06 Haziran 2026 Cumartesi
İstanbul 19°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

47 Yıllık Ambargo Mağdurunun İntikamı Değil, Sistemin Kaderi: Ters Yaptırım Çağı

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Site Yazarı

A+ A-

Uluslararası sistem uzun süre üç temel güç merkezi üzerinden okunuyordu: ABD, Çin ve Rusya. Askeri kapasite, ekonomik büyüklük ve teknolojik üstünlük gibi klasik güç parametreleri, bu üç aktörün küresel dengedeki belirleyiciliğini tanımlıyordu. Ancak 2025-2026 döneminde yaşanan gelişmeler, özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden kurduğu stratejik baskı, bu paradigmanın eksik kaldığını ortaya koymuştur.

İran, klasik anlamda bu üç güçle aynı kategoride olmamasına rağmen, küresel sistemin işleyişini veto edebilen bir aktör haline gelmiştir. Bu dönüşüm, gücün artık sadece “sahip olunan kapasite” ile değil, sistem üzerinde yaratılan etki ile ölçülmesi gerektiğini göstermektedir. 40 yılı aşkın süredir ABD ambargosu altında yaşayan İran, bugün Hürmüz Boğazı’nı kontrol ederek dünyaya fiili bir ambargo uygulama kapasitesine ulaşmıştır. Bu, uluslararası ilişkiler tarihinde bir devletin daha önce maruz kaldığı baskıyı tersine çevirerek sistemik bir baskı aracına dönüştürdüğü nadir örneklerden biridir.

Büyük güçler arasındaki ilişki, her aktör çifti için farklı bir “karşılıklılık” modeliyle tanımlanabilir. Bu modelleri anlamak, İran’ın konumunun özgünlüğünü kavramak için zorunludur.

Rusya – ABD: Simetrik Nükleer Caydırıcılık. Mutually Assured Destruction ilkesine dayanan bu modelde iki taraf da binlerce nükleer silahla birbirini yok edebilecek kapasitededir. Güç simetriktir, risk öngörülebilirdir ve doğrudan savaş imkânsızdır. İlişki, oyun teorisi açısından stabil bir Nash dengesidir; taraflar vekâlet savaşları yürütse de doğrudan çatışmadan kaçınır.

Çin – ABD: Asimetrik Ekonomik Bağımlılık. Robert Keohane ve Joseph Nye’ın geliştirdiği bu modelde ekonomik entegrasyon çatışmayı sınırlar. İki taraf da kopmaktan zarar görür, ancak bağımlılık simetrik değildir. ABD üretim için Çin’e, Çin ise pazar için ABD’ye bağımlıdır. Bu ilişki, “kopamayacak kadar bağlı, güvenemeyecek kadar rakip” formülüyle özetlenebilir.

İran – ABD (Eski): Asimetrik Caydırıcılık. Ekonomik kopuş, askeri asimetri, vekil güçler üzerinden dolaylı çatışma ve sürekli bölgesel gerilim ile tanımlanan bu model, İran’ı uzun süre sistemin dışında tutmuştur. Ancak son gelişmeler, İran–ABD ilişkisini yeni bir kategoriye taşımıştır: Asimetrik Stratejik Eşitlik (Asymmetric Strategic Parity). Bu modelde:

· Güçler simetrik değildir (ABD küresel, İran bölgesel güçtür)

· Ekonomik bağımlılık yok denecek kadar azdır

· Ancak maliyet üretme kapasitesi eşitlenmiştir

· Caydırıcılık mekanizması, “cezalandırma yoluyla caydırıcılık”tır

Bu dönüşümün ana mekanizması, enerji jeopolitiği ile sistemik kırılganlıkların stratejik kullanımıdır. İran, sahip olduğu klasik gücün çok ötesinde bir etkiyi, küresel ekonominin en kritik darboğazını kontrol ederek üretmektedir.

