Mehmet Ulusoy

Mehmet Ulusoy

Nietzsche’nin demokrasi, sosyalizm ve emekçi düşmanlığı

“Güç istenci”: Mafyalaşmış kapitalist efendilerin kural tanımaz egemenlik isteği

Nietzsche her türlü bütünsel düşünceye, her türlü sisteme karşıdır. Ona göre, “bir sistem kurmaya çalışmak dürüstlükten yoksun olmak demektir.”(8) Ama bütün bu büyük, “radikal” iddialara rağmen, tutarsızlıklar, çelişkiler içindedir; temel felsefi görüşlerini açıklarken akılcı bir sistem içinde bütünlüklü bir mantığa dayanmak zorunda kalmıştır.

Ona göre, yaşamın temelinde “Güç istenci” vardır. Sınırlı sayıda insanın ekonomik, siyasi, düşünsel güç sahibi ve diğer insanların da sürü olması anlamına gelen bu görüş, varolmanın, yaşamanın temel özünü oluşturuyordu. Kuşkusuz karşı kutupta da sosyalistlerin ve demokratların savunduğu insanların siyasi, ekonomik haklarda eşitlenerek, efendi-köle ilişkisinin bütün biçimlerinin ortadan kaldırılmasıyla özgürleşmesi ve saçkinleşmesini, yetkinleşmesini esas alan düşünce ve pratik yer almaktadır.

Nietzsche’nin ideolojik olarak durduğu yer aslında gizemli ve belirsiz bir yer değildir; o liberal burjuvazinin ifrata varmış bireyciliğinin kararlı bir savunucusudur. “Tüm bilinçli hareketimiz yüzeydeki olaylardır; bunların arkasında içgüdülerimizin ve o andaki hallerimizin güç kavgaları yer alıyor”(9) derken kapitalizmin kurtlaşmış bireyleri arasındaki güç kavgalarını anlatıyordu. Her bilgimiz, hatta kullandığımız her sözcük belli kişisel bir perspektifi yansıtan, görelilikle sınırlı bir değerlendirme ve yorumdur ona göre. Yani, tipik öznelci-liberal bir bakışla, bireylerin topluma, bütüne bakışında bir ortaklık bulunamaz, gerçek, hakikat herkesin kendi yorumunda görecedir, diyordu.

Demek ki, Nietzsche’ye göre, toplumun bütününü gözeten, toplumsal sorumluluğu temel alan bir yaklaşım ahlaklı değildir. Bu nedenle, liberal-bireyci, faydacı etikte de vurgulandığı gibi bireyin güç sahibi olma, egemen olma ve yönetme tutkusu tek ahlaki davranıştır. Güç istencini esas almayan, “üst insan” olmayı hedeflemeyen hiçbir davranış ahlaki değildir!

Reklamdan sonra devam ediyor

“İnsanın en korkunç ve en esaslı talebi kudrete yönelik içgüdüsüdür. Bu içgüdü özgürlük olarak adlandırılır. O en uzun süre için sınırlı tutulmalıdır. Bunun için şimdiye kadarki ahlak, bilinçsiz olarak terbiye ve yetiştirme içgüdüleriyle kudret hırsını sınırlandırmaya yöneliktir.”(10) Burada Nietzche, “kudret hırsı”nı sınırlandıran etken olarak, Hıristiyan ahlakının eleştirilmesi bağlamında aslında “o güne kadarki” uygarlığın geliştirdiği “ahlakın” ve “değerlerin” bütün biçimlerine karşı çıkar. Bunu yaparken Tevrat’taki “Öldürmeyeceksin!”, “Çalmayacaksın!” vb ilkerini de iptal eden -”biz ahlak karşıtları” dese de- yeni bir ahlak önermektedir.

Bu “yeni ahlak”ta tek geçerli ilke güçlünün zayıfı ezme, kendi çıkarları için onu kölece kullanma hakkıdır. Bu bir doğa yasasıdır. Şöyle diyor flozofumuz bütün açıklığıyla: “İstismar [Lukacs’ta bu “sömürü” olarak gçevrilmiş -MU], bir toplumun ilkelliğinden, eksikliğinden, yozlaşmasından doğmuyor; temel organik işlev olarak canlının özünden kaynaklanıyor ve bu, tam da yaşama istenci demek olan güç istencinin bir sonucudur.”(11)

