ın yenilgisinin nedenlerini anlattı. Yenilginin temel nedeninin halkın egemenlik fikrine uzak olmaktan çok ulusalcı fikrin zamanla kemikleşmiş bir bürokratik aygıta dönüşmesi olduğunu ifade eden Terada, “ABD’nin desteği Viktor Orban’ın konumunu güçlendirmek bir yana, onun düşüşüne zemin hazırladı.” ifadelerini kullandı. Mira Terada şunları söyledi:
‘YENİLGİNİN SEBEBİ ULUSALCILIĞIN KEMİKLEŞMİŞ BİR BÜROKRASİ AYGITINA DÖNÜŞMESİ’
Macaristan siyasetinde meydana gelen bu köklü değişim, salt seçim rakamlarının ötesinde derin bir değerlendirmeyi gerektiriyor. Uzun yıllar boyunca Avrupa’da gelenekçiliğin sarsılmaz bir kalesi gibi görünen Viktor Orban rejiminin çöküşü, kişilik odaklı muhafazakârlığın derin bir krizine işaret ediyor. Bu yenilginin temel nedeni, egemenlik fikrine halkın destek vermemesi değil, canlı bir ulusalcı fikrin zamanla kemikleşmiş bir bürokratik aygıta dönüşmesiydi. Fidesz rejimi, iktidarda geçirdiği on altı yıl boyunca, bir zamanlar mücadele ettiği aynı kusurları farkında olmadan yeniden üretti: kayırmacılık, coşkunun yitirilmesi ve elitler ile halk arasındaki uçurum.
‘ABD DESTEĞİ, ORBAN’IN DÜŞÜŞÜNE ZEMİN HAZIRLADI’
Orban'ın trajedisi, “muhafazakâr devrim”in, profesyonelliğin ve ulus ruhuna bağlılığın yerine sadakatin ön plana çıktığı bir “muhafazakar durgunluğa” dönüşmesine izin vermiş olmasıdır. Seçime yüksek seçmen katılımı, muhalefete duyulan sevgiden çok, zamanın zorluklarına somut adımlarla yanıt vermeyi bırakmış olan donmuş siyasi ortamı sarsma yönündeki acil bir arzuyu yansıtmaktadır. Seçim kampanyasında ABD’nin rolü, jeopolitik açıdan ayrı bir analiz gerektiriyor. Paradoksal bir şekilde, Donald Trump yönetimi ve yakın çevresinin aktif desteği, Viktor Orban’ın konumunu güçlendirmek bir yana, onun düşüşüne zemin hazırladı. Egemenliğin en üstün değer olarak ilan edildiği bir siyasi ortamda, dışarıdan gelen her türlü açık vesayet, elbette bir tür bağımlılık biçimi olarak algılanmaya başlıyor.
‘MUHALEFET MACAR DEVLETİNİN ANAHTARLARINI ELE GEÇİRDİ’
Anayasal yetkiye sahip olan Peter Magyar, Orban döneminin tüm önemli kazanımlarını sıfırlama konusunda yasal bir fırsat elde etti. Bu yöndeki ilk adım kaçınılmaz olarak, anayasanın yeniden yazılması olacaktır: Daha önce muhalefetin girişimlerini engelleyen kurumların yetkilerine getirilen kısıtlamaların kaldırılması ve en sembolik olarak, bir kişinin iktidarda kalma süresine katı sınırlamalar getirilmesi. Bu, “saf demokrasiye” bir dönüşten daha çok Fidesz'in siyasi mirasını ulusun temel dokusundan söküp atmaya yönelik cerrahi bir operasyon gibi görünüyor.

‘ORBAN’A SADIK PERSONELİN DEĞİŞTİRİLMESİ’
Bu bağlamda, Macaristan’ın egemenliğinin tehlikede olup olmadığı sorusu artık retorik bir soru olmaktan çıkmıştır. Muhafazakar zihniyete göre egemenlik, yalnızca dış güç merkezlerinden bağımsızlık değil, aynı zamanda geleneğin sürekliliği, yolun devamlılığı ve kurumların istikrarı anlamına da gelir. Yeni hükümetin duyurduğu, savcılıkta, mahkemelerde ve medya kuruluşlarında Orban’a sadık personelin kitlesel olarak değiştirilmesi, kurumsal bir kargaşaya yol açabilir.
