Özdemir Nutku

Özdemir Nutku

Hasan Âli Yücel

Aiskhülos’un Zincire Vurulmuş Prometheus oyunu insanlığa ateşi armağan eden Prometheus’un, tanrılar tarafından zincire vurularak cezalandırılması üzerine kuruludur. Zincirlerine karşın Prometheus, insanlık tarihinin bütün evrelerinde bir yol gösterici olarak simgeleşmiştir. İşte Hasan Ali Yücel de (17 Aralık 1897- 26 Şubat 1961) kısa sayılacak yaşamında, insanı şaşırtacak bir enerji ve özveriyle, Yeni Türkiye’nin kültürel gelişiminde, Türkiye halkını aydınlığa götürecek kültürel meşalenin ateşini yakmıştır, bu ilk kıvılcım kültürel yaşamın temelini atma üzerine kuruludur. Bunu yaptığı için de, o, siyaset çevresinin çıkar peşindeki kirli demagogları tarafından cezalandırılmaya çalışılmıştır. Bugün, onu, bertaraf etmek isteyen siyasilerin adları unutulmuşken Hasan Âli Yücel, bir Kültür anıtı olarak, her gerçek aydının belleğinde yer etmiş, soyadı gibi yücelerek adını yaşatmaktadır.

Yeni Türkiye’nin mimarı, Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmak istediklerinin en önemli uygulayıcılarından biri olan Hasan Âli Yücel, bir aydınlanma devrimcisidir. Bunun için de dünya çapındaki devrimcilerin arasında yer alır. Birleşmiş Milletler Örgütünün, Yücel’in 100. doğum yılı olan 1997’de, onu saygı ile anması da bundandır.

O yalnızca örnek bir politikacı ya da eğitim yöneticisi değil, aynı zamanda şair, yazar ve araştırmacı yanıyla tüm bu zenginlikleri kişiliğinde özümsemiş bir aydındır. Genç yaşta edebiyata ve felsefeye olan ilgisi onu ülkemizin en önde gelen düşünürlerinden biri yapmıştır. Hasan Ali Yücel’in İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe mezunu olması onun düşün yanını beslemiştir. Düzyazı alanında kısır olan geleneksel yazınımızda bilimsel düşünüş temeli, sanıldığının aksine çok azdır. Yücel’in mektup tarzında kaleme aldığı gezi yazılarının içerdiği düşünceler herkesin bugün de okuması gereken yapıtlardır. Bakan olmadan önce bir yazın ve felsefe öğretmeni olarak gösterdiği etkinlikler, halkevleri çalışmaları, bakanlığından önce yazdığı ders kitapları ile de o üzerinde ayrıca durulması gereken bir kişiliktir. Ama o daha çok Milli Eğitim Bakanı olarak yaptığı hizmetlerle tanınmıştır. 1934 yılında İzmir’den 5. Dönem milletvekili olan Hasan Ali Yücel’in yedi yıl, yedi ay, yedi gün süren (28 Aralık 1938-5 Ağustos 1946) bakanlığı döneminde sığdırdığı hizmetler, ondan sonraki yarım yüzyıllık süre içinde hiçbir bakan tarafından gerçekleştirilememiştir. Tarihimizin en yoğun ve kapsamlı eğitim ve kültür hizmetleri, Yücel’in bu kısa bakanlık süresi içinde gerçekleştirilmiştir. Onun için Türk Rönesansını gerçekleştirme çabasında olan ve Türk Hümanizmasını zenginleştiren insan denmesi onun büyük hizmetlerinin sonucudur.

Reklamdan sonra devam ediyor

O dönemde, Kültür Bakanlığı yoktu. O, Milli Eğitim Bakanı olarak her iki alanı da yüklenmek zorundaydı. Bu bakımdan ülkemizdeki tiyatro, opera, ve orkestra onun döneminde filizlendi, yeşerdi. Onun bakanlığından iki yıl önce kurulan (1936) Devlet Konservaruvarı’nı kurumlaştıran ve geliştiren de odur. Ayrıca, dünya çapındaki sanatçıları ve eğitmenleri, A. Adnan Saygun’a, Carl Ebert’e, Paul Hindemith’e, Bela Bartok’a destek olan yine odur. Dünya klasiklerini, o güne dek görülmemiş bir gönüllüler imecesiyle Türkçeye çevirtip bastıran odur. Bakanlığın içinde daimi bir çeviri bürosu oluşturması çok önemlidir 496 eser dilimize çevrilmiş, klasiklerin yanısıra ünlü düşünürlerin, filozofların kitaplarının da çevrilmesi kayda değer ve Goethe’yi ilk Türkçeye çeviren de kendisidir ve bu nedenle de Goethe madalyasıyla onurlandırılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı Klasiklerini o dönemde her eve sokmayı başarmış bir ustadır. 1940’larda başlayan ve iki ayda bir çıkan Tercüme Dergisi de bu ustanın işidir.

