ABD-İran mutabakatı mı ittifakı mı?
Öncelikle ikisi arasındaki farkı ve hatta bazen zıt mantıklarla işlediğini beyan edelim: Mutabakat (uzlaşma/dengeleme) iki tarafın çatışmayı sınırlamak için kurduğu dengedir. Burada temel gaye maliyeti düşürmektir. Geçici veya dönemsel olabilir, kapsamı sınırlıdır. ABD-İran ilişkilerinde şu an meydana gelen budur. Nükleer dosya, bölgesel gerilim, yaptırımlar gibi alanlarda kontrollü bir gerilim yönetimi mutabakatın esaslarını teşkil etmektedir.
İttifak ise stratejik ve uzun süreli bir ortaklığı amaç edinir. İki taraf arasında rekabet ve bazen çıkar farklılıkları oluşsa da ortak bir tehdit algısı etrafında birlikte hareket etme düzenidir. Ortak bir düşmana karşı güç birliğidir. Kapsamı geniştir ve siyasi, askeri, istihbarati, ekonomik koordinasyon hedefler.
Bu çerçevede coğrafyamızda çatışmayı yönetme ve maliyeti düşürmeyle birlikte hareket etme ve kazanma ilişkisini at izini it izine karıştıranlar var. ABD-İran uzlaşmasını, mutabakatını, anlaşmasını “önceden tasarlanmış, savaşın aslında toplum mühendisliğine hizmet eden bir senaryodan ibaret gizli stratejik bir ittifakın” eseri olduğu yönünde algı operasyonları yapılmaktadır. Perde arkasında bir “Sünni alem ve birliği” varmış gibi, ABD ve İsrail ile en güçlü ilişkilerin çoğunlukla “Sünni alem” ile tesis edildiği gerçeği es geçilerek “Sünni dünyayı hedef alan bir ABD-İran-İsrail ittifakı komplosundan” bahsedilmektedir.
DİPLOMASİ DOSTLUK VE DÜŞMANLIK ÜZERİNDEN OKUNAMAZ
Bu zihniyet; İran’ın, yanına kader birliği yaptığı müttefiklerinin (stratejik ittifak halinde olduğu) dost ve ABD ile rakip ülkelerin desteğini alarak, ABD ve İsrail’e karşı askeri bir denge, direniş ve hatta üstünlük sağlayamayacağına ikna olmuştur. Ayrıca ciddi bir dar mezhepçi hastalığından mustariptir. Klinik bir vakadır. Bu tür konularda bizce en büyük hata, diplomasiyi dostluk veya düşmanlık üzerinden okumaktır. Devletlerarası ilişkilerde çoğu zaman durum daha karmaşıktır. ABD ile İran arasında bir uzlaşma ihtimali, otomatik olarak ittifak anlamına gelmez. Aynı şekilde İran’ın ABD ile belirli konularda anlaşması da İran’ın ABD eksenine girdiği anlamına gelmez.
Tarih boyunca bunun birçok örneği vardır. Washington, Sovyet Rusya döneminde Moskova’yla silah kontrol anlaşmaları yaptı, kriz ve savaş bölgelerinde bazı dosyalarda mutabık kaldılar ama rakiplik düşmanlık düzeyinde devam etti. Orta Doğu’da dikkat edilmesi gereken asıl mesele, “Kim kimin dostu oldu?” sorusundan ziyade, hangi aktörlerin birbirlerinin kırmızı çizgilerini tanımaya başladığıdır. Çünkü bölgedeki büyük savaşların önemli bir kısmı, tarafların birbirlerinin kırmızı çizgilerini yok saymasından kaynaklandı.
