21. yüzyılın hiperşehirleri-3 Yerin altından Ay’a
Geçen hafta şehirlerin göğe doğru yükselişini, milyonlarca insanın üretim, ulaşım, bilim ve teknoloji ağları içinde bir araya geldiği hiperşehirleri tartışmıştık. Fakat insanlığın şehir macerasının yalnızca gökyüzüne doğru ilerlediğini düşünmek yanıltıcı olur.
Bir başka yön daha var.
Aşağısı.
Üstelik insanın yeraltına ilgisi hiç de yeni değil. Kapadokya’daki Derinkuyu’da insanlar toprağın altında yalnızca saklanmadılar. Havalandırma bacaları, depoları, su kuyuları ve yaşam alanlarıyla gerektiğinde uzun süre dış dünyadan korunabilecek bir düzen kurdular. Orvieto’nun altında yüzyıllar boyunca açılan tüneller, Avrupa’nın başka bölgelerindeki mahzenler, sığınaklar ve maden yerleşimleri de aynı ihtiyacın farklı örnekleriydi. İnsan, kimi zaman savaştan korunmak, kimi zaman yiyeceğini ve suyunu saklamak, kimi zaman da iklim koşullarından kaçmak için toprağın altına indi.
Demek ki yeni olan yeraltına inmek değil. Yeni olan, yeraltını şehrin planlanmış bir parçası hâline getirmek.
ŞEHRİN ÜÇÜNCÜ BOYUTU
Şehir planlamasını çoğunlukla bir harita üzerinden düşünürüz. Konut burada, okul şurada, yol oradan geçecek, park şu bölgede kalacak. Gökdelenlerle bu haritanın üzerine üçüncü bir boyut ekledik ve şehirleri yukarı doğru büyüttük.
Şimdi aynı düşünce aşağıya doğru ilerliyor.
Helsinki bu konuda ilginç bir örnek. Şehir yalnızca yerüstünü değil, yeraltını da planlıyor. Otoparklar, spor alanları, teknik tesisler, ulaşım sistemleri ve başka birçok işlev toprağın altında yer buluyor. Montreal ve Tokyo’da da yeraltı ağları artık yalnızca metro istasyonlarından ibaret değil. İnsanlar alışveriş yapıyor, bir binadan diğerine geçiyor, gündelik hayatın bir bölümünü yerin altında sürdürüyor.
Burada amaç insanı güneşten koparıp yeraltına kapatmak değil. Tam tersine, yüzeyde bulunması gerekmeyen bazı işlevleri aşağıya indirerek yukarıdaki alanı insana ve doğaya geri vermek mümkün.
Bu nedenle geleceğin şehirlerini yalnızca gökdelenlerin yüksekliğiyle ölçmeyeceğiz. Şehir yukarıda, yüzeyde ve aşağıda birlikte çalışan üç boyutlu bir sisteme dönüşebilir.
Bunun için yeni bir planlama anlayışı gerekiyor. Yeraltındaki tünelleri, su ve enerji hatlarını, sığınakları, tarihî yapıları, metro ağlarını ve kullanılabilecek boşlukları bilmeden böyle bir şehir kurulamaz. “Yeraltı kadastrosu” ve “yeraltı ana planı” gibi kavramlar önümüzdeki dönemde şehircilik dilimize daha fazla girecektir.
Özellikle İstanbul açısından bu konu yabana atılacak bir mesele değil. İstanbul’un altında, çoğu zaman birbirinden bağımsız ele aldığımız başka bir İstanbul bulunuyor.
SAVAŞ ŞEHRİ YENİDEN DÜŞÜNDÜRÜYOR
Yeraltının tarihsel işlevlerinden biri de savunmadır.
Bugün dünya ilan edilmiş tek bir dünya savaşı içinde değil. Fakat askerî çatışmaların, ambargoların, ekonomik savaşların, enerji mücadelelerinin, siber saldırıların ve teknoloji kuşatmalarının yan yana yürüdüğü bir dönemdeyiz. Şehir planlamasını bu gerçekliğin dışında tutamayız.
Depreme dayanıklı şehir istiyoruz. Sele ve yangına hazırlanıyoruz. Aynı şekilde savaş sırasında da yaşamını sürdürebilen şehir üzerine düşünmek zorundayız.
Sığınak bu nedenle apartmanın bodrumunda tabelası duran bir odadan ibaret değildir. Metro ağları, hastaneler, su depoları, enerji sistemleri, haberleşme merkezleri, tahliye güzergâhları ve askerî-sivil ikmal yolları aynı dayanıklılık anlayışı içinde ele alınabilir.
Barış zamanında otopark veya spor salonu olarak kullanılan bir alan olağanüstü durumda sığınağa dönüşebilir. Metro günlük yaşamda ulaşımı sağlar, kriz sırasında tahliye ve korunma ağının parçası olabilir. Bir enerji sistemi yalnızca ucuz elektrik üretmekle değil, ana şebeke çöktüğünde hastaneleri ve haberleşmeyi ayakta tutabilmekle de değerlendirilmelidir.