Kız-erkek karma teknik öğretim onun attığı temeller üzerinde gelişti. Köy Enstitüleri, Onun ve yardımcı olarak atadığı İsmail Hakkı Tonguç’un büyük emekleri ile hayata geçirildi. Böylece, birçok ülkenin daha sonradan örnek aldığı Köy Ensitüleri projesi dünyada, bütün ülkelerden önce Cumhuriyet Türkiye’sinde gerçekleştirilmiş oldu. Türkiye tarihinde böylece köylere ışık veren, köylülerin zaten tarlada uyguladığı imece çalışmayı bu kez eğitim alanında ortaya koyan bu kurumlardan yüzlerce yazar, şair, aydın öğretmen ve müzisyen yetişti. Bunların bir kısmı uluslararası üne erişti. Okul binalarını kendileri yapan, tarlasını kendisi süren, bir yandan uygulamalarda bulunurken diğer yandan felsefeyi, edebiyatı, sanatı öğrenen bir köy aydını ortaya çıktı. Hiçbir zaman eğitim ışığı girmemiş köylerde doğup büyüyen, köy çocuklarına eğitim verip kültür kazandıran, okuma yazma bilmeyen ebeveynlerinin çocuklarına kütüphaneler kuran, profesörler ve parlamenterler yetiştiren bu yüce emeğin başında Hasan Âli Yücel vardır.

Istanbul Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi, İslâm Ansiklopedisi, Ankara Tıp fakültesinin kurulması, Devlet Resim ve Heykel Sergisi, Basın Kongresi, Coğrafya Kongresi, ders kitapları uyumu, dilde yenileşme, ilk resmi ve telifli İnönü Ansiklopedisinin hazırlık çalışmalarının öncüsü, Muallimler Birliği’nin ve Türk Ocağı’nın kurucularından, Türkiye’nin Unesco’ya girişini sağlamak, mesleki ve teknik eğitim, beden eğitimi ve spor, eski eserler ve müzeler, Üniversiteler Yasası, Üniversite’de eski Yunanca ve Latince dersleri, Hasanoğlan Köy Enstitüsü ve oradaki açık hava tiyatrosu hep onun eserleridir. Resim Heykel müzelerinin oluşumunda önayak olan Hasan Ali Yücel sayesinde bugün kimi kamu kurum ve kuruluşlarında yeralan resim kolleksiyonlarının oluşumunda payı büyüktür. Güzel Sanatlar Dergisinin çıkmasını sağlayan da odur. Onun getirdiği hizmetler saymakla bitmiyor. Önemli olan, yaptığı hizmetlerin sonuçlarından, onun hep doğru olanı, ileri olanı getirdiğini görmemizdir. Eğer Köy Enstitüleri, gölgesinden korkan, bağnaz kişilerin baskısıyla ve oyçokluğu ile kapatılmamış olsaydı, bugünkü Türkiye’nin görünümü bundan elli yıl sonrasının Türkiyesi olabilirdi.

