Süleyman Yıldız'ın meşhur ettiği türkü

‘Bu bir aşk. İlkokula başladığım dönem saza başladım. Kendime bir tef yapmıştım. Bir de sazım vardı...’

Süleyman Yıldız'ın meşhur ettiği türkü
A+ A-

EMİNE SAĞLAM AKFIRAT

Süleyman Yıldız, akşama kadar radyodan türkü dinlenen zamanlarda yetişmiş. Tarlada bahçede, gölgesinde durulan ağaca önce radyonun asıldığı devirler...

Saza ilkokulda başlamış, sonra türkü aşığı olmuş. “Müzik eğitimi yoktu, fakat bizde aşıklık geleneği var” diyor, “Dedemin babaları ve dedeleri cem yapa yapa gelmiş kişilerdir...” Sonrasını kendisinden dinleyelim:

‘BİZİ VAR EDEN KÜLTÜRÜMÜZ’

  • Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Çok teşekkür ederim. Öncelikle yapmaya çalıştığınız işi çok önemsiyorum. Siz de önemsemişsiniz ki bu yayına başlamışsınız. Çok da iyi etmişsiniz. Aslına bakarsanız türküler değerli, hem de çok değerli. Bizi var eden kültürümüz, türkülerdir. Köken türkülerden geliyor, şiirden, edebiyattan geliyor. Aşıklık geleneğinden geliyor.

Benim kim olduğuma gelince... Ama öncelikle şunu belirtmeden geçmeyeyim: gerçekten çok önemli bir işe baş koymuşsunuz. Başta bizim sevgili İbrahim Can olmak üzere emeği olan bütün arkadaşlarımıza saygılarımı, sevgilerimi iletiyorum.

Ben Tunceli’nin merkezine yakın, yedi sekiz kilometre uzakta, eski ismi Birman mezrası olan Yıldızlar Mezrası’nda, 1 Ocak 1953 tarihinde doğmuşum. O vakit köy okulları yoktu. Olanlar da çok uzaktı. Anneannemin köyünde ilkokula kaydoldum. Bizim köye yakınlığı beş altı kilometre...

Süleyman Yıldız'ın meşhur ettiği türkü - Resim: 1

‘SAZ ÇALMASINI BİLMEYENE KIZ VERMİYORLARMIŞ’

  • O dönem ilkokulda müzik eğitimi var mıydı?

Müzik eğitimi yoktu, fakat bizde aşıklık geleneği var. Dedemin babaları ve dedeleri cem yapa yapa gelmiş kişilerdir. Cemi yürüten kişilerdir. Kendileri çalıp söylerlerdi. Onların çalmış olduğu, söylemiş olduğu ezgiler ve eserler de var. Genellikle köşede saz asılıdır. Bilen büyükler sazı alıp çalıyorlardı... Ben de onlardan etkilendim. İlkokul bire başladığımda saz çalıyordum. Anadolu geleneğinde saz çalmasını bilmeyene kız vermiyorlarmış diye kayıtlar vardır.

Ortaokula Tunceli’ye, babamın yanına geldim. Babam Tunceli’de gardiyandı. Cezaevi içinde babamla aynı odada, ranzada kalıyorduk. Ben üstte, babam altta yatıyordu. Mahkum hayatından çok etkileniyordum.

Tekrar saza dönersek, sazın insan üzerinde çok büyük etkileri vardır. Saz insanı, örfüyle, ananesiyle, edebiyle, erkanıyla, saygısıyla, sevgisiyle, bu bir irfan olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar bu değerleri benimseyerek, benimseterek birbirlerine aktarıp günümüze kadar getiriyorlar. Ve bu Anadolu’da devem eden bir gelenek.

‘İLK SANATIM ÜÇ TEKERLEKLİ BİSİKLET’

  • Müziğe nasıl yöneldiniz?

Bu bir aşk. İlkokula başladığım dönem saza başladım. Kendime bir tef yapmıştım. Bir de sazım vardı.