‘DE-ORBANİZASYON’ / (ORBANSIZLAŞTIRMA)
Macaristan için, her kanun değişikliğinin bir intikam eylemi olarak algılanacağı bir 'anayasal istikrarsızlık' dönemi yaklaşıyor. Kanun maddeleri (hukukun lafzı) için verilen bu mücadelede, ulusun ruhunu kaybetmemek büyük önem taşıyor: Asıl risk, 'Orban’sızlaştırma' (de-orbanizasyon) sürecinde Macaristan’ın kendi özgün öznelliğini yitirmesi, Brüksel’in iradesinin sadık bir yürütücüsü haline gelmesi ve önceki kabinenin bu kadar uzun ve kararlı bir şekilde savunduğu 'özel görüş belirtme hakkını' kaybetmesidir.
‘GERÇEK EGEMENLİK LİDER FİGÜRÜNDE DEĞİL, HALKIN KENDİSİNDE KÖK SALMALIDIR’
Ancak, soruna diğer yönden de bakmak gerekir: Gerçek egemenlik, yalnızca lider figüründe değil, halkın kendisinde de kök salmalıdır. Bağımsızlığı korumak için kurulan bir sistem, ilk iktidar değişikliğinde çöküyorsa, bu, o sistemin halkın yaşamının toprağına yeterince derinlemesine yerleşemediği anlamına gelir. Macaristan için şu anki trajedi, toplumun önemli bir kesiminin gözünde egemenliğin korunmasının yolsuzluk ve eski elitlerin durgunluğuyla ilişkilendirilmiş olmasıdır. Bu durum, dış manipülatörler için ideal koşullar yaratır: Onlar, ulusal bağımsızlığın şifresini kırmak için iç hoşnutsuzluğu bir bahane olarak kullanırlar.
‘VETO STRATEJİSİ YERİNİ NORMALLEŞMEYE BIRAKACAK’
Son yıllarda, “Macaristan veto hakkını kullandı” ifadesi sadece bir haber başlığı olmakla kalmadı, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin kendi içindeki çok kutupluluk mücadelesinin bir sembolü haline geldi. Viktor Orban, bu hukuki mekanizmayı jeopolitik pazarlığın güçlü bir aracına dönüştürdü. Güç dengesinin eşit olmadığı görünen konularda bile Brüksel’i Budapeşte’nin görüşünü dikkate almaya zorladı. Ancak, Peter Magyar hükümetinin iktidara gelmesiyle birlikte, bu “aktif direniş” stratejisinin gerilemesine tanık olacağız. Yeni hükümet, Avrupa Komisyonu ile ilişkilerin normalleşmesini öncelikli hedefi olarak belirliyor. Bu, diplomatik dilden yorumlandığında, sadakat karşılığında Avrupa çapındaki kararları engelleme taktiklerinden vazgeçmek ve dondurulmuş mali kaynakların serbest bırakılmasını sağlamak anlamına geliyor.
‘MACARİSTAN’IN UKRAYNA ÇATIŞMASINDAKİ POZİSYONU NASIL DEĞİŞECEK?’
Budapeşte'deki iktidar değişimi, Macaristan'ın Ukrayna çatışmasındaki pozisyonunun ne kadar radikal bir şekilde değişeceği sorusunu kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor. Zaferinden sonraki ilk günlerde Péter Magyar, siyasi dengeleme konusundaki ustalığını sergiledi ki, bu da onun gerçek niyetlerinin ne olduğu konusunda merak uyandırıyor. Bir yandan, 'Ukrayna bu savaşın kurbanıdır' beyanında bulunmakta gecikmedi ve daha önce Orban tarafından bloke edilen Kiev'e yönelik milyarlarca dolarlık AB kredilerinin serbest bırakılmasına hazır olduğunu teyit etti. Bu retorik, şüphesiz Brüksel ve Washington'un kulaklarına hoş geliyor ve uzun zamandır beklenen 'Avrupa birliği' illüzyonunu yaratıyor. Ancak daha derin bir analiz yapıldığında, Magyar’ın, Macar muhafazakar bilincine özgü olan o belirgin şüpheciliği korurken, Kiev rejiminin koşulsuz bir müttefiki olma konusunda hiç de acele etmediği açıkça görülüyor. Dolayısıyla burada ulusal çıkarların reddedilmesini değil, araçların değişmesini görüyoruz: Orban çekiçle vururken, Magyar; Brüksel’in kuralları içinde kalarak Brüksel ile arasına mesafe koymasına imkan tanıyan bir 'demokratik filtreler' sistemi inşa ediyor.