Hürmüz Boğazı, modern dünya ekonomisinin en kritik enerji geçiş noktasıdır. 2025 yılında boğazdan günlük ortalama 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürünleri geçmiştir; bu miktar küresel deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık dörtte birine, dünya petrol tüketiminin ise yaklaşık beşte birine karşılık gelmektedir. Boğaz aynı zamanda günlük 300 milyon m³ LNG sevkiyatına ev sahipliği yapmakta olup, bu da küresel LNG ticaretinin yaklaşık %20’sini oluşturmaktadır.

Boğaza bağımlılık yalnızca geçiş hacmiyle sınırlı değildir. Suudi Arabistan toplam petrol ihracatının yaklaşık %60’ını, Irak %72’sini, BAE ise %51’ini bu rota üzerinden gerçekleştirmektedir. Bu ölçekteki bir hacmin alternatif boru hatları veya rotalarla karşılanması fiziksel olarak neredeyse imkânsızdır. Boğazın alternatifi yoktur.

Krizi anlamak için İran’ın başarısının fiziksel kapatmadan değil, algısal ve ekonomik kontrol mekanizmasından kaynaklandığını görmek gerekir. İran boğazı tamamen kapatmamış, ancak her birkaç günde bir kargo gemisini vurarak sigorta şirketlerinin savaş riski teminatını çekmesini sağlamıştır. Savaşın başlamasından bu yana boğazdan geçen günlük tanker trafiği, savaş öncesi 100-135 seviyesinden ateşkes döneminde dahi 40’ın altına düşmüştür. IEA verilerine göre, çatışma sonrası Fars Körfezi bölgesinden ham petrol ve rafine ürün ihracat hacmi, çatışma öncesi seviyelerin %10’undan daha azına gerilemiştir.

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), Mart 2026’da bu durumu “küresel petrol piyasası tarihindeki en büyük arz kesintisi” olarak tanımlamıştır. IEA’nın 32 üye ülkesi, bu kesintiyi telafi etmek için tarihinin en büyük acil petrol stok serbest bırakma işlemi olan 400 milyon varillik bir müdahaleyi onaylamıştır. Raporda ayrıca, Mart 2026’da küresel petrol arzının günlük 8 milyon varil azalacağı, buna ek olarak günlük 2 milyon varil kondensat ve sıvılaştırılmış petrol gazı üretiminin duracağı öngörülmüştür. Petrol fiyatlarındaki sıçrama bu kesintinin büyüklüğünü gözler önüne sermektedir: Savaş öncesi Şubat 2026 sonunda varil başına yaklaşık 70 dolar seviyesinde olan Brent petrolün fiyatı, Mart 2026’da 115 doları aşmış, ardından yapılan işlemlerde %7-8 oranında artış göstererek 102-104 dolar bandına ulaşmıştır.

Burada durup tarihsel ağırlığı net biçimde kavramak gerekir: ABD ve NATO’nun Hürmüz’ü açamaması, askeri tarihte eşi benzeri olmayan bir yenilgidir.

Soğuk Savaş boyunca ABD, Süveyş Krizi’nden Vietnam’a, Kore’den Körfez Savaşı’na kadar deniz ticaret yollarını kontrol etme ve gerektiğinde açma kapasitesini her zaman göstermiştir. 1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında petrol tankerlerine saldırıldığında bir hafta gibi İran kapatsa da genel olarak boğaz açıktı. Hürmüz’de ise dünyanın en güçlü donanmaları, bir bölgesel gücün asimetrik stratejisi karşısında etkisiz kalmıştır.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), 13 Nisan 2026 itibarıyla İran limanlarına giriş-çıkış yapan tüm gemilere yönelik deniz ablukası başlattığını duyurmuştur. Buna karşılık İran, Fars Körfezi ve Umman Denizi’ndeki tüm limanların güvenli olmayacağı tehdidinde bulunmuştur. İran Devrim Muhafızları, boğazın halen İran’ın “tam kontrolü” altında olduğunu ve askeri gemilere “sert müdahale” edileceğini bildirmiştir.