Yine, “güç istenci”yle ilgili bir toplumun yaşama hakkından söz ederken “savunma hakkı kadar saldırma hakkından da söz edilmelidir”, çünkü, “özellikle ikincisi daha çok her canlı için zorunluluktur” der.(12) Peki, özellikle ikincisi bir canlı organizna için zorunludur fikrinin varacağı yer neresidir? Onu da açıksözlülükle ifade ediyor flozofumuz: “Bu arada bir bireyi mi ya da canlı bir bedeni mi, yoksa yükseğe çaba harcayan ‘toplumu’ mu gözönünde bulundurduğumuz fark etmez. Ceza hakkına (ya da toplumsal kendini savunma) esasında sadece ‘hak’ sözcüğünün yanlış bir kullanımıyla ulaşılmıştır. Bir hak anlaşmalarla kazanılır. Ama karşı koymak ve kendini savunmak bir sözleşmeye dayanmaz. En azından bir ulus ister silahlarla, ister ticaretle, alışverişle ve kolonizasyonla [sömürgecilikle -MU] olsun, fetih ihtiyacını, kudret hırsını iyi niyetle hak olarak adlandırabilir; örneğin büyüme hakkı. Bir toplum, kesinkes ve içgüdüsüne göre savaşı reddeden bir toplum inkiraz (gerileme) durumundadır.”(13)

Ve Nietzche, zekasını, öngörü yeteneğini, kimden yana olduğunu, hangi sınıfın egmenliğinin felsefesini/ideolojisini yaptığını daha açık bir şekilde ifade etmekte ve Alman ırkçılığına esin kaynağı olan geleceğin dünyasının tablosunu çizmede kullanır. Bunu yaparken “güç istenci” yasasını uluslar, ırklar, toplumlar düzleminde uygular: “Avrupa’nın eşit ölçüde tehlikeli olması için çözmesi gereken, yani bir tek isteme kazanmak için, bütün

Avrupa’ya egemen olacak yeni bir kast aracılığıyla, kendi, uzun, korkunç istemesiyle amaçlarını binlerce yıl öteye yöneltebilen: Böylece uzun sürmüş masal okuma komedisi, küçük devletlerin, hanedanlıkların, demokrasilerin bölünmüş istemeleri sona erecektir. Küçük politika zamanı geride kaldı: Gelecek yüzyıl, yeryüzünü ele geçirme kavgasını getirecektir; -büyük politikaya zorlayacaktır.”(14)

Reklamdan sonra devam ediyor

Onun “zalim” efendiden yana olduğuna hâlâ karar veremediyseniz işte daha açık bir kanıt: “(...) ‘yüksek kültür’ dediğimiz her şey zalimliğin ruhanileştirilmesine (tinselleştirilmesine) dayanır, onun daha derinleştirilmesine: Savım bu benim. Şu vahşi hayvan gerçekten öldürülmedi, yaşıyor, serpiliyor, yalnızca -tanrısallaşıyor. Trajedinin acı verici şehvetini oluşturan zalimliktir; trajik duygudaşlık denen şeyde, hoş etki yaratan, temelde yüce olan her şeyde, en yüksek ve en ince metafiziğin titremelerine değin, tedını, yalnızca zalimlikle karışmış olanın bir parçası oluşundan alır.”(15)

Niietzsche’nin “Güç istenci” ya da “kudret arzusu” düşüncesini geliştirdiği dönemi hatırlarsak, iki önemli gelişme siyasal ve düşünsel hayata damgasını vurmuştur. Birincisi yukarıda belirttiğimiz gibi, kapitalizmin tekelci bir aşamaya geçerek, krizini Birinci Dünya Savaşı’na kadar ertelemesidir. İkincisi ise, Darvin’in geliştirdiği Evrim Teorisi’dir. Bu teori, doğa ve toplum bilimlerini üzerinde haklı olarak çok geniş ve derin bir etki yaratmıştır. Toplum bilimlerinde, mekanik materyalizm aşılırken bu kez de Evrim Teorisi’nin bir parçası olan Doğal Ayıklanma teorisi çeşitli indirgemeci çarpıtmaların malzemesi oldu. Bunların en önemlisi “Sosyal Darvinizm”di. Buna göre, toplumlarda da doğal ayıklanma yasası geçerlidir; yani, güçlü olan, doğanın acımasız, vicdansız gelişim yasalarına uyum göstern, yaşama hakkına sahiptir; “güçlü olan yaşar”, dolayısıyla “güçlü olan haklıdır!”