Tunceli’nin merkezine geldiğimde çocuklar üç tekerlekli bisikletle dolaşıyordu. Bizim oralar da dağlık, taşlık yerler. Babama ne olur bana da bisiklet al dedim. Ya oğlum orada binecek yer yok ki, dedi. Evin üstü toprak orada sürerim, dedim. Oradan düşersin, ölürsün, dedi. Ben de bir testere, dari ve bir de keser ile ağaçtan tekerlek yaptım. Sabahtan akşama kadar üç tekerlekli bisikleti yaptım o çocuk halimle. Bisiklete bindim ve yürüttüm. Sanata o bisikletle başladım.

Akşama kadar radyodan, bütün sanatçıları dinliyordum. Herkezi saz çalışıyla tanırdım. Bu Yücel Paşmakçı, bu Orhan Dağlı, bu Ali Ekber Çiçek diye tanırdım. Çocukluğumda sazı çalışıyla beni en çok etkileyen biri, Ali Ekber Çiçek, ben küçükken Tunceli’ye geldi. Mahkumlara konser verdi. Orada gördüm. Altmışlı yıllardı. O geldiğinde yedi adet kurban kestiler.

‘KEMENÇENİN RİTMİNDE BAHÇE KAZMAK’

  • Türkü nedir?

Aşık Daimi, daha felsefi söyleyen Davut Sulari, güzelleme tarzıyla Neşat Ertaş, deyişleriyle Ali Ekber Çiçek... hepsi ayrı tarzda söylese de bana güzel gelirdi. Neriman Tüfekçi’nin söylediği türkü de bana çok etkili geliyordu. Tabi bozlak da dinliyordum. Dinleye dinleye türkü bizim yaşam tarzımız oldu. Notayı bilmiyorsak, müzik eğitimini almıyorsak bile kulağımızla ve dinlediklerimizle bir yol bulmaya çalışıyorduk. Yazın buğday biçilme zamanında insanlar birbirlerine imece usulüyle yardım ederlerdi. Eve geldiklerinde, gölgesinde durdukları ağaca radyoyu asarlardı. Ahmet şu radyoyu açsana, derlerdi. Türküleri dinliyorlardı, şarkılara geçtiğinde, kapat şu radyoyu, derlerdi. Türküler Anadolu insanının gerçekten hayatıydı.

İbrahim Can: Her yerde öyle. Bizim Karadeniz’de, örneğin bahçe kazılacak, otuz kadın imeceye gelir. Önünde, canlı kemençe çalan yoksa, kazmazlarmış. Bizde imece türkü diyorlar. İnsanlar kemençenin ritmine göre aynı anda kazma vuruyorlar. Akşama kadar nasıl kazdıklarını bilmiyorlar.

On kişi yan yana gelmiş, ellerinde oraklar, tarlayı biçip gidiyorlar. Öyle bir adım atıyorlar ki ritim adımları birleştiriyor. Bir de adım atarken türkü söylüyorlar.

‘MÜZİK HER YERDE İNSANI COŞTURUYOR’

  • Hareket halindesin, türkü söylüyorsun ve üretim yapıyorsun. Müzik insanların enerjisini mi ortaya çıkartıyor?

Müzik her yerde insanı coşturuyor. Örneğin savaşa sokmak için insanlara marşlar söyletiyorlar. Türküler her yerde var. Hem ağlatıyor, hem savaşa sokuyor, hem sevindiriyor, hem güldürüyor ve düşündürüyor.

İbrahim Can: Bu deyişler, babaların, büyüklerin topluma ya da çocuklarına en doğrudan öğüt verme şekli değil midir? Doğrudan sana öğüt veremiyor ama ortaya konuşarak, konuyla ilgili bir felsefe yapıyor. ‘Gökte uçan Huma kuşu, ne bilir dalın kıymetini’ ya da ‘Çift sürüp ekin ekmeyen, meydana sofra dökmeyen, arının kahrını çekmeyen, ne bilir balın kıymetini’ diyor. Sen de böyle ol, diye çocuğa, topluma, anlatıyor.