Reklamdan sonra devam ediyor

Hasan Âli Yücel’in o etkili kişiliğini, henüz Ankara Üniversite’sinde öğrenciyken, can dostum Can Yücel sayesinde tanıdım. O sırada artık bakan değildi. Bir şairdi, bir yazardı, bir düşünürdü. Can Yücel, ondan büyük bir hayranlık ve saygıyla sözederdi. Benim içinse o erişilemeyecek yüce bir kişilikti. Can, beni evlerine davet ettiğinde, müthiş heyecanlanmıştım. Can, beni tanrı Promete’nin evine götürüyordu. Evde bir süre Can’la sohbet ettikten sonra, Promete geldi. İnsanın içine işleyen delici, çakır gözleri vardı. Ne yapacağımı şaşırdım, ama o yüce insan benim heyecanımı görmüş olmalı ki, sakin ve babacan bir tavırla elimi sıktı ve oturmamı söyledi. Asla yukardan bakan biri değildi. Bizden biriydi, kısa süre sonra sanki birbirimizi çok eskiden tanıyormuşuz gibi, üçümüz de yazarlardan, şiirden ve okuldaki eğitimden sözetmeye başladık. İşte dedim, dopdolu, afrası tafrası olmayan bir insan. Demek ki böyle büyük olmak için her şeyden önce insan olmak gerekiyor. Zaten birtakım afralara tafralara sapanların yukarıdan bakanların tümünün içi boş değil mi? O tarz insanlar içlerindeki boşluğu, dıştaki hareketleriyle kapatmaya çalışırlar.

İnanıyorum ki, Hasan Âli Yücel’in kişiliğini anlatmak için sözcükler yetmez. Hayır, onu ne idealleştiriyorum ne de abartıyorum. Hayır, bunların hiçbiri değil, ama onun gibiler ülkemizde çok seyrek yetişiyor; şimdilerde ise böyle değerli insanları ön plana çıkaran zihniyet ortadan kalktı. Cumhuriyet’in kuruluşuyla çağdaşlaşma çabaları gösterdiğimiz yıllarda, Yücel, bizlerin doğu değerlerini yok saymadan batı değerlerine sarılarak gelişebileceğimizi çok iyi sezmiştir. Yaşar Nabi’nin dediği gibi, o, “aklıyla batıda, gönlüyle doğuda bir düşünce adamı”dır. Bir yandan Mevlânâ’yı, öte yandan Alman şairi Goethe’yi aşk derecesinde sevmiştir. Kendisi için oluşturduğu bu sentezin ulus için de en doğru yönelim olduğunu görebilmiştir. Onun bu sentez anlayışı, bütün düşünüş, davranış ve çalışmalarına yansımıştır. Bu sentezin ışığıyla, o, “Bize bir kişinin dev adımlarından çok, milyonların karınca adımları gereklidir; biz ancak böyle kalkınabiliriz,” demiştir. Az önce de kişisel deneyimimde belirttiğim gibi, Yücel’in halktan hiç uzaklaşmamış oluşu onun başarısından rol oynamış özelliklerinden biridir.

O öyle bir öğretmendir ki, meslektaşlarının dostu, öğrencilerin arkadaşı, halkın yoldaşıdır. Öğrenciyle arasına engeller koymayan bir kişiliği vardı. Eğitimin ilkesini çok iyi biliyordu. Ne kadar dolu olursan ol, eğer bir öğretmensen, çoğu öğretmenlerin yaptığı gibi egoyu ya da kendi kişiliğini eğitimin önüne koymak değil, eğitimi kendi kişiliğinin önüne koymaktı. Öğretmenin kendi kişiliği değil, eğitim ön planda olmalıydı. Konservatuvarın ilk yıllarında İsmet İnönü’nün ve Hasan Ali Yücel’in zaman zaman Konservatuvarı ziyaret ettiklerini ve öğrencilerin, özellikle de bedensel efor sarfeden balet, balerin ve oyunculuk öğrencilerinin yemekhanede nasıl beslendiklerini denetlediklerini biliyoruz. Gençlerin sağlıklı beslenmeleri konusunda ellerinden geleni esirgemeyen bu devlet büyüklerinin anlamlı ziyaretlerinden birinde, öğrenci tuvaletlerinden birinde bozuk olan bir musluğun devamlı olarak su damlattığına tanık olan Hasan Ali Yücel, hemen, Konservatuvarın yönetim odasına giderek derhal bu musluğun onarılmasını istemiştir. Henüz günümüzdeki kadar çevre kirliliğinin, su sıkıntısının olmadığı bu süreçte Hasan Ali Yücel’in uyarısını yaparken şu sözleri çok anlamlıdır: “Bu musluktan damlayan su, halkın gözyaşlarıdır ve derhal tamir edilmelidir.” Hasan Ali Yücel yokluk içinde varlık yaratan, ekonominin ne olduğunu gösteren örnek bir davranış sunmuştur. Bu anlamda Hasan Âli Yücel örnek bir öğretmen, bütün ulus için aranıp da zor bulunabilecek bir eğitim ve kültür önderiydi.