İran’ın Stratejik Dayanıklılığı: Abluka Karşısında Asimetrik Avantaj

Bu noktada, bazı analistlerin sorduğu “Abluka İran’ın ekonomik durumunu dayanılmaz hale getirip onu teslim olmaya zorlayabilir mi?” sorusu, derin bir stratejik yanılgıyı barındırmaktadır. Bu sorunun temel kusuru, taraflar arasındaki asimetrik lojistik ve coğrafi gerçekliği göz ardı etmesidir.

ABD’nin durumu: ABD, Fars Körfezi’nde sürekli abluka uygulamak için çok sayıda savaş gemisini, uçak gemisini ve destek filosunu ana karasından binlerce kilometre uzakta, süresiz olarak konuşlandırmak zorundadır. Bu, devasa bir lojistik maliyet, personel yorgunluğu ve ikmal bağımlılığı anlamına gelir. Tarihsel olarak, uzun menzilli deniz ablukaları, maliyet ve sürdürülebilirlik nedeniyle çoğu zaman başarısız olmuştur.

Napolyon’un 1806-1814 yılları arasında Britanya’yı ekonomik olarak çökertmek için uyguladığı Kıta Ablukası, yeterli deniz gücüne sahip olmaması nedeniyle hedefine ulaşamamıştır. I. ve II. Dünya Savaşları’nda Almanya’nın Britanya Adaları’nı denizaltılarla abluka altına alma girişimleri, Müttefiklerin konvoy sistemi ve karşı önlemleri sayesinde etkisiz hale getirilmiş; Alman donanması ağır kayıplar vermiş ve Britanya halkını teslim olmaya zorlayacak seviyeye ulaşamamıştır. Kore Savaşı’nda Birleşmiş Milletler Kuvvetleri’nin uyguladığı deniz ablukası, hava ve deniz gücünün birleşimine rağmen savaşın gidişatını belirlemede yetersiz kalmış, akademik kaynaklarca “başarısız” olarak nitelendirilmiştir. İngiltere’nin 1966-1975 yılları arasında Rhodesia’ya yönelik uyguladığı Beira Devriyesi ise “kırık bir abluka” olarak tarihe geçmiş; BM ambargolarının dahi etkin şekilde uygulanmasının ne kadar zor olduğunu göstermiştir. Tüm bu örnekler, uzun menzilli deniz ablukalarının yüksek maliyet, lojistik zorluklar ve karşı tarafın geliştireceği asimetrik karşı stratejiler karşısında sürdürülebilir olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. ABD’nin bu gemileri sürekli olarak bölgede tutması fiziksel ve ekonomik olarak neredeyse imkânsız ve amacına ulaşamayacaktır ve bu eylem sadece Pakistan konuşmalarını Hürmüz kartını zayıf göstermek için tasarlanmıştır.

İran’ın durumu ise tamamen farklıdır: Hürmüz Boğazı ve çevresindeki sular, İran’ın kara sularıdır ve İran’ın güney kıyı şeridi boyunca uzanır. İran’ın askeri varlığı, kendi karasularında konuşlanmıştır, ana karasına bitişiktir ve lojistik ikmal hatları kesintisizdir. İran, gemilerini sahilde tutabilir, karadan konuşlu füze bataryaları ile boğazı tehdit edebilir ve hiçbir zaman ikmal sorunu yaşamaz. Bu, coğrafyanın İran’a sağladığı yapısal bir avantajdır – ABD için bir angajman, İran için ise bir savunma duruşudur.

Dahası, İran’ın ekonomik dayanıklılığı, klasik abluka teorilerinin varsaydığından çok daha yüksektir. İran, 13 ülke ile kara ve deniz sınırına sahip, oldukça büyük bir ülkedir. Bu sınırlar üzerinden karayolu, demiryolu ve alternatif deniz rotaları ile ticaretini sürdürebilme kapasitesine sahiptir. Özellikle:

· Hazar Denizi’nde İran’ın dört limanı bulunmaktadır. Bu limanlar, ABD donanmasının ulaşamayacağı bir iç denizdedir. Rusya, Kazakistan, Türkmenistan ve Azerbaycan üzerinden İran, temel ihtiyaç maddelerini, gıda ve tıbbi malzemeleri bu rota üzerinden kesintisiz temin edebilir. ABD’nin Hazar Denizi’nde herhangi bir askeri varlığı yoktur ve burayı abluka altına alması mümkün değildir.