‘AŞIK, IŞIK DEMEKTİR’

Tabi ki. Öğütsel ezgiler aşıklık geleneğinden geliyor. Aşık dediğimiz şey ışık kelimesiyle özdeştir. Aşık ışık demektir. Işık yol gösteren, aydınlatan, yön gösteren demektir. Aşığın böyle bir görevi vardır. Aşık, hem öğüt verir, hem saygıda, sevgide, insan olmada, insanı belli kalıplara sokar. İnsanoğlu öyle bir hamurdan geliyor ki demir madeni gibidir. Örneğin demir topraktan eritilerek çıkartılır. Külçe halinde olur ama o külçe oluşmadan istenilen kalıba dökülebilir.

  • O halde İbrahim Beyin dediği gibi deyişlerin en önemli özelliği toplumu eğitmek midir?

Evet. İnsan hamuru dökülen kalıplar açısından demir madeni gibidir. İnsan hamurundan isterseniz katil adam yaratabilirsiniz. İsterseniz alim, evliya, bilim adamı yetiştirebilirsiniz. Nasıl istiyorsanız öyle bir adam yetiştirebilirsiniz.

n İnsan çevresinden nasıl görüyorsa, ona göre mi şekilleniyor? Deyişler bu anlamda eğitim aracı olarak değerlendirilebilir mi?

Tabi ki. İnsan hamuru demir kalıpları gibidir. İnsan aldığı terbiyeyle şekle girer. Sazın, musikimizin, kültürümüzün özelliği şudur; iyi bir insan yetiştirmek istiyorsanız sazı verin eline, onun arkasına bakmayın. O kahveye bile göndermez onu. Ondan kütü, çevresine zarar veren, eğriye giden, hırsız, edepsiz adam çıkmaz. Çünkü bizim tarihimizi incelediğimiz zaman bir aşığımızın, bir ozanımızın, birinin yolunu kestiği, taciz ettiği, kimsenin malına mülküne konduğu, kimseyi öldürdüğü duyulmamış. Dolayısıyla sazın bu kadar önemi vardır insan üzerinde.

‘MUSİKİSİ OLAN TOPLUMLAR GELİŞİYORLAR’

  • Sazın ortaya çıkış tarihi belli mi?

İbrahim Can: Sümer tabletlerinde saz Anadolu’da çıktı.

Sazın şu tarihte yapıldığına dair kesin bir bilgi olmamakla birlikte, yapılan araştırmalarda, yüksek lisans ve doktora tezlerinde şöyle deniyor: Adamın biri yolda giderken bir ses duymuş. Bakmış, bir adet kemikleşmiş, beyazlaşmış hayvan kafasına, atın kuyruğundan bir kıl takılmış. Rüzgarda kılın ses çıkardığı varsayılır. Bu ses nasıl oluştu diye üzerinde düşünülmüş. Sonrasında toplumsal gelişim ne kadar ilerleme sağlamışsa, sazın gelişimi de, insan gelişimiyle özdeş olarak hareket ediyor. Çünkü musikisi olan toplumlar gelişiyorlar. Gelişmiş toplumlar, enstrümanlarıyla, sazlarıyla, edebiyatıyla, şarkılarıyla, türküleriyle yarattığı değerleriyle ilerliyor. Anadolu geleneğinde öyle bir geçmiş var ki, Orta Asya’dan da bağlantı kurulduğu zaman birçok yolda kesiştiğini görüyoruz. Oradaki insanların ağız ve icraat farklılıkları varsa bile; gelenek açısından ve görenek açısından sazla yakınlıklarının bizden çok fazla uzak olmadığını görüyoruz. Ama Anadolu geleneği Uzakdoğu’daki Türk devletlerinin kültürlerden biraz daha farklı bir içerik taşıyor.

YAŞAR KEMAL İLE NESİMİ

  • Türkünün kaynak kişisi kim?