UZUN VADELİ STRATEJİK HESAPLAR
Ama ve lakin bu denge kalıcı olur mu, bunu söylemek için henüz erken. Ancak jeopolitikte bazen en önemli gelişmeler manşetlerde görülen çatışmalar değil, tarafların sessizce vazgeçtiği hedeflerdir. Gündelik siyasi polemiklerin ötesine geçip tarafların uzun vadeli stratejik hesaplarını sorgulamalıyız. Bu tür analizlerde genellikle en faydalı yaklaşım, aktörlerin ne söylediklerinden çok hangi hedeflere artık ulaşamayacaklarını kabul etmeye başladıklarına bakmaktır. Bu çoğu zaman geleceği anlamada daha güçlü bir göstergedir.
ABD-İran arasında oluşan ateşkes ve müzakere süreci esas olarak Hürmüz Boğazı’nın açılması, çatışmanın durdurulması ve nükleer dosyanın müzakereye taşınması üzerine kurulu. Füze programı, bölgesel vekil güçler, İsrail’in güvenlik talepleri gibi en tartışmalı başlıkların büyük kısmı ise ertelenmiş durumda. “ABD-İran-İsrail ekseni oluşuyor” tezinin en zayıf noktası İsrail’dir. Tel Aviv ile Washington arasında İran konusunda ciddi görüş ayrılıkları bulunduğu görülüyor. Netanyahu’nun, ABD’nin İran’la yaptığı mutabakat nedeniyle rahatsız olduğu sır değil. Eğer gerçekten ABD-İran-İsrail üçlü ekseni oluşuyor olsaydı, İsrail anlaşmanın başlıca destekçisi olurdu. İran’ın bölgesel nüfuzunun korunmasına razı olunmazdı. Hizbullah ve diğer İran bağlantılı yapılar masanın dışında bırakılmazdı. Oysa mevcut tabloda bunların hiçbiri tam olarak gerçekleşmiş görünmüyor.
RAKİPLERLE ANLAŞMAK
“ABD İran’ı tercih ediyor.” iddiasına gelecek olursak; ABD tarihinde birçok kez rakipleriyle anlaşmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti ile ağır kayıplar verdiği Kore ve Vietnam savaşlarında Pekin’i “pasif tutmak” ve Sovyet Rusya ile girdiği rekabet ve çatışmada “büyüme ve istikrar amacı güden” Pekin’i “kazanmak” adına Tayvan’ı (Famosa) kelimenin tam anlamıyla “sattı”. BM Güvenlik Konseyi’nde tüm Çin’i temsil eden Tayvan’dan vazgeçti ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ne alınmasına onay verdi. Çin’e ciddi yatırımlar yaptı. ABD ve dostları pazarlarına Çin mamullerinin girmesine izin verdi. Ancak dünün dönemsel çıkarlarına hizmet eden mutabakat bugünün stratejik ittifakına değil stratejik düşmanlığına evrildi.
İRAN DEVLET AKLI
Washington’un temel yaklaşımı genellikle şudur: “Düşmanı ortadan kaldıramıyorsan onu yönetilebilir hale getir.” Bugünkü İran dosyasında da buna benzer bir mantık görülebilir. ABD açısından amaç İran’ı sevmek değil, İran dosyasının maliyetini düşürmektir. İran’ın temel stratejik sorunu ise “ABD ile dost olmak” değil, ABD ile sürekli çatışmanın maliyetini yönetmektir. İran İslam Cumhuriyeti’nin 1979’dan beri geliştirdiği dış politika doktrinini dikkatle incelersek, ideolojik söylemin altında oldukça pragmatik bir devlet aklı da görürüz.
İran, ABD ile Afganistan’da 2001 sonrasında dolaylı işbirliği yaptı. Irak’ta 2003 sonrası fiilen aynı siyasi düzenin ortaya çıkmasına katkı sağladı. Nükleer anlaşma (JCPOA) döneminde Washington ile doğrudan müzakere etti. Taliban ile yıllarca çatıştıktan sonra temas kurdu. Körfez ülkeleriyle uzun süre gerilim yaşarken bugün Suudi Arabistan ile yeniden diplomatik ilişki kurdu. Bunlar İran’ın ideolojik retoriği ne olursa olsun, gerektiğinde son derece esnek davranabildiğini göstermektedir.