11 Eylül 2026 Cuma
İstanbul 26°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

21. yüzyılın hiperşehirleri-2 Üretim devrimi rotasında

Ali Alsaç

Ali Alsaç

Gazete Yazarı

A+ A-

Geçen hafta hiperşehir kavramını tartışmaya açmış, yoğunluk ile yığılmanın aynı şey olmadığını, şehrin değerinin her anlamda üretim gücüne bağlı olduğunu söylemiştik. Bu hafta tartışmayı haritaya taşıyoruz.

Başlarken bir yanlış anlaşılmayı ortadan kaldıralım. Biz bu yazı dizisinde bir hiperşehir hedefi ortaya koymuyoruz. Kimseye "şu ölçeğe ulaşın" demiyoruz. Yaptığımız iş, dünyadaki şehirleşme süreçlerinin vardığı son noktayı anlamaya çalışmaktır. Şehirler nereye gidiyor, hangi ülkeler hangi nedenlerle hangi ölçeklere ulaşıyor, bu ölçeklerin insana ve ülkeye maliyeti nedir? Sorumuz budur.

Birleşmiş Milletler'in Kasım 2025'te yayımladığı Dünya Şehirleşme Öngörüleri raporuna göre nüfusu 10 milyonu aşan megakent sayısı 1975'te sekizken bugün 33'e çıkmış durumda ve bunların 19'u Asya'da. Cakarta yaklaşık 42 milyonla dünyanın en kalabalık şehri; Dakka 40 milyona yaklaşıyor, Tokyo 33 milyon. 2050'de megakent sayısının 37'yi bulması bekleniyor.

Fakat bu listede bulunmak tek başına bir başarı belgesi değildir. Cakarta dünyanın en kalabalık şehri olurken aynı zamanda batan şehridir; bazı bölgelerinde zemin yılda 25 santime varan oranlarda çökmektedir. Endonezya bu nedenle 33 milyar dolarlık bir maliyetle başkentini Borneo'daki ormanlık alana, Nusantara'ya taşıyor.

O hâlde 21. yüzyılın hiperşehrini nasıl tanımlayacağız?

Hiperşehir; doğayla uyum içinde kurulan, yapay zekânın ve otomasyonun üretimden hizmete yaygınlaştığı, temiz, geri dönüşüm sistemi gelişmiş, insan yaşamını kolaylaştıran, doğal afetlere dayanıklı, sanat ve kültür olanakları zengin, su ve gıda tedarik zincirini üst düzeyde yöneten, milli devletin merkezî politikalarının başarımını destekleyen, eğitimli ve nitelikli insan kaynağı üreten şehirdir. Daha ileri bir ifadeyle, bilimsel sosyalist bir anlayışla insanlığa fayda üreten üstün bir şehir oluşumundan söz ediyoruz.

Bu ölçütlerin hiçbiri gökdelen sayısıyla ölçülmez. Tamamı, o şehirde yaşayan insanın gündelik hayatında karşılığı olan ölçütlerdir.

GEÇMİŞİN ROMANTİZMİ GELECEĞİN ROMANTİZMİ

Yeni çağın gözde şehirleri, yalnızca sermayenin yoğunlaştığı şehirler de değildir. Bu ayrımın altını çizmek gerekiyor.

Petrol gelirleriyle çölün ortasına dikilen kulelerden söz etmiyoruz. Yüzyıllar boyunca sömürgelerden aktarılan zenginliğin taşa ve mermere dönüştüğü Avrupa şehirlerinden de söz etmiyoruz. Bu şehirlerin görkemi, kendi üretim güçlerinin değil, başka halkların emeğinin birikimidir.

Bugün Avrupa şehirleri geçmişin romantizmini yapıyor. Meydanları, katedralleri, müzeleri korunuyor; şehir bir açık hava sergisi hâline geliyor. Turizm geliri artıyor, ancak şehrin kendisi geleceğe dair bir öneri üretmiyor.

Asya şehirleri ise geleceğin romantizmini yapabiliyor. Çin'de, Singapur'da ve benzeri ülkelerde şehir hâlâ bir tasarım nesnesi, hâlâ bir gelecek tasavvuru. Kamuculuk parlayan yıldız.

7/24 YAŞAYAN ŞEHİRLER

Asya'daki asıl yenilik, ölçeğin kendisi değil, ölçekle birlikte gelen canlılıktır.

