12 Eylül 2026 Cumartesi
İstanbul 23°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

2026, 30 Ağustos'unda görevlerimiz: Bırakın Trikopis’e yalan yanlış iltifat öykülerini de 400 bin km koşmaya var mısınız onu söyleyin

Şule Perinçek

Şule Perinçek

Gazete Yazarı

A+ A-

16 Mart 1920.

İstanbul Meclisi Mebusanı’na ve merkezî hükümetine başta İngilizler olmak üzere İtilaf Kuvvetleri tarafından resmen ve cebren el konulmuştu.

Osmanlı hâkimiyet ve bağımsızlığı haleldar edilmişti.

Devletin genel vaziyetinde esaslı bir değişiklik vücuda gelmişti.

Kanunu Esasî’mizin koruması altında bulunması gereken kanun yapma, adliye ve icra kuvvetinden ibaret olan devletin üç kuvveti artık mevcut değildi.

Anadolu’da bir Kurucu Meclis teşkili zaruriydi.

Amaç toplanacak Meclis’in rejimi değiştirmek yetkisiyle donanmış bulunmasıdır.

Aslında daha o zaman karar verilmişti.

Kıvılcım çakılmıştı.

Milletin bağımsızlığına ve millî namusa tecavüz edilmiştir.

O zaman??

Mustafa Kemal yolun sonunu görmüştür. Zaten onun için “Atatürk” olmuştur.

Ancak “halkın anlamadığı tabirdir” diye Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Mustafa Kemal ikaz edildiği için “kurucu Meclis” değil “fevkalâde salâhiyete” sahip bir Meclis tabiri kullanılmış ve Devletin kurtarılmasını temin edecek tedbirleri düşünmek ve tatbik etmek üzere millet tarafından böyle bir Meclisin Ankara’da toplantıya daveti ve dağılmış olan mebuslardan Ankara’ya gelebileceklerin de Bu Meclis’e iştirak ettirilmesi zarurî görülmüştür. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, c.7, s.136, 153, 223.)

VATAN SAVUNMASINA ÇAĞRIYA YANITLAR GELMEYE BAŞLAR

2026, 30 Ağustos'unda görevlerimiz: Bırakın Trikopis’e yalan yanlış iltifat öykülerini de 400 bin km koşmaya var mısınız onu söyleyin - Resim : 1

27 Mart 1920’de Yunus Nadi, İzmit Mebusu Sırrı Bey’le İstanbul’dan Ankara’ya gitmek üzere ayrılır. Kuşçalı’ya geldiklerinde Erzurum Mebusları Necati, Zihni Bey, Hüseyin Avni Bey ve Necati Bey’in kardeşi Necip Bey karşılaşırlar. Tesadüfen seyyar bir telgrafhane bulunca Mustafa Kemal’e telgraf çekerler.

Ankara’ya doğru en salim olarak hangi istikamette yürümeleri lazım geldiğini emir ve işaret buyurmasını isterler.

Yollar tehlikelidir.

İngilizler önlerini kesebilir.

Celâleddin Arif Bey (son Meclisi Mebusan Reisi) ve arkadaşları bir gece önce Hendek’ten geçmiştir. O istikamete koyulurlar.

Bu arada Yunus Nadi’nin Ankara’ya gelene kadar sabredemediği için Mustafa Kemal’e sormak istediği birkaç sorusu vardır.

“Buyurun” der Mustafa Kemal Paşa...

BÜTÜN CİHAN BİZE HASIM TELSİZ TELGRAF LAZIM

“1. Giriştiğimiz cidalin azametini izah ve tafsile lüzum yoktur. Bütün cihan bize hasımdır. Dört taraftan kuşatılmışız. Bir telsiz telgrafa şiddetle ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç Ankara’da şimdiye kadar göz önüne alınmış mıdır?

“2. Önünde sonunda meselemiz Yunan cephesinde özetlenecektir ve fiili hasım olarak karşımızda bugün Yunanlılar vardır, yarın yine onlar olacağı gibi. Dolayısıyla bu cepheye karşı lüzumlu tedbirler alınmış mıdır, alınıyor mu?

“3. Yunan cephesini nazarı dikkate almanın belli başlı etkeni, silah ve mühimmat tedariki şeklinde tecelli edebilir. Bunun için ne yaptık, ne yapıyoruz ve ne yapmayı düşünüyoruz?”

Mustafa Kemal Paşa kısa ve özlü yanıt verir:

“Muhtelif meselelere temas eden yüksek endişelerinin pek vatanperverâne olduğunu takdir ile yâd ederim.

“1. Erzurum’daki telsizimiz üç günden beri Alman telsizi tebligatını almaya başlamıştır.

“2. Yunan cephesi daima nazarı dikkat önünde bulundurulmaktadır.