Nietyzsche’nin “güç istenci” ile ifade ettiği bütün fikirlerin kaynaklarını Sosyal Darvinizmin teorilerinde kolayca bulabiliriz. Nazizmin de temel ahlaki ilkesi olan, “bazı insanlar ve kavimler ikinci sınıf insanlardır, diğer üstün ırklara -ve en üstün ırk Cermenlere- kölelik yapmaya mahkumdurlar. Nazizmin, mazluma, güçsüze, çaresize, sakata acımama, onları köle olark kullanma” felsefesini önceleyen bir pasaj şöyle: “İncil’in emri ‘Sen öldürmemelisin’ yozlaşanlara yönelik hayatın yasağının ciddiliğiyle karşılaştırıldığında bir safdilliktir. ‘Siz doğurmamalısınız’ [gibi -MU]. Hayatın kendi bir dayanışma bilmez, bir organizmanın sağlıklı ve

yozlaşmış kısımları arasında ‘eşit hak’ tanımaz, kabul etmez. Bu sonuncuları kesip atmalıdır, aksi halde bütün mahvolur. Yozlaşanlara acımak, kusurlu ve hasta yaratılanlara eşit haklar tanımak – bu en derin ahlaksızlıktır, tabiata aykırılığın bizzat ahlak diye görülmesidir.”(16)

Görüldüğü gibi flozof, bütün ahlaklara karşı değildir, sadece eşitsizlikleri ortadan kaldıran, eşitlikçi bir toplumu savunan ahlaka karşıdır; ve yukarıdan beri anlattığımız gibi efendi sınıfların ahlakını savunmaktadır.

Reklamdan sonra devam ediyor

“Üst İnsan”: Toplumsal, ahlaki değerlerden, denetimlerden azade Yeni Ortaçağın postmodern insan tipi

Nietzsche’nin, Aydınlanmanın ilerleme ilkesine karşı ileri sürdüğü, “sürekli dönüş” (bizde buna “tarihin tekerrürü” deniyor), “değişmez ve hep aynı kalan değerler” düşüncesinin, genelde bütün eserlerinde yaptığı mitolojik bir boyut katılarak estetikleştirilmiş ifade biçimini bir tarafa alırsak, asıl çağımızdaki somut toplumsal ve siyasal karşılığı nedir ona bakmak gerekir. İçinde bulunduğu, 1971 Paris Komünü’nün yaşandığı tarihsel koşullarda, gericileşen burjuvaziyle işçi ve emekçi sınıflar arasında bütün toplumu saran çetin bir mucadele yaşanmaktadır. Böylesi bir Avrupa tablosunda bütün felsefi-düşünsel, sanatsal, ahlaki fikirlerin ve eylemlerin, doğrudan veya dolaylı olarak, iki ana sınıfın ve iki ideolojinin toplumsal ve siyasal programlarıyla şu veya bu şekilde bağlantılı olmaması mümkün değildir.

Burjuvazi artık, devrimci olduğu 18. yüzyıldaki gibi sonsuz bir ilerleme fikrini terketmiş, tekelcileşip gericileştiği 1870’lerden (hatta 1848’den) sonra, kendisine kadar olan tarihi ilerleme olarak gören, ama kendisinden sonrası için bunu kesinlikle reddeden idealist ve metafizik felsefelere sarılmıştır. Çünkü, aksi halde Marksizmin savunduğu gibi kendisinin de geçiciliğini ve yeni bir toplum projesinin temsilcisi işçi sınıfı tarafından yıkılmasının kaçanılmaz olduğunu onaylamış oluyordu. İşte, Nietzsche’nin bu tekerrürcü ve değişmezleri savunan tarih görüşü, Bilimsel Sosyalizmin her şeyin tarihsel ve geçici olduğu fikrine karşı geliştirilen ya da Aydınlanma öncesi tarihçilikten devralınan bir tutuculuktu. Bu, kendi mutlaklığını, ebediliğini ilan eden tekelci burjuvazinin sınıf egemenliğinin ideolojik ifadesinden başka bir şey değildi. Aynı yerde geçen “her türlü çeşitlilik içinde” deyişi de, liberay bireyciliğin ve rekabetin dokunulmazlığının vurgulamasından başka bir şey değildir. Çünkü, bütün özellikleriyle en uç noktada bireyci ve bencillikle donatılmış “üst insan” liberal-burjuva bireyin estetize edilmiş biçmidir.

