21. yüzyılın hiperşehirleri
İnsanlık tarihinin her büyük dönüşümü, kendi şehir biçimini yarattı. Tarım toplumları surlarla çevrili kentleri, sanayi devrimi fabrika şehirlerini, 20. yüzyıl ise otomobile bağımlı metropolleri ortaya çıkardı. 21. yüzyılın şehirleri ise çok daha farklı bir ölçekte kuruluyor. Milyonlarca insanın, üretim merkezlerinin, ulaşım ağlarının, dijital sistemlerin ve enerji altyapılarının aynı mekânda üst üste bindirildiği yeni bir kent biçimiyle karşı karşıyayız. Bu yeni biçimi hiperşehir ya da daha geniş anlamıyla hiperurbanizm kavramıyla tartışabiliriz.
Hiperşehir yalnızca çok nüfuslu veya çok yüksek binalardan oluşan bir şehir değildir. Burada insanın, üretimin, bilginin, enerjinin, sermayenin ve ulaşımın daha önce görülmemiş bir yoğunlukta bir araya gelmesinden söz ediyoruz. Kent artık yalnızca yaşanılan bir mekân değil; aynı anda üretim yapan, veri işleyen, enerji tüketen, insan hareketlerini yöneten ve büyük ölçekli toplumsal ilişkiler kuran karmaşık bir sistemdir.

Önümüzdeki birkaç hafta boyunca şehirleşme meselesini bir dosya bütünlüğü içinde ele alacağız. Bu ilk yazıda hiperurbanizmin ne anlama geldiğini, yüksek yoğunluklu şehirlerin hangi imkânları ve hangi çelişkileri taşıdığını tartışacağız. Bir sonraki yazıda dünyanın öne çıkan hiperurbanizm alanlarına, özellikle Asya’daki mega kentlere, kent kümelerine ve yeni ulaşım koridorlarına bakacağız. Ardından tartışmayı daha ileri bir düzleme taşıyarak insanlığın gelecekteki yerleşim biçimlerini inceleyeceğiz. Uzay kolonileri, Ay ve Mars yerleşimleri ile Dünya’daki yer altı şehirleri bu dosyanın sonraki halkalarını oluşturacak.
Bu nedenle meselemiz yalnızca bugünün kalabalık şehirleri değildir. Asıl soru, insanlığın gelecekte nerede ve nasıl yaşayacağıdır. Yeryüzündeki hiperşehirlerden yer altı yerleşimlerine, oradan uzaydaki kolonilere uzanan bu tartışma; mimarlığın ötesinde enerji, teknoloji, güvenlik, üretim ve uygarlık tasarımı meselesidir.
ŞEHİR İNSANLIĞIN GELECEĞİDİR
İnsanlık şehirlerde yoğunlaşmaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler’in güncel projeksiyonları dünya nüfusunun şehirlerde yaşayan bölümünün önümüzdeki on yıllarda artmayı sürdüreceğini gösteriyor. Dünya Bankası da 2050 yılında dünya nüfusunun yaklaşık onda yedisinin kentsel alanlarda yaşayacağını öngörüyor. Bugün dört milyardan fazla insan şehirlerde yaşıyor ve kentler dünya ekonomik faaliyetinin çok büyük bölümünü meydana getiriyor.
Dolayısıyla şehirleşmeyi durdurmak veya insanlığı yeniden kırsal alana dağıtmak gerçekçi bir gelecek tasarımı değildir. Sorun, insanların bir araya gelmesi değil; bu yoğunlaşmanın hangi üretim ilişkileri, hangi mülkiyet düzeni ve hangi planlama anlayışı altında gerçekleştiğidir.

Yüksek yoğunluk ilk bakışta insanı doğadan koparan, trafiği artıran ve yaşam alanını daraltan bir gelişme gibi görülebilir. Ancak düşük yoğunluklu ve sürekli yayılan şehirler de geniş tarım alanlarını, ormanları ve su havzalarını tüketir. İnsanları otomobile bağımlı hâle getirir. Konut alanlarını üretim, eğitim ve sağlık merkezlerinden uzaklaştırır. Yol, kanalizasyon, elektrik, iletişim ve diğer altyapı sistemlerinin daha geniş bir coğrafyaya taşınmasını zorunlu kılar.