Kaynak kişi Aşık Nesimi Çimen. Allah rahmet eylesin. O da hiç unutamayacağımız bir şekilde gitti. Nesimi amcanın baba tarafı, Tunceli’den göç edip güney illerinde bir köyde yaşıyorlar. Orada Nesimi ağanın kızını kaçırıyor. Kayseri’nin Sazlı ilçesine geliyor. Burada saz çalmaya başlıyor. Birçok yerde söylüyor ama, Nesimi Çimen’in kendine göre bir tekniği var. Çaldığı sazın akort düzenine biz ırızvan düzeni deriz. Bağlama dizini, tonalitesi üç telli sazı düşününce alt tel Mi yaptık, orta tel La oldu, üst tel Si oldu, orta tel yok. Onu üst telden boğarak, alt tel akort basarak çalınabilir bir sistem. O şekilde çalıyorlar... Nesimi amca Fransa’ya gidiyor. Orada birileri çalışını fark ediyorlar. Ses kaydı alıyorlar ve plak yapıyorlar kendisine.

İbrahim Can: Bunun bir hikayesi var. Yaşar Kemal, geçim için sokakta çalan Nesimi’ye rastlıyor. Alıyor onu himayesine ve “Sen aşık, nasıl bir şeysin” diyor. Orada inanılmaz bir ilgi görüyor. Ben Nesimi amcayı, radyoya geldiği zaman tanıdım. Süleyman ağabey de hatırlar. Dinlemeye Belkıs Akkale abla da gelmişti. Herkes merakla geldi. ‘Daha senden gayri aşık mı yoktur...’, onu çalarken o kadar farklıydı ki, sanki Göbeklitepe’den gelen bir ses, derinliği olan bir sesti.

  • Nesimi Çimen türküyü neden kendisi derlememiş?

O da bir yerlerden almıştır. Nesimi amcanın bende ses kayıtları var. Birçok kişinin ses kayıtları bende var aşıklardan. Gittiğiniz zaman oturuyorsunuz, muhabbet ediyorsunuz. Kendisiyle konuşuyoruz, sesleri kayıt altına alıyorum. Tabi diyor erenler, neden olmasın? O şekilde oluyor. Biz de bunları kimden aldıysak, ismini cismini yazıyorduk. TRT kayıtlarında o isim geçsin diye.

İbrahim Can: Nesimi Çimen her taraftan birikimi olan bir derya. Kayseri’den almış, gittiği yerlerden almış, Tunceli’den almış. Eserlerini Arif Sağ da derledi. Topluma öyle bir türkü pazarı açıldı ki. ‘Daha senden gayri aşık mı yoktur, gördüm iki kişi mezar eşiyor, çok yaşayan yüze kadar yaşıyor.’ Bunlar hep deyiş, insanlara bilgi veren, aldığı bilgileri yeni nesle aktaran... Yüz yaşına kadar yaşıyorsun, insanlarla kavga etmeyin, insanlara iyi olun, öyle bir işlevi var.

Süleyman Yıldız'ın meşhur ettiği türkü - Resim: 2

SAZIN, SÖZÜN USTASI NESİMİ ÇİMEN

1931 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesinde doğdu. Daha sonra tüm ailesiyle birlikte Kayseri’nin Sarız ilçesine yerleşti.Köy ağasının yanında maraba olarak çalışmaya başladı. Ağanın kızı Dilber’e aşık oldu. Birlikte Kayseri’den kaçıp Elbistan’ın Sevdili Köyü’ne yerleştiler. İşçi olarak Almanya’ya gitmek istedi, fakat nefes darlığı nedeniyle olmadı. Ailesiyle beraber Osmaniye’nin Kadirli ilçesine göç etti. Bu dönemde yazar Yaşar Kemal ile tanıştı ve onun da yardımıyla bir fabrikada işe başladı. Greve çıkan işçilerin başına geçince işten atıldı ve ailesinin geçimini sağlamak için ozanlığa başladı. 1967 yılında Tunceli’de sergilenen bir Pir Sultan Abdal oyununda oynayan ve deyişler söyleyen Nesimi, salonda olay çıkınca gözaltına alındı ve bıyığının yarısı tek tek yolunmuş bir vaziyette serbest bırakıldı. Ailesiyle birlikte Zeytinburnu’nda bir gecekonduya yerleşti. Evinde konaklayanlar arasında Yaşar Kemal, Atıf Yılmaz, İlhan Selçuk, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Harun Karadeniz, Yılmaz Güney, Mahzuni Şerif, Aşık İhsani, Emekçi ve Ali Özgentürk gibi isimler vardı.