Demek ki, Nietzsche, “nefret duyduğu” ve sosyalistlerin, burjuva demokratların savunduğu eşitlik, özgürlük, demokrasi, kadın hakları vb çağdaş değerlere karşı önemli bir tarihsel görev benimsemiştir. Bu görev, tekelci burjuvazinin de ihtiyacı olan “yeni bir toplum” ve “yeni bir insan”ın felsefi olarak ortaya konmasıydı. Yeni bir toplumun da esas olarak belirleyicisi olan bu “yeni insan” tanımının içeriği, nitelikleri, “Güç İstenci”yle temellendirilen “Üst İnsan”dı. “Üst insan” karakteri Nietzsche’nin bütün felsefesinin merkezini, odağını oluşturmaktadır. O, tarihen de, günümüz açısından da, nefret ettiği kölelerin, “sürü içgüdüsü”ne sahip emekçilerin tam karşıtı bir sınıfa hayrandı, onları yüceltiyordu. Onlar, (ekonomik ve siyasi) güç elde etme tutkusuyla dolu ya da bu tutkulara sahip kapitalist sınıf, feodal aristokratlar (derebeyi, ağa vb) ve ilk temsilcileri olarak köle sahibi efendilerdi. Bir de buraya, sözkonusu efendi-sömürücü sınıfların ideolojisini üreten organik aydınlarını, sanatçılarını eklemek gerekir.(17)

Nietzsche’nin “üst insan”la idealize edip yücelttiği insan modeli, köleci toplumdan günümüze yaşanan tarihin içinden baktığımızda, o kadar somut ve açık ki, onu ve onun türevi fikirlerini, ahlak, estetik vb, başka turlü yorumlamak olanaksız. Taner Timur’un da vurguladığı gibi, “Nietzsche, sınıf kavgasının yerine ikinci doğa ve yeni değerler kavgasını koyunca iktisadi ve toplumsal hayatın somut analizi yükümlüğünden kurtuluyor ve sığındığı mitler dünyasında yeni bir aristokrasi düşlüyordu. Toplumsal hayat artık onun gözlerinde rantla yaşayan, üstün yetenekli, yaratıcı bir seçkinler grubuyla, bunlara hizmet etmekle mükellef kölelerden ibaretti. ‘Zayıflara karşı güçlülerin yanında olmalıyız’ diyordu Nietzsche, ‘Yunanlıların köleci sistemleri yüzünden çöktükleri söyleniyor; biz ise kölelerimiz olmadığı için çökeceğiz.”(18)

Reklamdan sonra devam ediyor

Nietzsche, 1872’de yayımladığı Trajedyanın Doğuşu adlı Yunan trajedyasının kökenini incelediği eserinde, Aklı, uyumu, düzenliliği temsil eden Apollon’a karşı, akıldışılığı, sarhoşluğu ve kendinden geçmeyi, yani içgüdülerin sınırsız özgürlüğünü temsil eden Diyonisos’u yücelterek, felsefesinin tarihsel-mitolojik temellerini atıyordu. Daha sonra geliştirdiği ve felsefesinin en asli kavramsal ögelerini oluşturan “güç istenci” ve “üst insan” teorilerinin temellerini Diyonisoscu düşüncede ve yaşam felsefesinde bulmaktayız.

Diyonisosçuluğun yüceltilmesi, tarihin dışına çıkarak bugün de böyle bir yaşam biçimi ve insan tipinin teorize edilmesi, onun sık ısk vurguladığı Sokrates-Eflatun öncesi Yunan toplumunun model olarak bir yüceltilmesidir. “güç istenci” ve “üst insan”a model olarak gösterilen aslında antik Yunan’ın köle sahibi efendileridir. Antik Yunanın kent devletlerindeki köle sahibi efendilerin, toprak sahibi ve tüccar aristokratların mitleştirilerek ve idealize edilerek günümüze uyarlanmış felsefesiydi bu. Başına buyruk, gelişkin devlet üzerinden toplumun ortak çıkarı da gözetilerek yasalarla, kurallarla içgüdüleri (keyfilikleri) henüz dizginlenmemiş, felsefe ve sanatla da ilgilenen aristokratlar, tiran ya da despotlar, “üst insan”ın ilk örneklerini oluşturuyorlardı. Köleler ise, “üst insan”ın var olması, onların efendi olarak içgüdülerinin emrettiği güç sahibi olma tutkularını gerçekleştirmeleri için zorunlu hizmetçi sürüleri oluşturuyordu. Nietzsche’nin veciz olarak ifade ettiği gibi, “Bir kudret bloku nasıl idame edilir? Bir çok kuşakların ona kendini kurban etmesiyle.”(19)