· 2025 yılında İran ile Çin arasında doğrudan demiryolu hattı açılmıştır. 5.400 kilometre uzunluğundaki bu hat, İran’ı Orta Asya üzerinden Çin’e bağlamakta ve seyahat süresi yaklaşık 14 gün olarak gerçekleşmektedir. Bu demiryolu, İran’ın doğuya açılan stratejik bir koridorudur ve deniz ablukasından tamamen bağımsızdır. Bu hat üzerinden Çin’den sanayi ürünleri, teknoloji ve tüketim malları, İran’dan iser hammadde ve enerji taşınabilmektedir.

· İran’ın Fars Körfezi üzerinden yaptığı petrol ihracatının %30 ila %40’ının bu alternatif rotalara (karayolu, demiryolu ve Hazar Denizi) kaydırılabileceği öngörülmektedir. Bu oran, İran’ın enerji ihracatının tamamen durmayacağı, aksine daha pahalı ama işleyen alternatif güzergâhlarla devam edebileceği anlamına gelir. Elbette bu rotaların birim maliyeti deniz yoluna göre daha yüksektir, ancak İran’ı ekonomik olarak çökertmeye yetecek bir baskı unsuru değildir.

Bu durum, İran’ın birkaç ay boyunca Hürmüz’ün kapalı kalmasından ekonomik olarak ciddi bir zarar görmeyeceğini göstermektedir. Oysa aynı süre içinde küresel ticaret, özellikle Avrupa, Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi Körfez petrolüne bağımlı ekonomiler, büyük zarar görecektir. Petrol fiyatlarındaki artış, küresel enflasyonu tetikleyecek ve bu enflasyonun yükü doğrudan ABD halkının alım gücüne yansıyacaktır. Tarihsel deneyimler göstermiştir ki, enflasyonist baskılar altında ABD kamuoyu, uzun süreli dış politik angajmanlara karşı hızla yorgun düşmekte ve yönetimler üzerinde baskı oluşturmaktadır. Bu, ABD’nin uzun vadeli bir Hürmüz ablukasını sürdürmesini politik olarak da sürdürülemez kılmaktadır.

Ters Yaptırım Gücü ve Yeni Jeoekonomik Düzen

İran’ın bu dönüşümü, “Reverse Sanction Power” (Ters Yaptırım Gücü) olarak kavramsallaştırılabilir. Daha önce sistemin dışladığı aktör, şimdi sistemi dışlayabilen aktör haline gelmiştir. Bu dönüşümde İran’ın füze kapasitesi de önemli bir rol oynamıştır. Savaş öncesi oluşturduğu balistik füzeden oluşan cephaneliği, yoğun ABD-İsrail saldırılarına rağmen hâlâ işlevseldir. Uzmanlar, İran’ın savaştan zarar görüşü ancak balistik füze gibi kartlarını tamamen ortadan kalkmadığını vurgulamaktadır. Bu durum, İran’a boğazdaki tehdit kapasitesini sürdürme olanağı vermektedir.

Daha da dikkat çekici olan, İran’ın bu stratejik kazanımını kurumsallaştırma çabasıdır. İran Parlamentosu’nun Ulusal Güvenlik Komisyonu, gemilerin boğazdan ücretli geçirilmesi için bir tasarı hazırlamıştır. Bir milletvekili, taşınan her üç varil petrol için bir dolar ücret alınabileceğini açıklamıştır. Bu, İran’ın boğazdaki fiili kontrolünü kalıcı bir jeoekonomik gelir mekanizmasına dönüştürme niyetini göstermektedir. Ayrıca, İran’ın Çin ile doğrudan demiryolu bağlantısı ve Hazar Denizi limanları gibi alternatif lojistik altyapıları, İran’ı sadece bir “boğaz gücü” olmaktan çıkarıp, Avrasya kara ticaretinin de önemli bir aktörü haline getirmektedir.

