‘Piyasanın insafıyla çıkış yolu bulunamaz’
Türkiye’nin üretim politikalarının kamucu bir zemine oturtulması gerektiğini söyleyen Necmettin Aydın, stratejik sektörlerde devletin yeniden üretim rolü üstlenmesini isterken; tarımda dışa bağımlılığı ve yanlış yatırımları eleştirdi. Mevcut ekonomik düzenin emek üzerindeki yükü artırdığını belirtti
DİSK/Birleşik Metal-İş 2 No’lu Şube Başkanı ve Gebze Sendikalar Birliği Dönem Sözcüsü Necmettin Aydın, Ulusal Kanal’da katıldığı “İlyas Gümrükçü ile Üreticinin Sesi” programında sanayide artan maliyet baskısı, üretimin yurt dışına kayma eğilimi ve işçilerin yaşadığı gelir kaybına dikkat çekti. Aydın, mevcut ekonomik düzenin emek açısından ciddi sorunlar ürettiğini belirterek adil gelir dağılımı, üretim politikalarında yapısal değişim ve sendikal hakların güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Necmettin Aydın şu değerlendirmelerde bulundu:
“2025’in sonu ve 2026’nın başında sanayide çok ciddi sıkıntılar yaşanacağını işverenlerle yaptığımız toplantılarda da gördük. Kurun baskılanması nedeniyle maliyetlerin çok yükseldiğini ifade ediyorlar ve bu yüzden üretimlerini Mısır gibi işçiliğin daha ucuz olduğu ülkelere kaydırmaya başladılar. Tekstil zaten gidiyor, otomotiv yan sanayisi ve metal sektöründe de benzer tehlikeler kapıda. Ancak burada şunu sorgulamak lazım: İşveren fabrikayı götürse de götürmese de burada kalan işçiye açlık sınırının altında bir ücret reva görülüyorsa, bu üretim modelinin topluma bir faydası kalmamıştır. Sanayiciler de aslında bu baskıcı yönetim anlayışından ve kredi musluklarının tutulmasından rahatsızlar ama seslerini çıkaramıyorlar; ağzını açan ya soruşturma yiyor ya da kredisi kesiliyor.
‘KÖYLERDE İNSAN KALMADI HAYVANCILIK BİTTİ’
“Türkiye’nin kurtuluşu üretmekten geçiyor ama her şeyi özel sektöre ve piyasanın insafına bırakarak değil. Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi stratejik alanlarda kamu eliyle üretim yapılmalıdır. Şeker fabrikaları, demir-çelik işletmeleri, enerji, eğitim ve sağlık gibi alanlar devletin kontrolünde olmalıdır. Bugün tarımda dışa bağımlı hale geldik; Ukrayna’da savaş çıkınca ayçiçek yağı bulamaz olduk. Çünkü köylerde insan kalmadı, hayvancılık bitirildi. Biz bütçemizi yıllarca betona, yollara ve köprülere yatırdık. Eğer o parayı teknolojiye, bilime ve katma değeri yüksek sanayiye yatırsaydık, bugün dış ticaret açığını konuşmuyor olurduk. Eğitimi dinselleştirip bilimden uzaklaştırırsanız, yarının teknolojisini üretecek gençleri de bulamazsınız. İşsizlik Sigortası Fonu da amacının dışına çıktı; işsiz kalan işçiye verilmesi gereken para, teşvik adı altında işverenlere dağıtılıyor. Bu fonun derhal asıl sahibine, işçiye iade edilmesi lazım.”
‘HUKUKİ BARİKATLAR KALKMALI’
“Biz hiçbir fabrikada işverenin itirazı olmadan toplu sözleşme masasına oturamadık.” diyen Aydın, şöyle devam etti:
“Mutlaka itiraz edildi, mutlaka işçiler çıkarıldı ve orada direnişler ortaya çıktı. Yasalarımızda ‘Yetki davaları iki ayda sonuçlanır.’ dese de fiiliyatta durum hiç öyle değil. Şu an bir yetki davası 3 yıldan, 4 yıldan aşağı bitmiyor. Siz fabrikanın tamamını sendikalı yapsanız dahi, işveren sadece bir kâğıt parçasıyla dava açıp süreci yıllarca kilitleyebiliyor. Bu uzun yargı süreci işçide yorgunluğa, bıkkınlığa ve motivasyon kaybına neden oluyor. İşveren bu süreyi içeride baskı kurmak için kullanıyor. Bu durum tamamen siyasetin çözmesi gereken bir meseledir; parlamentonun örgütlenmenin önündeki bu hukuki barikatları kaldırması lazım.
“Hükümet yetkilileri çıkıp dolar bazında asgari ücretin arttığını söylüyorlar. Evet, bugün asgari ücret 500-600 dolar seviyelerinde ama asıl mesele bu paranın neyi satın alabildiğidir. Geçmişte 200-300 dolar olan asgari ücretle insanlar geçinebiliyordu. Bugün 600 dolar ev kirasını bile karşılamıyor, gıda ihtiyacına yetmiyor. Dünyada genel bir kriz yokken Türkiye’de yanlış ekonomi politikaları, ‘nas’ söylemleri ve reel gerçeklikten uzak kararlar nedeniyle bir kriz yaşatıldı. Şimdi orta vadeli program diyorlar ama bakıyorsunuz yine işçilik maliyeti bastırılıyor, kur bastırılıyor, fatura yine çalışana ve emekliye kesiliyor. Adil bir gelir dağılımı olmadığı sürece milli gelirin ne kadar arttığının işçi için bir karşılığı yoktur.”
‘Hakkını alan işçinin verimi artar’
“İşverenler sendikayı bir düşman gibi, fabrikayı ellerinden alacak bir yapı gibi görüyorlar. Oysa sendikalı işçi, hakkını alan işçidir. Hakkını alan işçinin verimi artar, aidiyet duygusu gelişir ve üretimin kalitesi yükselir. Sendikacı siyaset yapmaz demek yanlıştır; sendikalar demokratik bir ülkede en büyük baskı unsurudur ve işçinin çıkarı için hem parlamento hem de hükümet üzerinde ağırlığını koymak zorundadır.”
Necmettin Aydın konuşmasının sonunda; tüm çalışanları örgütlenmeye, hükümeti ise “adil gelir dağılımı” için adım atmaya davet etti.