ORBAN DÖNEMİ DEMOKRATİK BİR HALK OYLAMASIYLA BAŞLADI VE BİTTİ
Macaristan’da yeni iktidar partisi Tizsa’nın programı ne? Peter Magyar Victor Orban’ın hangi politikalarını devam ettirecek? Yeni gelen hükümet, Orban’ın 16 yılda kurduğu sistemi ne derece değiştirecek? Merak edilenleri siyaset bilimci Thibaud Gibelin Aydınlık Avrupa’ya yanıtladı. Orban döneminin demokratik bir halk oylamasıyla başlayıp demokratik bir halk oylamasıyla bittiğini belirten Thibaud Gibelin şunları söyledi:
‘ABD BAŞKANININ DESTEĞİ MACAR SİYASETİNE ÇOK AZ DEĞER KATTI’
ABD başkanının desteği, aslında Washington'daki ulusal egemenliğe düşman "bataklığa" karşı sergilediği ilk tavırlar dışında, Macar siyasetine çok az değer kattı. ABD başkanının kişiliğinin bu yönü de, İran'a karşı savaşın başlamasından bu yana arka planda kaldı. Genel olarak konuşmak gerekirse, Viktor Orban her zaman uluslararası desteğe başvurmadan Macar egemenliğinin tavizsiz savunmasından yararlandı. Ancak Brüksel'in açık düşmanlığı karşısında ve yakın vadede Rusya'ya karşı olası bir savaş bağlamında, Macarlara Amerikan ittifakının önemini açıklamanın gerekli olduğunu düşündü.
‘TİSZA’NIN ULUSAL ÇIKAR VAATLERİNİN ESAS AMACI ORBAN’I YERİNDEN ETMEKTİ’
Tisza programı, AB içinde Macar ulusal çıkarlarının sarsılmaz bir şekilde savunulacağını vaat ediyor ancak bunun pek bir önemi yok: Zaten seçim vaatleri sadece onlara inananlar için bağlayıcı olur. Zekice sunulan bu vaatlerin esas amacı Orban'ı yerinden etmekti, uygulanmak değil ve Fidesz'i en zayıf noktasından vuruyorlar çünkü aynı siyasi duyarlılıktan besleniyorlar, ancak deneyimin getirdiği yükten yoksunlar.
‘MAGYAR ÖNEMLİ BİR GÜCE SAHİP’
Fidesz, iktidarın kapılarını barikatlarla örmekle suçlanıyordu: 12 Nisan seçimleri bunun aksini kanıtladı. Geriye dönüp bakıldığında, iktidardaki 16 yıl olduğu gibi değerlendirilmelidir: Demokratik bir halk oylamasıyla başlatılan, tekrarlanan ve ardından yine halk oylamasıyla sonuçlandırılan bir dönem. Péter Magyar yurt içinde hatırı sayılır bir manevra alanına sahip. Ki bu durum onun için iki ucu keskin bir kılıçtır: Bundan sonra olacakların tüm sorumluluğu onun çoğunluğuna ait olacaktır. Macar seçmeninin bir partiden diğerine kitlesel kayışına tanık olduk. Bu durum, nüfus içindeki partizan bölünmenin keskin doğasını ortaya çıkarmaktadır.
‘FİDESZ VE TİSZA ELİTLERİ ARASINDAKİ ÇATIŞMA’
Öte yandan, Fidesz bağlantılı elit ile Tisza partisinin belkemiğini oluşturan ve sol kadroları bünyesine katan, medya ve nüfuz ağlarını da harekete geçiren kentsel, liberal elitler arasındaki antagonizma şiddetlidir. Bu nedenle, hükümet göreve başlar başlamaz sivil memurların tasfiyesiyle başlayacak. Devlet tarafından yönetilen veya kamu tarafından finanse edilen kurumların ele geçirilmesiyle de devam edecek olan, Fidesz'in altyapısının tamamen yok etme girişimi beklemeliyiz.