Bu bakımdan yoğunluk, başlı başına bir tehdit değildir. Doğru planlandığında toplu taşımayı verimli hâle getiren, hizmetlere erişimi kolaylaştıran, enerji ve altyapının kişi başına maliyetini azaltan bir olanaktır. OECD’nin kompakt şehir araştırmaları da yoğun ve karma kullanımlı kent biçimlerinin yeşil alanların korunmasına, enerji verimliliğine ve erişilebilirliğe katkı sunabileceğini belirtiyor.
Aynı araştırmalar kötü yönetilen yoğunluğun trafik sıkışıklığını, sağlık sorunlarını ve konut maliyetlerini artırabileceği uyarısını da yapıyor.
YOĞUNLUK İLE YIĞILMA AYNI DEĞİLDİR
Türkiye’nin şehirleşme tartışmalarında en fazla karıştırılan iki olgu yoğunluk ile yığılmadır.
Yığılma, daha fazla insanın aynı veya yetersiz altyapıya mahkûm edilmesidir. Nüfus artar fakat okul sayısı artmaz. Binalar yükselir fakat yollar, metro hatları, parklar ve sağlık hizmetleri aynı kalır. Konutlar çoğalır fakat insanların çalıştığı merkezlere olan uzaklık büyür. Arazi değerlenir fakat kamusal alan küçülür.
Planlı yoğunlaşmada ise nüfusla birlikte hizmet kapasitesi de büyür. Konut, iş yeri, okul, hastane, kültür merkezi, park ve toplu taşıma birbirinden koparılmaz. İnsanların gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için saatlerce yolculuk etmesi gerekmez. Kent, yalnızca binaların değil toplumsal ilişkilerin de yoğunlaştığı bir alan olur.
Bu nedenle yüksek katlı yapılaşma ile yüksek yoğunluklu şehircilik de aynı şey değildir. Yan yana dizilmiş gökdelenler, aralarında canlı bir sokak dokusu, toplu taşıma, kamusal tesis ve yaya erişimi yoksa nitelikli bir şehir meydana getirmez. Böyle bir yerleşim, dikey biçimde kurulmuş bir banliyöden başka bir şey değildir.
Hiperşehrin değeri yüksekliğinde değil, bağlantılarındadır. Esas ölçüt bir binanın kaç katlı olduğu değil; o binada yaşayan insanın işine, okuluna, hastaneye, parka, kültür merkezine ve toplu taşıma sistemine ne kadar kısa sürede ulaşabildiğidir.
Nitelikli şehir yoğunluğunu şu kavramsal denklemle anlatabiliriz:
Nüfus yoğunluğu + hizmet yoğunluğu + üretim kapasitesi + ulaşım erişimi + kamusal alan + afet dayanıklılığı.
Bu unsurlardan yalnızca birini büyütmek şehir kurmaya yetmez.
KAPİTALİZM ŞEHRİ DEĞİL RANTI YOĞUNLAŞTIRIYOR
Kapitalist şehirleşme, yoğunluğun sağladığı toplumsal olanakları arazi rantına dönüştürür. Toplu taşıma hattı yapılır, çevresindeki arsaların fiyatı yükselir. Yeni bir iş merkezi kurulur, çalışanların konutları erişilemez hâle gelir. Kent merkezi yenilenir, eski sakinleri artan kiralar nedeniyle bölgeden uzaklaştırılır. Kamunun oluşturduğu değer, özel mülk sahiplerinin kazancına dönüşür.
Böylece konut, insanın barınma ihtiyacını karşılayan bir kullanım değeri olmaktan çıkarak finansal varlık hâline gelir. Daireler içinde yaşamak için değil, değer artışı beklemek için alınır. Kent merkezleri üretim ve yaşam alanı olmaktan uzaklaşarak yatırım portföyüne dönüşür.
