09 Ağustos 2026 Pazar
İstanbul 25°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

250 yıl: Amerika Birleşik Devletleri - Bağımsızlıktan imparatorluğa (1) - Birinci Bölüm: Devrim

Michael Roberts

Michael Roberts

Gazete Yazarı

A+ A-

4 Temmuz 2026’da Kuzey Amerika’daki 13 İngiliz kolonisinin Philadelphia’da düzenlenen bir kongrede İngiliz sömürge gücünden bağımsızlıklarını ilan etmelerinin üzerinden 250 yıl geçmiş oldu. Bağımsızlığından bu yana, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri olarak anılmaya başlanan ülke, tüm kıtayı kapsayacak şekilde batıya doğru genişledi ve daha sonra Amerika kıtasında ve Pasifik’te bir denizaşırı imparatorluk kurdu. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde ABD, önemli bir ekonomik ve endüstriyel güç haline gelmişti; 20. yüzyılda İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte ise ABD, küresel ölçekte baskın endüstriyel, finansal ve askeri güç konumuna ulaştı. “Pax Americana”, 20. yüzyılın ortasından sonuna kadar geçen dönemi simgeliyordu. Ancak, 21. yüzyılın ilk otuz yılında bu hakimiyet, (nispeten) yeni ortaya çıkan ekonomik ve siyasi rakiplere yerini bırakmaya başladı.

250 yılı aşkın bir süredir ABD kapitalizminin yükselişi, kapitalizmin küresel çapta egemen üretim biçimi haline gelme sürecini neredeyse birebir yansıtmaktadır. 18. yüzyılın ortalarında, kapitalist birikim hâlâ büyük ölçüde ticaretle sınırlıydı ve tarımla ilişkisi ise daha da azdı. Sanayileşme, büyümenin itici gücü değildi ve Amerika, Avrupa ve Asya’daki nüfusun büyük çoğunluğu toprağa bağlı olarak yaşıyor ve çalışıyordu.

‘ULUSLARIN ZENGİNLİĞİ’

1776, aynı zamanda İskoç Aydınlanma dönemi ekonomisti Adam Smith’in, büyüme ve refah üzerindeki feodal ve yarı-feodal kısıtlamaların ortadan kaldırılmasına teorik ve ampirik bir temel sağlayan, günümüzde hâlâ ünlü olan “Ulusların Zenginliği” adlı kitabını yayımladığı yıldı. Smith, ulusların zenginliğinin, devlet müdahalesinin en aza indirilmesi ve devlet kontrolündeki tekellerin ortadan kaldırılmasıyla, alım satım için serbest piyasalar üzerine kurulması gerektiğini ve kurulabileceğini savunuyordu. Böyle bir özgürlük, üretkenliği ve sermaye birikimini en üst düzeye çıkarmak için “iş bölümü”nün artmasını sağlayacaktı. ABD kapitalizminin yükselişi, Smith’in beklentilerini somutlaştırdı – ancak aynı zamanda, insan toplumsal örgütlenmesinin kapitalist biçimindeki kırılma noktalarını ve çelişkileri de acımasızca ortaya çıkardı.

ABD’NİN DÖRT DÖNEMİ

ABD kapitalizminin yükselişi (ve çöküşü?) dört tarihsel döneme ayrılabilir: 1) 1776: İngiliz sömürge gücünden bağımsızlık ve ABD imparatorluğunun genişlemesi; 2) 1861-64: Köleci eyaletleri federal iktidara boyun eğmeye zorlayan ve kıtanın genelinde sanayileşmeyi ve kapitalist piyasaları hızlandıran İç Savaş; bununla birlikte ABD imparatorluğunun Amerika kıtasına ve Pasifik’e yayılması; 3) 1941-45: İki dünya savaşının ardından ABD’nin küresel hegemonyası teyit edildi ve uluslararası ticaret kuralları, düzen ve kurumlar ABD’nin kontrolü altına girdi; ve 4) 1991’den itibaren: Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle Soğuk Savaş’ın sona ermesi; ancak ironik bir şekilde, ABD’nin (“tarihin sonu” ile) küresel hakimiyetini sürdürmesinden çok uzak bir şekilde, ABD emperyalizmi, hâlâ gezegendeki en güçlü ülke olmasına rağmen, hem ekonomik hem de siyasi açıdan göreceli bir gerileme dönemine girdi.