Bugün, Nietzsche’nin hayal dünyasından değil de olguların içinden bakarsak, “üst insan”ın Batı merkezli Yeni Ortaçağ’da karşılığı, somutlaşmış hali nedir? Şu: Sözkonusu insan tipi, en başta ekonomik ve siyasal güce, yani iktidara sahip olmalıdır. Bunlar da, en başta dünyaya efendilik taslayan empertyalist tekellerin mülk sahipleri, rantla geçinen asalak kapitalist zümre, onların yöneticileri, ceolar, neoconlar, Hitler özentili yasa ve kural tanımaz, zorba siyasi iktidar ve otorite sahipleridir. Dahası, hatta özellikle, -ulusal devletlerin yasalarıyla belli ölçüde denetlenme anlamında- akılla değil, akıldışı ve içgüdüsel dürtülerle hareket eden, kuraldışılığa, yasadışılığa dayanan bir insan tipidir sözkonusu “üst insan”. Bu tanımlara göre bütün yollar, küreselleşme, kuralsızlaşma çağının itibar kazandırdığı mafya örgütlenmelerine, mafya liderlerine ve mafya bağlantılı ya da mafya-tarikat/cemaat örüntülü siyasi liderlere çıkmaktadır.

Nietzsche’nin demokrasi, sosyalizm ve emekçi düşmanlığı

Aydınlanma ve modernleşme sürecinin insanlıkta yarattığı büyük gelişmeler dikkate alındığında, nereden bakılırsa bakılsın, Nietzsche’nin, modern çağın gerici ideologyasının en açık sözlü, en militan ve etkili temsilcilerinden biri olduğu görülmektedir. O, amansız düşmanı olduğu, insanların eşitliği ve demokrasi fikrini ve mücadelesini “sürüleşme”,

Reklamdan sonra devam ediyor

“yozlaşma”, “ahlaki çöküş” olarak görmektedir. “Acıma duygusu”, “vicdan”, “paylaşma” gibi temel insani özellikleri de, “Başkasının acısına katılan ve sevincini paylaşan gerçekten büyük bir kalabalık (büyük yanyanalıktan hoşlanış, tıpkı bütün sürü hayvanlarında olduğu üzere ‘ortaklaşma ruhu’ yatan, bireyin muhafaza edilmediği...)” iddiasıyla, bireyin özgürlüğü ve “üst insan”ın gelişimi açısından bir gerilik, zayıflık olarak değerlendirmektedir.(20)

Diyebiliriz ki, Nietzche’nin bütün öfkeli, put kırıcı, geleneğe meydan okuyan romantik söylemlerinin, etkileyici, sarsıcı aforizmalarının temelinde insanların köle-efendi bölünmesine dayanan eşitsizliği meşrulaştırmanın, onu “ahlaki”leştirmenin estetize edilişi yatmaktadır. Orada, efendiyi efendi yapan, “iyinin ve kötünün ötesinde”, yani ahlaklılık ya da ahlaksızlık yargılarından, suçlamamlardan ve her türlü yasal sınırlamadan tamamen azade, doğal bir canlı olarak güç, egemenlik ve sömürme “doğal hakkının” onaylanması vardır.

Bu mantığın doğal sonucu olarak Sosyalizm tanımlanıyor: “Sosyalizm: Sona erdiği düşünülen en cüz’ilerin ve budalaların, yani yüzeysel insanların baskısı, kıskançların ve dörtte üç sahte oyuncuların, gerçekte ‘modern idelerin’ mantıksal sonucudur. (...) Onların üslubu, umutları ve hayalleri zararsız koyun mutluluğunun bir ifadesidir.”(21)

Sosyal Darvinizm teorileri aynı zamanda seçkinciliktir. Ancak Nietzsche, seçkincilere bile taş çıkartacak düzeyde köleci ruhun hezeyanlarını, hurafesini dile getirmekte, “iyiye, güzele ve eşit haklara” öfkesini sanki kusmaktadır: “Aristokrasi, bir seçkin insanlığa ve daha yüksek sınıfa inancı temsil eder. Demokrasi büyük insanlara ve seçkin zümreye inançsızlığı temsil eder. “Bu rejimde herkes herkese eşittir. (...) Ben nefret duyarım: 1. Sosyalizmden, çünkü o büsbütün naif (safdilane) olarak “iyinin, güzelin ve eşit hakların” düşünü görür.”(22)