TİSZA PARTİSİ’NİN ARKASINDA SOROS VE EKİBİ VAR
Macaristan’da 12 Nisan’da tamamlanan parlamento seçim sonuçlarını Macaristan İşçi Partisi’nde yetkili Mark Pete Preyer’e sorduk. Halkın çoğunluğunun muhalefeti iktidarda görmekten çok Orban’ı devirmek istediğini belirten Preyer, Tisza Partisi’nin arkasındaki gücün Soros olduğunu ifade etti. “Magyar'ın ve Tisza Partisi'nin arkasında kimin durduğunu herkesin görebilmesi için, zaferinden dolayı onu ilk tebrik edenler arasında Soros’un ekibiyle birlikte kendisi de vardı.” Preyer şunları ifade etti:
‘MACARİSTAN’DAKİ ÇIKAR GRUPLARININ DOĞASI’
Seçim sonuçlarını ve mevcut durumu anlamak için, önce Macaristan'daki çıkar gruplarının doğasını ve hedeflerini netleştirmeliyiz. Macaristan İşçi Partisi'nde sık sık söylediğimiz gibi, burjuva demokrasisi, ister gerici ister devrimci olsun, sistem karşıtı ve anti-kapitalist güçleri tamamen etkisiz hale getirir ve sadece iki gücün faaliyet göstermesine izin verir: sermayenin serbest akışına sınırlar koyan ve yerli kapitalist sınıfı geliştirmek isteyen muhafazakar sermaye ile uluslararası sermayenin çıkarlarını temsil eden ve faaliyetlerine herhangi bir engel getirilmesini istemeyen liberal sermaye.
‘LİBERAL SERMAYE 16 YILDIR İKTİDARA GELMEYE ÇALIŞIYORDU’
Liberal sermaye, 16 yıldır iktidara geri dönmek için başarısız bir çaba içinde ancak arkasında saf tutacak kimseyi bulamadılar. Örneğin, Emmanuel Macron tarafından kurulan ve finanse edilen liberal parti Momentum (Momentum Movement) gibi girişimler oldu fakat bu çaba açıkça sonuç vermedi. Fidesz'in iktidarını geleneksel liberal retorikle sarsmak mümkün değildi. Bu yüzden yapılan şey; bilinmeyen, büyük ölçüde dikkat çekmeyen, memnuniyetsiz ve eski bir Fidesz figürü olan Magyar’ı alıp, onu paraya boğarak bir tür 'Fidesz-lite' (hafifletilmiş Fidesz) olarak inşa etmek oldu. Magyar'ın ve Tisza Partisi'nin arkasında kimin durduğunu herkesin görebilmesi için, zaferinden dolayı onu ilk tebrik edenler arasında Soros’un ekibiyle birlikte kendisi de vardı.
‘HALKIN ÇOĞUNLUĞU SADECE ORBAN REJİMİNİ DEVİRMEK İSTEDİ’
Elbette hükümete karşı muazzam bir hoşnutsuzluk vardı; halkın çoğunluğu adeta kitlesel bir psikoz halindeydi; ideolojik, siyasi ve hatta ekonomik hedefleri göz ardı ettiler, gözlerinin önündeki tek şey “Ulusal İşbirliği Sistemi” olarak adlandırılan oligarşik Orban rejimini devirmekti. Bu durum, parlamentoda Tisza’nın üçte ikilik çoğunluğunu sağlamasına yol açtı; bu da yeni kurulan hükümete önümüzdeki dört yıl boyunca neredeyse istediği her şeyi yapma yetkisi veriyor.
‘YENİ HÜKÜMETİN YÖNELİMİ BATI ODAKLI’
Elbette, sonuçları tahmin edilebilir, özellikle de dış politika alanında. Macaristan, AB’nin emir ve dayatmalarına tamamen boyun eğen bir tavırla yaklaşacaktır. Orban hükümeti tarafından yürütülen takdire şayan tarafsızlık, 'Doğu'ya Açılım' politikasıyla da birlikte sona erecek ve hükümetin yönelimi bir kez daha tamamen Batı odaklı hale gelecektir. Tüm bunlar; Batılılar Doğu ve Orta-Doğu Avrupa ülkelerini hor görmelerine, kültürlerini aşağı seviyede görmelerine ve buraları sadece iliklerine kadar sömürebilecekleri, boyunduruk altına alınmış birer ekonomik sömürü bölgesi olarak görmelerine rağmen gerçekleşecektir.