Şehrin gelişmişliğinin yeni ölçülerinden biri belki de şu olacak. Dışarıdan gelen büyük bir darbeye rağmen hayat ne kadar süre devam edebiliyor?
YERALTINDAN AY’A AYNI SORU
Buradan Ay’a geçiş ilk bakışta büyük bir sıçrama gibi görünüyor. Aslında mühendislik sorusu çok benzer.
Yeraltındaki kapalı bir yaşam alanında havayı, suyu, sıcaklığı ve enerjiyi kontrol etmek gerekir. Ay’da da aynı şey gerekiyor. Kaynak dışarıdan kolayca getirilemiyorsa geri dönüşüm zorunlu hâle geliyor. Mars’ta ise bu zorunluluk daha da büyüyor.
Bu nedenle Çin, Rusya, Avrupa ve Amerika’nın Ay programlarını yalnızca bir bayrak dikme yarışından ibaret görmek doğru değil. İnsanlık yavaş yavaş başka bir gök cisminde kalıcı yaşam altyapısının parçalarını geliştiriyor.
Resmî belgelerde “kolonileşme” sözü pek kullanılmıyor. Araştırma istasyonu, sürdürülebilir insan varlığı, bilimsel üs veya yüzey altyapısı deniliyor. Fakat yapılan işin yönü açık. Önce robotlar gidecek. Ardından enerji, haberleşme, ulaşım ve yaşam sistemleri kurulacak. İnsanların orada daha uzun süre kalması mümkün olacak.
Şehir tarihinin başlangıcında da benzer bir sıra vardı. Önce suyu buldunuz, sonra yiyeceği güvence altına aldınız, sonra barınağı kurdunuz. En sonunda kalıcı topluluk ortaya çıktı.
ÇİN AY’DA NE İNŞA EDEBİLECEĞİNİ SORUYOR
Çin’in Uluslararası Ay Araştırma İstasyonu programı bu açıdan dikkat çekici. Hedef, 2030’lu yıllarda Ay’ın güney kutbu çevresinde temel bir araştırma altyapısı oluşturmak ve sonraki aşamada bunu daha büyük bir sisteme dönüştürmek. Chang’e görevlerinin izlediği yolu bu gözle okumak gerekiyor. Önce Ay’ın yapısını araştırdılar. Şimdi su buzu aranıyor. Ardından Ay toprağının nasıl kullanılabileceğine bakılacak. Chang’e-8 kapsamında yerel kaynaklardan yararlanma ve yapı teknolojilerinin denenmesi planlanıyor. Bu küçük görünen değişiklik aslında çok önemli. Soru artık yalnızca “Ay’da ne var?” değildir.
Çinli araştırmacıların Ay toprağından yapı elemanları üretmeye yönelik çalışmaları da bu yüzden önemli. Regoliti Dünya’dan götürülen çimento veya başka bağlayıcılara mümkün olduğunca ihtiyaç duymadan kullanabilmek istiyorlar. Üç boyutlu yapı sistemleri ve robotik inşaat üzerinde çalışılıyor.
İnsanlığın başka bir gök cismindeki ilk yapıları, büyük ihtimalle oranın toprağından yapılacak.
Bu, düşündüğümüzden daha tarihsel bir olaydır.
RUSYA ENERJİYİ DÜŞÜNÜYOR AVRUPA YOLLARI DÖŞÜYOR
Rusya’nın programı son yıllarda gecikmeler yaşadı. Fakat Rusların öne çıkardığı sorun son derece gerçekçi. Enerji. Ay’da kalıcı bir sistem kuracaksanız birkaç günlük güneş paneli hesabı yeterli değildir. Ay gecesinin uzunluğu, aşırı sıcaklık değişimleri ve sürekli enerji ihtiyacı yeni çözümler gerektiriyor. Rusya bu nedenle Ay yüzeyinde nükleer enerji sistemleri üzerinde duruyor. Çünkü ziyaret başka şeydir, yerleşmek başka. Bir yere yerleşmeye başladığınızda artık yalnızca aracınız yoktur. Santraliniz, haberleşmeniz, tamir sisteminiz, deponuz ve lojistiğiniz vardır.
Avrupa ise başka parçaları hazırlıyor. Argonaut ile Ay yüzeyine düzenli kargo taşımayı, Moonlight programıyla Ay çevresinde haberleşme ve navigasyon altyapısı kurmayı hedefliyor. Yaşam modülleri üzerinde çalışılıyor.
Düşünün. Bir bölgede enerji santrali, haberleşme ağı, navigasyon sistemi, kargo taşımacılığı ve yaşam alanları konuşulmaya başlanmışsa oraya artık yalnızca “keşfedilecek yer” gözüyle bakılmıyor demektir. Yerleşimin altyapısı kuruluyor.