“3. Silah ve mühimmatı ihmal etmiyoruz. Vakti geldiğinde kâfi silah ve mühimmatımız olacaktır.” (ATABE, c.7. s.221)

Olgun ve sabırlı yanıtlar.

Bir seferberlik zamanıdır.

O sırada önemli olanı hedefe kilitlenmektir.

Vatanperverler birlikte uygun adım yürüyecektir.

Aradan yıllar geçer.

Aslında bir milletin tarihinde çok uzun değil.

DÖRT YILDA NEREDEN NEREYE

27 Mart 1920’den 6 Mayıs 1924’e…

Ama neler sığdırmışız o kısacık zamana!

Millî Mücadele… Kurtuluş Savaşı… 30 Ağustos… Zafer… Büyük Millet Meclisi… Lozan… saltanat kaldırılmış… Cumhuriyet ilan edilmiş… hilafet kaldırılmış… devrimler art arda gelmeye, devlet düzeninin ve hukuk sisteminin laik esaslara göre yeniden yapılandırılması başlamış… halkın refahını esas alacak millî bir ekonominin inşası… kapitülasyonlar kaldırıldı tarımsal üretimi ve köylüyü destekleme adımları atıldı… altyapı ve demiryolları millîleştirildi…

KUŞATMA BÖYLE YARILDI

O bize “hasım olan bütün cihan” dize getirilmiş.

“Dört taraftan kuşatma” yarılmış!

Büyük taarruzdan sonra ordu ayaklarındaki paralanan çarıklara aldırmadan tam 400 km İzmir’e kadar düşmanı kovalamış…

15 günde 400 km!

Komutan demiş ki, yoruldunuz dinlenin… askerler demiş ki… İzmir’e varınca Komutanım!

Geçiniz efendim, telsizi… silahı… mühimmatı…

Ama yetmez.

6 Mayıs 1924’te Yunus Nadi Cumhurbaşkanı ile söyleşi yapıyor. O günlere de gidiyorlar.

Yunus Nadi diyor ki, o gün sorular sormuştum. Ferahlatıcı yanıtlar almıştım. Ama altı gün sonra Ankara’ya gittiğimde “vaziyeti bu teminata uygun bulmamakla beraber Paşa’nın en kati ve herkese huzur veren bir emniyet içinde olduğunu görmüştüm.”

GELECEĞİ GÖREBİLMEK VE KOMUTAN OLABİLMEK

İşte işin sırrı burada.

Komutan olabilmekte ve ileriye taşıyabilmekte.

O kısa sürede nasıl bu kadar bütün dünyanın “hasımlarımız” da dahil kabul etmek zorunda kaldığı o başarının anahtarı burada.

Gelin Atatürk’ten dinleyelim:

“Evet, Kuşçalı’dan çektiğiniz telgrafı hatırladım. Bana bazı sorular soruyordunuz.

“Mesela cihanla telsiz telgraf haberleşmesi temin edilip edilmediğinden, cephane ve mühimmatın kâfi olup olmadığından, Yunan ordusunun vaziyetine nazarı dikkati çekmekten ibaretti zannederim.

“Sorularınızı cevapsız bırakmadım değil mi? Fakat bittabi Ankara’ya vardığınızda bütün hakikatleri anladınız.”

MARİFET GERÇEK GERÇEĞİ GÖREBİLMEKTE

“Bugün de tekrar edeyim ki, sorularınızdan yalnız üçüncüsüne tam cevap vermiştim. Birinci ve ikinci sorunuzu da cevapsız bırakamazdım. Erzurum merkezindeki telsizimizin faaliyete başladığını ve her şeyin düşmanı mağlup etmeye yeteceğini söylemek suretiyle de hakikat haricinde cevap vermiş olmadığımı artık şimdi tasdik buyurursunuz.

“Gerçekte sizin bana sorduğunuz telsiz telgraf merkezi mevcut değildi. Fakat bunun mevcut olmaması, benim gözümde maksadın esası için ikinci derecede idi.

“Mühimmat ve cephane de yoktu ve çok zamanlar tedarik dahi edilememişti. Siz buraya gelmeden kendi kendinize mutlaka bunu tahmin edebilirdiniz. Fakat böyle olmakla beraber, çok mühim ve hayati gördüğünüz bu noktayı bana sormaktan bir zarar gelmezdi.

“Benim ise düşmanı mağlup etmek için aslolan milli azim ve imanın mevcudiyetini gördükten sonra cephane vesairenin önünde sonunda ve her halde tedarik edilebileceğine itimadım vardı.

“Size olumlu cevap vermekte haklı idim.”