İyinin ve Kötünün Ötesinde kitabında sosyalizmden nefretini “tiksinti” düzeyinde ifade eder Nietzsche: “İnsanın toptan soysuzlaşması, düşerek bugünün toplumcu ahmaklarına ve düz kafalılarına ‘geleceğin insanı’ olarak görülüyor, idealleri olarak! -insanın yetkin bir sürü hayvanına doğru (ya da, onların dedikleri gibi, özgür topluma doğru) bu soysuzlaşması ve küçülmesi, bu insanın eşit haklara ve savlara sahip cüce insana doğru hayvanlaşması olanaklı, kuşku yok bunda! Bu olanağı sonuna kadar düşünmüş biri, diğer insanların habersiz olduğu bir tiksintiyi daha tanıyacaktır -belki de bu yeni bir görevdir!...”(23)

Reklamdan sonra devam ediyor

Filozofumuz, “vicdanlı olmayı”, “acımayı”, “paylaşmayı”, “eşitliği” savunmayı “köle ahlakı” olarak tanımlarken, “güç istenci”ne ve “üst insan”a hizmet ettiği sürece sömürüyü ve onunla bağlantılı her türlü baskıyı, haksızlığı, zalimliği, adaletsizliği, vurgunculuğu, hırsızlığı “efendi ahlakı” içinde değerlendiriyor. 19. yüzyıl Avrupasında burjuvazinin bile açıkça savunmaktan kaçındığı şu cümleye ne demeli: “Sömürü, kokuşmuş, eksikli, ilkel topluma ait değildir: Yaşayanın özüne aittir o, temel organik işlev olarak isteme gücünün bir sonucudur; her şeyden önce yaşamın istemidir. -Diyelimki bu kuram olarak bir yeniliktir- gerçek olarak bütün tarihin ana olgusudur. Hiç değilse buraya kadar, kendimize karşı dürüst olalım!-”(24)

Son olarak, insanlığı geliştiren dinamikler olarak, sınıf mücadeleleri yerine, efendi ve köle ilişkisinin, aristokrasinin mutlak, değişmez bir toplumsal sistem olarak savunulması, Nietzsche’nin diliyle söylersek, gerçekten “nefret”, “tiksinti” uyandırıyor: “’İnsan’ tipinin her yükselişi, şimdiye dek aristokratik toplumun işi olmuş -her zaman da öyle olacak: Uzun bir sıralanma düzeni merdivenine, insanlar arasındaki değer ayrımlarına, şu ya da bu anlamda köleliğin gerekliliğine inanan bir toplum.”(25)

Nietzche bize bir büyük gerçeği bütün netliği ve derinliğiyle bir kez daha öğretiyor: Akılcılık insanlığı eşitliğe ve özgürlüğe götürür; akıldışılık ve içgüdüsellik ise eşitsizliğe, adaletsizliğe ve köleliğe...

14.02.2017

Dipnotlar

9 Nietzsche, Fragment Posthumes (1885 Sonbaharı-1887 Sonbaharı), Paris, Gallimard, 1978, cilt. 12, s. 26’dan aktaran Taner Timur, age, s.297.
10 Nietzsche, Güç İstenci, Birey Yayıncılık, 2. basım, İstanbul, 2002, s. 355-56.
11 Nietzsche, Par dela le Bien et le Mal, Librairie Generale Française, Paris, 1991, s. 280-281’den aktaran Taner Timur, age, s. 304.
12 Nietzsche, Güç İstenci, s. 357.
13 Nietzsche, Güç İstenci, s. 358.
14 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, 2. basım, Ara Yayınları, İstanbul, 1990, s.133.
15 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, s. 157-158.
16 Nietzsche, Güç İstenci, s. 360-361.
17 Bkz. Bu konuda daha geniş bilgi için Georg Lukacs, “Emperyalist Dönemde Usdışıcılığın Kurucusu Olarak Nietzsche”, Aklın Yıkımı, Payel Yayınları, İstanbul, 2006, s. 303 vd.
18 Taner Timur, age, s. 302-303.
19 Nietzsche, Güç İstenci, s. 358.
20 Nietzsche, Güç İstenci, s. 53-54.
21 Nietzsche, Güç İstenci, s. 86.
22 Nietzshe, Güç İstenci, s. 368.
23 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, Ara Yayıncılık, 2. basım, İstanbul, 1990, s. 120-121.
24 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, s. 198.
25 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, s. 195.


Aydınlık'ı desteklemek için Facebook ve Twitter'da takip edin!
Köşe Yazıları Tüm Yazarlar
Tüm Haberler
Tüm Haberler Daha Fazla Göster
0.31 4.39 5.05 4.72