47 Yıllık Ambargo Mağdurunun İntikamı Değil, Sistemin Kaderi: Ters Yaptırım Çağı - Resim : 1
İran, bu üçüncü modelin öncüsü olarak uluslararası sisteme yeni bir stratejik mantık kazandırmıştır. ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası kurduğu sistem –deniz yollarını ABD korur, enerji akışı kesintisiz olur, küresel ticaret serbest işler– bu krizle birlikte kırılmıştır. ABD artık enerji akışını garanti edememektedir.

İran’ın sahip olduğu kara suları avantajı, 13 ülkeyle sınır, Hazar Denizi limanları, Çin’e açılan demiryolu koridoru ve alternatif ihracat rotaları, onu klasik deniz ablukalarına karşı neredeyse bağışık hale getirmiştir. Aynı süreçte, küresel ekonominin Hürmüz’e bağımlılığı ve ABD kamuoyunun enflasyon hassasiyeti, ABD’nin uzun süreli bir baskı stratejisi yürütmesini imkânsız kılmaktadır.

Eski haritalar bu yeni dünyayı okumamaktadır. Ve bu yeni dünyada, Hürmüz Boğazı’nın anahtarı artık İran’ın elindedir. İran, ABD ile ilişkilerinde tek taraflı baskıya maruz kalan bir aktör olmaktan çıkmış, karşılıklılık üreten ve denge kurabilen bir aktör haline gelmiştir. Bu, gücün yeniden tanımlandığı bir kırılma anıdır – ve bu tanımda, coğrafya, dayanıklılık ve sistemik kırılganlık, uçak gemileri ve nükleer savaş başlıkları kadar belirleyici hale gelmiştir.

Bu doğrultuda, Pakistan’da yürütülen İran–ABD görüşmeleri, yalnızca bir ateşkes pazarlığı değil; yeni bir bölgesel düzenin sınırlarını belirleme mücadelesidir. Taraflar arasındaki temel kriz başlıkları nükleer program, yaptırımlar, Hürmüz Boğazı, bölgesel milis ağları ve İran’ın ekonomik olarak sisteme hangi koşullarla yeniden entegre edileceği üzerinedir. Ancak görünen o ki, iki taraf da artık doğrudan savaşın maliyetinin sürdürülemez olduğunu kabul etmektedir.

En olası senaryo, kısa vadede tam kapsamlı bir anlaşmadan ziyade, ateşkesin uzatılması ve aşamalı bir müzakere sürecine geçilmesidir. İran, uranyum zenginleştirme kapasitesini tamamen bırakmak istemezken; ABD de Hürmüz’ün açık kalmasını ve İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlandırmayı öncelik haline getirmiştir. Bu nedenle tarafların “nihai barış” yerine, “kontrollü gerilim” modeline dayalı geçici bir uzlaşıya yönelmesi daha muhtemeldir.

Pakistan burada yalnızca arabulucu değil, aynı zamanda yeni jeopolitiğin sessiz mimarı olarak ortaya çıkmaktadır. İslamabad, hem Washington ile ilişkilerini korumak hem de İran’la komşuluk bağlarını güçlendirmek istemektedir. Bu durum Pakistan’ı, Fars Körfez ile Güney Asya arasında stratejik bir diplomasi merkezi haline getirebilir.

Fakat müzakerelerin başarısız olması hâlinde tablo daha karanlıktır: Hürmüz’de yeni gerilimler, petrol fiyatlarında sert yükselişler, küresel enflasyon baskısı ve bölgesel vekâlet savaşlarının yeniden tırmanması mümkündür. Bu nedenle Pakistan görüşmeleri, sadece İran ile ABD arasındaki bir masa değil; yeni dünyanın hangi kurallarla şekilleneceğini belirleyen tarihî bir eşiktir.

İran ABD Hürmüz Boğazı Çin Rusya