Sonuçta sermaye merkezde, emekçiler çeperlerde yoğunlaşır. Şehrin ekonomik yaşamını ayakta tutan insanlar, çalıştıkları yerlere en uzak yaşayan kesim hâline gelir. Her sabah ve akşam milyonlarca insan aynı doğrultuda hareket eder. Trafik sorunu diye gördüğümüz olgunun altında çoğu zaman konut ile istihdamın birbirinden koparılması vardır. Kapitalizm şehri yoğunlaştırırken hayatı değil rantı merkezileştirir.
OECD araştırmaları da kompaktlaşmanın arsa ve konut değerlerini yükseltebildiğini, bunun maliyetini özellikle kiracıların ve ilk kez konut alacakların taşıdığını ortaya koyuyor. Bu nedenle kamusal konut politikası bulunmayan bir yoğunluk programı, erişilebilir şehir yerine zenginlerin merkezde, çalışanların uzak çevrelerde yaşadığı yeni bir sınıfsal coğrafya oluşturabilir.
Buradaki temel ayrım yatay şehir ile dikey şehir arasında değildir. Ayrım, rant için kurulan şehir ile insan için kurulan şehir arasındadır.
YÖN VE EYLEM
Hiperşehirler uzak bir geleceğin mimari hayali değildir. Dünya ekonomisinin en dinamik bölgeleri şimdiden hiper ölçeklerde örgütlenmektedir. Gelişmiş ülkelerde ve hızlı kalkınma içindeki toplumlarda ekonomik üretim, teknoloji, finans, bilim ve insan hareketleri giderek daha büyük kent bölgelerinde yoğunlaşıyor. Şehirler yalnızca büyümüyor. Birbirine bağlanarak limanları, sanayi merkezlerini, üniversiteleri, veri altyapılarını ve milyonlarca insanı kapsayan bölgesel üretim sistemlerine dönüşüyor.
Gelecekte milyarlarca insan nasıl şehirlerde yaşayacak?
İnsanlık, ışıkları hiç sönmeyen dev yapılar, katmanlı yollar, ekranlarla kaplı cepheler, insansız araçlar ve yapay zekâ tarafından yönetilen sistemlerden oluşan siberpunk şehirlerde mi yaşayacak? Kentler gökyüzüne doğru yükselmeye devam mı edecek? Yoksa iklim koşulları, güvenlik tehditleri, enerji ihtiyacı ve arazi baskısı nedeniyle yerin altına doğru genişleyen yeni şehirler mi kurulacak? Ay’da ve Mars’ta kurulacak ilk yerleşimler, Dünya şehirlerini de kapalı devre yaşam sistemlerine mi dönüştürecek?
Bu soruların yanıtını yalnızca mimarlar, mühendisler veya teknoloji şirketleri veremez. Çünkü şehir, bir yapı topluluğu değil, örgütlenmiş insan iradesidir.
İnsanlığın gelecekteki şehirlerini bilinçli, örgütlü ve gönüllü bir ortak çalışmayla kurması gerekecektir. Bilim bu sürece öncülük etmeli, teknoloji insan ihtiyaçlarına hizmet etmeli, şehir planlaması ise kısa vadeli rantın değil uzun vadeli toplumsal hedeflerin aracı olmalıdır. Bu şehrin mimarisi, yapı sistemi, enerji kaynakları ve malzemeleri başlı başına tartışılması gereken konulardır. Fakat bütün teknik kararların öncesinde daha temel bir irade sorunu bulunmaktadır. İnsanlık geleceğini planlayacak mı, yoksa geleceği piyasanın ve savaşların yıkıcı kuvvetlerine mi bırakacaktır?
Emperyalist-kapitalist sistem dünyayı büyük bir savaşın, ekolojik çöküşün ve toplumsal parçalanmanın eşiğine sürüklemeden önce insan aklının üstün geleceğini umuyoruz. Fakat umut, örgütsüz bir bekleyiş değildir. Bilimsel düşünceyi, kamusal planlamayı ve insanlığın ortak çıkarlarını şehirlerin kuruluş ilkesi hâline getirmek zorundayız.
21. yüzyılın şehirleri kendiliğinden oluşmayacak. Ya emperyalist-kapitalist gözetimin ve eşitsizliğin hiperşehirleri kurulacak ya da bilimin, üretimin ve ortak yaşamın şehirleri yükselecek.