NEDEN ATATÜRK HAKLI ÇIKIYOR

“Düşmanı mutlaka denize dökeceğimize dair olan güvenim ise hakikaten sarsılmaz idi, daima o sağlamlığı muhafaza etti. Çünkü hissiyata ve hayallere değil, gözlem, inceleme ve hesaba dayalı tedbirlerin kahraman milletimiz tarafından tatbikatı büyük bir feragat ve emniyetle üstlenilmiş bulunuyordu.”

Bilimin gücü. Elimizdeki o eşsiz yol gösterici!

BÜYÜK MİLLETE LAYIK KOMUTAN OLMALI

2026, 30 Ağustos'unda görevlerimiz: Bırakın Trikopis’e yalan yanlış iltifat öykülerini de 400 bin km koşmaya var mısınız onu söyleyin - Resim : 2

Bu arada Yunus Nadi, Atatürk’e bir sözünü hatırlatıyor. Sakarya’dan döndüğü zaman demiş ki:

“Bu Türk milleti çok büyük millettir, ona layık kumandan lâzım!”

Bu da bir gerçeğin saptanması.

Öyle ya… Hitler’in de peşinden kitleler gitti…

Atatürk, ileriye dönük hesaplar çıkarmak üzere gerçekleri bu ilişki çerçevesinde saptamaya devam ediyor:

“Hakikaten öyledir. Afyon, kati neticeyi teminde çok hesaplı ve belki bu itibarla daha büyük harekâta sahne olmuş ise de Sakarya’nın kıymet ve azameti hiçbir zaman eksilmez.”

SAKARYA SAVAŞI’NIN MUHASEBESİ

“Gerçi Sakarya da hesapsız bir meydan muharebesi değildi. Fakat bunun hesabı yalnız muazzam milletimizin hamiyet ve ulviyetine dayandırılmış idi.”

Ne kadar önemli bir ayırım! Doğru hesap nasıl yapılmalı konusunda önemli bir ders.

“Millet, kendisinde mevcudiyetine emin bulunduğumuz bu hamiyet ve ulviyeti fazlasıyla gösterdi” diyor ve devam ediyor:

“Büyük Millet Meclisi’nin verdiği salahiyetlerle donanmış Başkumandan bir iki beyanname ile millete vaziyeti ve vazifeleri hatırlattı. Bu hitap bütün bir milleti, bütün bir hükümet teşkilatını ayaklandırmaya yetti. O zaman her taraftan koşuldu ve koşuldu ve ancak böylelikledir ki, Sakarya’da Türk tarihinin harikası tahakkuk etti.”

Yunus Nadi çok daha önceki bir öngörüsünü de anımsatıyor:

Sakarya’dan evvel millete hitaben: “Düşman vatanın mukaddes ocağında boğulacaktır” demiş. Bir kehanet, ya da olağan üstü güç değil onu konuşturan.

Atatürk de öyle yanıt veriyor zaten. Çok öğretici:

“Evet. Öyle demiştik. Çünkü öyle olacaktı. Bunun başka türlüsünü hatta tasavvur etmek bile bizlere göre ve Türk milletine göre imkânsızdı. Son muharebenin ve son taarruzun alelade olup biten şeylerden olmadığını unutamazdık.”

BÜYÜK TAARRUZDAN ÖNCEKİ TARTIŞMA

2026, 30 Ağustos'unda görevlerimiz: Bırakın Trikopis’e yalan yanlış iltifat öykülerini de 400 bin km koşmaya var mısınız onu söyleyin - Resim : 3
Afyonkarahisar melhame-i kübrasında kahraman askerlerimizin düşmana süngü hücumu.

Yunus Nadi yine önemli bir tartışmayı anımsatıyor:

“Afyon harbinden önce taarruz lüzumuna ve hunun imkân ve imkânsızlığına dair hararetli konuşmaların hiç olmazsa geçici ve görünüşte buhranları vardı.

Bütün bu vaziyetlerde görüşü hiç değişmeyenlerden biri ve birincisi Başkumandan Paşa idi.

“Bahis buraya intikal ettiğinde Paşa gülerek şunu söyledi:

“- Gördünüz ki, daha doğrusu gördüler ki, haksız değilmişiz.” (ATABE; c.16, s.261, 262.)

O zaman bugün 2026, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda Atatürk’ün esir düşen Yunan Generali Trikopis’e ne kadar iltifatlar yağdırdığını ballandıra ballandıra konuşmayı bırakın da (ayrıca onların hemen hepsi yalan-yanlış ve belli bir amaç için yönlendirme) gerçek Atatürkçüyseniz şu soruya yanıt verin:

Bugün de Türkiye bir önemli bir karar arifesinde.

Var mısınız vatanınız, milletiniz, bağımsızlığınız, bütünlüğünüz için koşmaya!!

O gücü de bulursunuz, Atatürk’ün dediği gibi doğru önderliğini de!

400 metre değil, 400 km değil, 400 bin km koşarız!