KURUCU BABALAR

4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayan Kurucu Babalar, bunu her şeyden önce Britanya’dan “özerklik” elde etmek amacıyla yaptılar; böylece, Britanya Krallığı tarafından reddedilen belirli siyasi ve ekonomik hakları kazanmayı amaçladılar. (Britanya Krallığı, aynı dönemde İrlanda için de bu hakları reddetmişti) Ancak Kurucu Babalar, hiçbir şekilde toplumun sistematik bir şekilde yeniden yapılandırılmasını istemiyorlardı. Öncelikle varlıklı plantasyon sahipleri ve tüccar elit kesimin önderlik ettiği bu hareketin amacı, yerleşik sosyal hiyerarşileri ve mülkiyet geleneklerini korurken İngiliz müdahalesini ortadan kaldırmaktı. Ancak hedeflerine ulaşabilmek için bu elit kesim, yoksul çiftçilerin ve kıyı kasabalarındaki geniş halk kitlelerinin desteğini kazanmak zorundaydı. Dolayısıyla, bu tür her isyan veya devrimde olduğu gibi, Bağımsızlık Savaşı da İngiliz egemenliğinden kurtulma yönündeki ‘ulusal’ mücadele içinde bir sınıf çatışmasına dönüştü. Görünüşe göre, Kurucu Babalar “tüm erkekler eşit yaratılmıştır” demişti. (elbette kadınlar, köleler ve yerli Amerikalılar hariç) Dolayısıyla, 13 koloninin oluşturduğu son derece eşitsiz bir toplumda bile, yoksul kitlelere bir miktar teşvik verilmesi gerekiyordu.

NÜFUSUN YÖNELİMLERİ

Nitekim, 1773’teki Boston Çay Partisi’nden 1781’deki Yorktown Savaşı’na ve 1783’teki Paris Antlaşması’na kadar, Devrim bir iç savaşa dönüştü. 1780 yılına gelindiğinde, daha sonra “Birleşik Devletler” haline gelecek olan İngiliz kolonilerindeki yaklaşık 2 milyon 100 bin özgür vatandaşın yaklaşık üçte biri, hem idealizm hem de kişisel çıkarları gözeterek kendilerini Vatansever olarak tanımlıyordu. Ancak bir diğer üçte biri de İngiliz İmparatorluğu’na sadık kaldı. Katranlanıp tüyle kaplanma ve mallarına el konulma tehdidi altında kalan bu yaklaşık 700 bin sadık taraftardan 60 bini Kanada’ya veya Britanya’ya kaçtı. Kolonistlerin son üçte biri ise tedirgin bir orta yol izledi. Britanya İmparatorluğu ile kanlı ve toplu bir savaşa hayatlarını ve servetlerini feda etmeye istekli değillerdi ancak Britanya kralına ve ülkesine karşı şiddetli ve yine kanlı bir sadakat de göstermeyeceklerdi.

KANLI BİR OLAY

Tarihçiler, 25 bin ila 70 bin arası Vatansever’in, kamp ateşi ve tüfek ateşiyle doğrudan savaş nedeniyle hayatını kaybettiğini hesaplamaktadır. Yaklaşık 7 bin Kraliyet yanlısı da aynı şekilde hayatını kaybetti. Savaş sırasında nüfus hareketlerinin şiddetlendirdiği çiçek hastalığı salgını nedeniyle 130 bin Amerikalı daha hayatını kaybetti. Amerikan Devrimi tam bir cehennemdi. Nüfusa oranla, 1860’lardaki iç savaşta ölenlerin sayısına yakın bir sayıda insan hayatını kaybetti; yani özgür nüfusun neredeyse yüzde 4’ü. Buna karşılık, İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikalıların yaklaşık yüzde 1’inin üçte biri hayatını kaybetti. “Demokrasi ve bağımsızlık” için yapılan Devrim, kanlı bir olaydı.

DEVAM EDECEK…

ABD Kapitalizm