Küçük yaşta türkü derlemeleri yapan Nesimi, topladığı folklor değerlerini radyo arşivlerine kazandırdı. Hatayi, Pir Sultan Abdal ve diğer usta ozanların nefeslerini söyleyerek kendisini tanıttı. Nefeslerini, türkülerini bağlama ile değil, göğsünde taşıdığı cura eşliğinde söyledi ve cura çalmada ün kazandı. Kendi yazdığı deyişlerini de okuyup söylemiştir.

2 Temmuz 1993 günü, Sivas katliamında 35 canımızla birlikte Madımak Oteli’nde yakılarak hayatını kaybetti.

NESİMİ TÜRKÜLERİNİ TUNCELİ HANESİNE YAZDIRDIM

“TRT’de görevliyken Nesimi Çimen için çok önemli bir görev yaptım. Nesimi amcanın Kayseri Sazı ve ırızvan düzeni çaldığı küçük curası vardı. Kayseri türkülerini aldım inceledim. Yani bu iki şey hiç birbirine benzemiyor. Nesimi’nin çaldıklarıyla Kayseri’de çalınanlar birbiriyle alakasızdı. Nesimi, niye Kayserili gibi çalıp söylemiyor diye incelemeye başladım. Aradaki bu farklılığı Tunceli’de de araştırdım. Irızvan düzeni Tunceli’de de ırızvan düzenidir. Ama güney illerimizde, Maraş’ta, Elbistan’da, Kantarma’da aynı akort sistemi çalınıyor. Aynı güzellikte çalıyorlar. Tavırları birbirine çok benziyor. Ben yirmi dört sayfa yüksek lisans tezi gibi bir tez hazırladım. Nesimi Çimen’in babası, dedesi Tunceli’den göç etmişti. Tekniklerinin orada çalma teknikleriyle aynı olduğunu tespit ettim. Yapmış olduğumuz analizlerde; hiçbir benzerlik göstermediği gerekçesiyle Nesimi Çimen’in türkülerinin TRT arşivinde Kayseri hanesine değil de Tunceli hanesine yazılmasını talep ettim. Talep üzerine TRT’nin yüksek kurulu toplanıyor, kulakları çınlasın Mehmet Erenler, senin böyle bir talebin olmuş, çok ilginç geldi bana, Tunceli hanesine aldık dedi.”

ILGIT ILGIT ESEN SEHER YELLERİ

Ilgıt ılgıt esen seher yelleri

Doğru gelir gider mi (yar yar)

Hakkın emri ile çürüyen canlar

Bin yıl yerde yatsa çürür mü (yar yar)

***

Pazarlık mı olur adil dükkanda

Mevl-i muhabbetim de kaldı yar sende

Bu divan olmazsa ulu divanda

Dost benim sualim verir mi (yar yar)

***

Bahçede açılmış yar gonca güller

Gülün figanından sefil bülbüller

Aşuktan maşuğa da sarılan kollar

Bin yıl yerde yatsa çürür mü (yar yar)

***

Abdal Pir Sultan’ım da kalbi zar olan

Döner mi sözünden gerçek yar olan

Senin gibi aht-ı sadık yar olan

Verdiği ikrardan döner mi (yar yar)

Yöresi: Tunceli

Kaynak: Nesimi Çimen

Derleyen: Süleyman Yıldız

Notaya alan: Süleyman Yıldız

Süleyman Yıldız'ın meşhur ettiği türkü - Resim: 3