İLK AY ŞEHRİ, ŞEHİR GİBİ GÖRÜNMEYEBİLİR
Yakın gelecekte Ay’da İstanbul ya da Şanghay göreceğimizi sanmıyorum. İlk kalıcı yerleşim muhtemelen romantik bilimkurgu kentlerinden çok bir araştırma üssüyle fabrikayı andıracak.
Enerji tesisi olacak. Laboratuvar olacak. Su aranacak. Oksijen üretilecek. Atık yeniden kullanılacak. Yapı malzemesi mümkün olduğunca Ay’dan elde edilecek. Bunların önemli bölümü robotlar tarafından işletilecek.
Önce yaşamı mümkün kılan sistemi kuracağız. Evler sonra gelecek.
Burada geleceğin şehirleri açısından çok önemli bir kavram ortaya çıkıyor. Kapalı döngü.
Ay’a binlerce ton su taşıyamazsınız. Kullandığınız suyu yeniden kullanmak zorundasınız. Atığı çöpe atacak başka bir mahalle yoktur. Onu yeniden hammaddeye çevirmek gerekir. Gıdanın en azından bir bölümü bulunduğunuz yerde üretilecektir. Oksijen sürekli yenilenecektir.
Çin’in kapalı yaşam deneyleri, Avrupa’nın “MELiSSA” çalışmaları ve Rusya’nın bu alandaki eski araştırma birikimi aynı soruya cevap arıyor. Bir insan topluluğu dışarıdan mümkün olduğunca az kaynak alarak kendi yaşamını ne kadar süre sürdürebilir?
Bu aslında uzaydan önce bir şehircilik sorusudur.
MARS BİZE DÜNYA’YI ÖĞRETEBİLİR
Ay’da bir litre suyun hesabını yapacağız. Mars’ta bir kilogram atığı bile yeniden kullanmaya çalışacağız. Enerjinin kesilmemesi için birbirini yedekleyen sistemler kuracağız.
Peki Dünya’da neden aynı titizlikle yaşamıyoruz? Mars’a götürdüğümüz suyu kaybetmemeye çalışırken İstanbul’da temiz suyun şebekelerde kaybolmasını normal karşılayabilir miyiz? Ay’da atığın tamamını yeniden kullanmak için teknoloji geliştirirken şehirlerimizde dev çöp sahaları oluşturmak ne kadar akılcıdır? Başka bir gezegende gıda güvenliğini milim milim hesaplayıp kendi şehirlerimizi binlerce kilometrelik kırılgan tedarik hatlarına bağımlı bırakmak doğru mudur? Belki de uzay programlarının en büyük sonucu milyonlarca insanın Mars’a taşınması olmayacak. Belki Mars bize Dünya’da nasıl yaşamamız gerektiğini öğretecek.
YÖN VE EYLEM
Türkiye açısından bu tartışmadan çıkarılabilecek ilk sonuç, şehir planını artık yalnızca yüzey üzerinde düşünmemektir. İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer büyük kentler için yeraltı ana planları hazırlanabilir. Metro, su, enerji, veri, lojistik, sığınak ve tarihî yeraltı varlıkları ortak bir sistem içinde görülebilir.
İkinci alan savunmadır. Yeni ulaşım ve kamu yatırımlarında çift kullanımlı altyapı fikri geliştirilmelidir. Barış zamanında topluma hizmet eden sistemler, savaş ve afet zamanında yaşamın devamını sağlayabilmelidir.
Üçüncü alan uzay teknolojileridir. Kapalı devre su sistemleri, kontrollü tarım, geri dönüşüm, otonom enerji ve robotik yapı teknolojileri yalnızca Ay ve Mars için değildir. Bunların hepsi Türkiye’nin şehirlerine, tarımına ve afet yönetimine uygulanabilir.
İnsanlık binlerce yıl önce korunmak için toprağın altına indi. Bugün şehirlerini bilinçli biçimde aşağıya doğru genişletmeye hazırlanıyor. Aynı zamanda Ay’da kalıcı yaşamın ilk altyapısını kuruyor ve Mars’a bakıyor.
Yön değişiyor fakat soru değişmiyor.
İnsan yaşamını en zor koşullarda nasıl sürdüreceğiz?
Başka dünyalara ulaşmak büyük bir bilimsel başarı olacaktır. Fakat yeryüzünde çözemediğimiz düzensizliği Ay’a ve Mars’a taşımak uygarlık başarısı sayılmaz.
Belki göğe doğru yaptığımız bu uzun yolculuk, sonunda bize tekrar Dünya’ya nasıl bakmamız gerektiğini öğretecek.
Nâzım Hikmet’in, Rus kozmonot Yuri Gagarin’in insanlık için uzaya ilk uçuşunu selamladığı “Kosmosun Kardeşliği Adına” şiirini hatırlatarak bu yazı dizimizi geleceğe emanet ederek sonlandırıyorum.