Teknoloji, geleneksel kültür, sağlık, eğitim ve her şeyden önce nitelikli ve pratik erişimin yaygınlaşması, orada 7 gün 24 saat yaşayan şehirler ortaya çıkardı. Metro gece de işliyor, hastane gece de çalışıyor, çarşı gece de açık, kütüphane gece de dolu. Şehir uyumuyor; çünkü şehir yalnızca konaklama alanı değil, üretim ve yaşam alanıdır.

Bunun altyapısı somuttur.

Çin'in yüksek hızlı demiryolu ağı 2021'de 37 bin 900 kilometreyken 2025 sonunda 50 bin 400 kilometreye ulaştı; toplam demiryolu ağı 165 bin kilometre. 2030 hedefi 180 bin kilometrelik toplam ağ ve 60 bin kilometrelik yüksek hızlı hat. Bu mesafe şimdiden dünya toplamının yüzde 70'inden fazlasını oluşturuyor ve nüfusu 500 binin üzerindeki Çin şehirlerinin neredeyse tamamını kapsıyor. 2025'te bu ağ üzerinde 4,25 milyarın üzerinde yolculuk yapıldı.

Sonuç, şehirlerin birbirine bağlanarak bölgesel üretim sistemlerine dönüşmesidir. Yangtze Deltası, 110 bin kilometrekarelik alanda Şanghay, Nanjing, Hangzhou, Suzhou, Ningbo ve Hefei gibi kırkı aşkın şehri tek bir ekonomik dokuda birleştiriyor ve ülke hasılasının beşte birinden fazlasını üretiyor. Guangdong-Hong Kong-Makao Büyük Körfez Bölgesi 56 bin kilometrekarede on bir şehri kapsıyor. Pekin-Tianjin-Hebei bir üçüncü kümedir.

Singapur ise küçük ölçekte aynı mantığın örneğidir. Nüfusunun büyük çoğunluğu kamu eliyle üretilmiş konutlarda oturur. Su, geri kazanım ve arıtma teknolojileriyle bir ulusal güvenlik meselesi olarak yönetilir. Gıda tedariki devlet hedefleriyle planlanır. Singapur kamusal iradenin sürekliliği ile başarmıştır.

AKDENİZ'İN ŞEHİR AKLI

Bu dosyada öne çıkan bir başka boyut, Akdeniz havzasındaki benzer yapılaşma ve yoğunlaşma anlayışıdır.

Tarihin en önemli medeniyetlerine ev sahipliği yapan Akdeniz ve Anadolu toprakları, kendisinden kök alan ya da beslenen komşu medeniyetlere bir barınma ve şehirleşme anlayışı da vermiştir. Dar ve gölgeli sokaklar, avlulu ev, ortak çeşme, mahalle ölçeği, agora ve çarşı, rüzgârı ve güneşi hesaba katan yerleşim düzeni. Bunlar folklorik ayrıntılar değil, binlerce yıllık bir iklim ve toplum mühendisliğidir.

Bugün enerji verimliliği başlığı altında yeniden keşfedilen pek çok çözüm, bu coğrafyanın zaten bildiği çözümlerdir. Geleceğin şehrini tartışırken bu birikimi bir müze nesnesi olarak değil, çalışan bir bilgi olarak masaya koymamız gerekiyor.

ADI KONULMAMIŞ SAVAŞ

Bütün bu tartışmayı çevreleyen bir gerçeği görmezden gelemeyiz. Dünya şu an adı konulmamış bir savaş ortamında bulunuyor.

Bu durumun şehirleşme üzerinde iki yönlü etkisi var. Birincisi, nitelikli şehirleşmeye ayrılabilecek kaynakların savunma ihtiyaçlarına aktarılmasıdır. Bütçeler sınırlıdır; her savaş hazırlığı, bir metro hattından, bir hastaneden, bir okuldan kısılarak yapılır.

İkincisi ve daha az konuşulanı ise şudur:

Şehirleşme anlayışımızın içine savunmaya dönük bir altyapı da kurgulamak zorundayız. Sığınaklar, alternatif enerji ve su hatları, yedekli haberleşme sistemleri, askerî ikmal yolları, tahliye güzergâhları ve kritik tesislerin dağıtık yerleşimi, artık şehir planlamasının teknik eklentileri değil kurucu unsurlarıdır. Deprem dayanıklılığı için yaptığımız hesabı, savunma dayanıklılığı için de yapmak durumundayız. Bu iki hesap çoğu zaman aynı yatırımlarda buluşur.