Hasan Âli Yücel, kendisi ender değerde bir aydın olduğu için, döneminin en değerli aydınlarını yanına çekmiştir. Çünkü üst aşamada bir insanı yanında çalıştırabilmek için kişinin kendisinin de üst seviyede bir kişilik olması gerekir. Alt seviyedekiler hep kendilerinden altta olanları seçerler ve her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Yücel’in yanına çektikleri yetenekli ve idealist insanlardı, paraya pula bakmayan gönüllü aydınlardı. Gece gündüz demeden çalışan, ilerinin Türkiye’sinin temelini sağlamlaştırmaya çalışan fedakâr kişilerdi. Gazi Eğitim Enstitüsü müdürlüğüne getirildiği sırada, orada, Tonguç’un da öğretim görevlisi olarak çalışıyor olması bu ikilinin dostluğunu pekiştirmiştir.

Reklamdan sonra devam ediyor

Yücel, söylev çekmekle yetinip iş yapmayan politikacılardan değildi; o çalışan, çevresini etkileyen, çevresini çalıştıran bir Büyük Millet Meclisi üyesiydi. Meclis’te sıraya oturmakla yetinmeyen, o kurul, bu kurul gezinip genel kurulda öne çıkan, önerileri olan, ışık tutan ve böylece hemen dikkat çeken bir milletvekiliydi. Genç yaşta bakan olması bundandır ve Türkiye için tarihi bir fırsat olmuştur. O bunca işi kısacık bir tarih süreci içine nasıl sığdırmıştır? O dönemde bugünkü olanaklar yoktu, para ise hiç yoktu denebilir. Türkiye eğitiminde ve kültüründe bu dev adımı nasıl attırdı? O işlerini yaptırırken imeceye başvuruyordu. Kendi de bu imecenin içinde yer alıyordu. Yücel ve arkadaşları bu çalışma tarzını çok iyi yakalamışlardı. Her köy, nasıl camisini kendi yaptıysa okulunu da yapacaktı. İnsan olarak yaşıyabilmek için kültür düzeyinde yaşamak, yani eğitim ve sanat da önemsenecekti. İnsan ve ulus olabilmek ve orta çağ karanlığından kurtulmak için, ilk öğretim konusu ve köy kalkınması başarılacaktı. Ulusa, bu davayı anlatabilmek için, başta, dönemin Cumhubaşkanı İnönü olmak üzere, Yücel ve Tonguç, yazılar yazıyorlar, radyoda konuşmalar yapıyorlardı. Ama asıl savaş meclisteydi. Uzayıp giden yorucu tartışmaların yılmayan savaşçılarının başında Hasan Âli Yücel ve arkadaşları geliyordu.

1931 yılında Atatürk’le birlikte üç ay süren bir yurt gezisinden sonra dil devrimini doğru temellere oturtmak üzere kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (1932) etimoloji kolu başkanlığına getirilir. Bu gezi sırasında birgün Atatürk etrafındakilere “Türk milleti ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?” diye sorar. Birkaç kişi görüşlerini bildirdikten sonra Hasan Ali Yücel “Paşam, Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacı duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur,” der. Mustafa Kemal kendisine “Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir,” diyerek onu takdir eder.

Yücel, bu kadar hizmete karşılık büyük bir haksızlığa uğradı. Ne yazık ki, halkına yaptığı hizmetler yüzünden büyük acılar çekti. Partisi onu yalnız bıraktı. Din istismarıyla, halkı eskisi gibi bir koyun sürüsü haline getirmeyi ilke edinmiş bir gurup, köy enstitülerinin komunist yuvası olduğunu iddia ederek saldırıya geçti. O dönemde komunist lâfı, ana babaya küfür kadar etkili bir sözdü. Yücel, aslı astarı olmayan (sonunda Yücel’in kazandığı) davada Kenan Öner gibi bir demagog’un eline bırakıldı. Partisi de ona destek olmadı. Yeniden milletvekili adayı olarak gösterilmedi. Köy Enstitülerine savunanlar hapse atıldı, şu ya da bu şekilde susturuldu. Milletvekili olamayan Yücel yılmadı, elinde kalemi yazılar yazdı. Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında ‘Eski bir Öğretmen’ imzasıyla, üçüncü sayfada da eğitim ve kültür sorunlar üzerine yıllarca hiç aksatmadan yazdı. 1956-60 yılları arasında İş Bankası Yayınlarını yönetmiştir, ama sağlık sorunları nedeniyle bırakmıştır.