BELEDİYE NEDİR NE OLMALIDIR

Buraya kadar anlattığımız her şeyin somutlaştığı yer belediyedir. Ulaşım, su, konut, çöp, park, imar, afet hazırlığı; hepsi bu birimin elindedir. Dolayısıyla şehir tartışması, kaçınılmaz olarak bir belediye tartışmasıdır.

Belediye, toplumun ihtiyaçlarını gözeten, bir gelecek yönetimi anlayışıyla örgütlenen ve hizmet üretirken gerektiğinde toplumu seferber edebilen temel yönetim birimidir. Bu üç özelliğin üçü de aynı anda gereklidir. Yalnızca ihtiyaç gözeten belediye, günü kurtarır. Yalnızca plan yapan belediye, halktan kopar. Halkı seferber edemeyen belediye ise afet anında, salgın anında, savaş anında elindeki bütün ekipmana rağmen çaresiz kalır.

1999'da da 2023'te de bunu gördük: Bir şehrin gerçek kapasitesi, kriz anında ne kadar insanı örgütlü biçimde harekete geçirebildiğidir.

Belediyeyi bir rant kapısına çevirdiğimizde ise bütün bu işlevler tek tek çöker. İmar yetkisi kamusal bir planlama aracı olmaktan çıkıp bir değer dağıtım mekanizmasına dönüşür. Kadrolar liyakate göre değil, o dağıtımdaki paya göre oluşur. Haksız kazanç, kayırmacılık, denetimsizlik ve ihale çürümesi birbirini besleyerek büyür. Sonuçta belediye, şehri yöneten kurum olmaktan çıkar; şehir üzerinden geçinen bir yapıya dönüşür. Deprem yönetmeliğinin uygulanmaması, dere yataklarının imara açılması, yeşil alanın küçülmesi ayrı ayrı ihmaller değil, aynı ilişkinin sonuçlarıdır.

Burada açık konuşalım. Yazılarımızda bir gelecek öngörüsü oluşturmaya çalışıyoruz; fakat bu öngörü bugünün şartlarından bağımsız değildir. Toplumda bir bozulma, yönetimlerde bir çürüme varsa, buna verilecek yanıt teknik iyileştirmelerle sınırlı kalamaz. Günümüz gerçekleri çerçevesinde bir milli demokratik devrim süreci, tam da bu tıkanmanın karşılığı olarak gündeme gelir. Bu süreç mülkiyet ilişkilerine insan ve toplum odaklı müdahalelerle ilerleyecek, insan yaşamını bilimsel sosyalist ve ilerici bir anlayışla örgütleyecektir.

Şehir açısından bunun anlamı somuttur. Kamunun yarattığı değerin kamuda kalması, arsanın spekülasyon nesnesi olmaktan çıkarılması, konutun barınma hakkı olarak ele alınması, planlamanın seçim takvimine değil kuşaklara göre yapılması.

YÖN VE EYLEM

Bu noktada somut bir öneride bulunmak istiyorum.

Mimarlık ve şehir planlama gibi teknik alanlarda, belediyecilik gibi yönetim alanlarında, geleceğin şehirleşmesine uygun bir Türkçe kavramlaştırma çalışması yapılmalıdır. Kendi literatür çalışmam sırasında yabancı kavramları sadeleştirmekte hayli zorlandım. Alan, İngilizce terimlerin Türkçe cümle içine olduğu gibi yerleştirilmesiyle ilerliyor.

Bugün kentsel yayılma, karma kullanım, toplu taşıma odaklı gelişme, yürünebilirlik, afet direnci, kamusal değerin geri kazanımı, on beş dakikalık şehir gibi karşılıklar üretilebiliyor. Bunlar çoğaltılabilir ve daha da sadeleştirilebilir. Yapılması gereken, üniversitelerin ilgili bölümlerinin, meslek odalarının, belediyelerin ve dil kurumlarının ortak bir terim çalışması yürütmesidir.

Şehri Türkçe düşünmeden, Türkiye'nin şehrini kuramayız.

Gelecek yazıda tartışmayı yeryüzünün altına ve dışına taşıyoruz: yer altı şehirleri, kapalı devre yaşam sistemleri ve uzay yerleşimleri.