Reklamdan sonra devam ediyor

İyi ki, “Hüner kendini bilmek, kötülükleri silmek, iyilikleri arttırmaktır,” diyen Hasan Âli Yücel gibi bir Milli Eğitim Bakanımız olmuş. Sonraki kuşaklar için bir esin ve coşku kaynağı. Bilmeyenler belki bundan sonra öğreneceklerdir: büyük eğitimciler eğitim yaparlar. Eğitim yapanların asla propoganda yapma gereksinimleri olmaz. Bunun için de Yücel de, Tonguç da haksız suçlamalardan, hastalanmaları pahasına, yüz akıyla çıkmışlardır.

Bugün de, o idealist, öncü kişilere bakarak bir kez daha görüyoruz ki, devlet adamı olmadan önce adam olmak gerekir. Gerçek değeri olan insanlar tüm kimliklerinden sıyrıldıktan sonra geriye insan gibi insan olarak kalmayı başaranlardır. Onlar adam olunca, doğru dürüst örnek olunca halk da arkalarından geliyor. Bugün, bir sürü ikiyüzlü, iş yapmadan halka yalakalık yapan, dini ticari bir meta haline getirip oy kapmaya çalışan politikacı tipi türedi. Gelecek seçim kaygısı demokrasiyi kanser gibi eritip bitiriyor. İş yapar gibi görünmek adet haline geldi. Kuvayi milliye ruhu ölüm döşeğinde. O ruhu taşıyanlar da yaşlandı; onlar da gidince geriye kalanlar değerlerimizi savunamazsa elimizde sadece bu ölümcül kanser kalacak.

Hele toplumun büyük bir kısmı eğitilmemişse, kültür düzeyi yeterince yükseltilmemişse ve din duygusu gibi nazik konular siyaset pazarında mal gibi satışa çıkarılmışsa yalan doğrunun yerini alıyor. İşte Köy Enstitülerini, halkevlerini kapatanlar, ulusun eğitim ve kütür düzeyini yükseltmek istemeyenler, halkı eğitilmemiş bırakarak istediklerini yapmak isteyen bu kişilerdir. Bu açıdan Hasan Âli Yücel gibi, kişilikleri durmadan çocuklarımıza, gençlerimize anlatmamız gerekmektedir. Çünkü yeni doğanlar Türkiye’nin bugünkü olumsuz, karanlık yanını görecekler. Onlara Türkiye’nin aydınlık ve ilerici yanını göstermemiz, onları yarının Türkiye için bu önder kişilikleri tanıtmamız şart olmaktadır.

Reklamdan sonra devam ediyor

“Cumhuriyet döneminin bu kuyruklu yıldız gibi parlayıp iz bırakan” kültür adamı ve eğitimcisini, yazdıkları ve yaptıkları ile anmak yetmez, onun düşüncelerini ulusal eğitimimizin temeli haline getirmek zorundayız.

Sözlerimi bitirirken şunu vurgulamak isterim :1946-50 arasındaki olaylar Hasan Ali Yücel’i öylesine etkilemiştir ki o dönemde mahkemede aklanmasına rağmen, 1960 da yayımlanan Dinle Benden adlı şiir kitabında bu kez savunmasını halkına karşı yapmaktadır, işte bu manzum kitaptan kısa bir alıntı :

Değişmemiş bir zaman, işte Yücel, bu Yücel

Bu inanla gidecek gelince ona ecel

Bırakmak istememiş hiç bir Türk’ü bilgisiz

Kalmamış bir an bile Türk’e bağsız, ilgisiz.

Kendi ülkesinin insanlarına bağsız ve ilgisiz kalmamış aydınlığın ateşini insanlığın hizmetine sunmuş Hasan Ali Yücel’in kültür yaşamımızın Prometesi oluşu bu yüzdendir.


Aydınlık'ı desteklemek için Facebook ve Twitter'da takip edin!
Köşe Yazıları Tüm Yazarlar
Tüm Haberler
Tüm Haberler Daha Fazla Göster
0.32 3.55 3.43 3.36