Algoritmalar çağında güç mücadelesi
Son iki yüz yıldır dünyadaki büyük güç mücadelelerine baktığımızda ilginç bir değişim görürüz. Bir zamanlar savaşlar toprak kazanmak için yapılıyordu. Sonra enerji kaynaklarını kontrol etmek ön plana çıktı. Ardından bilgiye sahip olmak en değerli güç haline geldi. Bugün ise bambaşka bir dönemin kapısındayız.
Artık yalnızca bilgiye sahip olmak da yeterli değil. Asıl güç, hangi bilginin insanların karşısına çıkacağını belirleyebilmektedir.
Bir düşünün.
2030 yılında doğan bir çocuk, muhtemelen hayatı boyunca hiçbir arama motoru kullanmamış olacaktır.
Çünkü doğduğu andan itibaren bütün sorularını yapay zekâya soracaktır. Ancak daha ürkütücü olan şudur. O çocuk hiçbir zaman hangi bilginin eksik bırakıldığını bilemeyecek.
Çünkü insan, görmediği ve farkında olmadığı bilgiden şüphe duyamaz.
Belki de geleceğin en büyük sansürü, kitap yasaklamak ya da interneti kapatmak olmayacak. İnsanların hiç haberdar olmayacağı bilgilerin sessizce görünmez hale getirilmesi olacak.
Sabah uyandığımızda telefonumuza düşen haberlerden sosyal medyada önümüze çıkan içeriklere kadar birçok şey aslında görünmez algoritmalar tarafından seçiliyor.
Milyarlarca bilgi arasından hangisini göreceğimiz, hangisini hiç görmeyeceğimiz artık büyük ölçüde yazılım sistemleri tarafından belirleniyor. Üstelik bu durum yalnızca sosyal medya için geçerli değil.
Arama motorlarından alışveriş sitelerine, finans piyasalarından eğitim sistemlerine kadar hayatın hemen her alanında benzer mekanizmalar çalışıyor.
Bundan yaklaşık otuz yıl önce internete bağlanabilmek başlı başına bir ayrıcalıktı.
Daha sonra internet üzerinde bilgi aramayı öğrendik.
Şimdi ise yapay zekâ bizim yerimize bilgiyi buluyor, özetliyor ve hatta yorumlamaya başlıyor. İlk bakışta büyük bir kolaylık gibi görünen bu gelişmenin uzun vadede çok önemli bir sonucu var. İnsanlar bilgi üretmekten çok, kendilerine sunulan bilgiyi tüketmeye başlıyor.
SORU SORMADAN UYGARLIK İLERLEYEMEZ
Bir üniversite öğrencisini düşünelim. Bundan yirmi yıl önce aynı konuda beş farklı kitap açmak, makaleleri karşılaştırmak ve kendi sonucuna ulaşmak zorundaydı. Bugün ise tek bir soruyla birkaç saniye içinde hazırlanmış bir cevap alabiliyor.
Bu elbette büyük bir zaman kazancı sağlıyor. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı var.
Eğer herkes aynı algoritmanın ürettiği cevabı okuyorsa, zamanla herkes aynı şekilde düşünmeye başlayabilir.
Bilim tarihi bunun tam tersini gösteriyor.
Isaac Newton ile Albert Einstein aynı fizik sorularına farklı pencerelerden baktıkları için bilim ilerledi. Eğer hepsi yalnızca mevcut bilgiyi tekrar etseydi bugün ne uzay araçları olurdu ne de GPS sistemleri çalışırdı.
Bilim, farklı düşünebilen insanların eseridir.
Yapay zekânın oluşturduğu yeni çağın en önemli riski de tam burada ortaya çıkıyor. Soruların cevaplarını hızla alıyoruz fakat zamanla doğru soruları sormayı unutabiliriz.
Oysa insanlığı ve uygarlığı ileri taşıyan yanıtlar değil, sorulardır.
Wright Kardeşler, herkes kuşlara bakarken “İnsan nasıl uçabilir?” diye sordu. Bu basit görünen soru bugün küresel havacılık endüstrisinin temelini attı. Aynı şekilde uzay yarışını başlatan da mevcut teknolojiyi kabul etmek değil, “Ay’a gerçekten gidebilir miyiz?” sorusuydu.
GERÇEĞİN FARKINDA OLAMAMAK TEHLİKESİ VE YAPAY ZEKÂ YÖNLENDİRMESİ
Bugün bir ülkenin elektriğini keserseniz insanlar birkaç saat sonra jeneratör çalıştırabilir ve sorunu çözebilir.
İnternetini keserseniz alternatif yollar bulabilir.
Peki ya insanların gerçeklik algısını değiştirirseniz?
Bunu fark etmeleri yıllar sürebilir.
Çünkü elektriğin kesildiğini herkes görür. Ama düşüncelerinin yavaş yavaş değiştirildiğini kimse fark etmez.
Bugün benzer bir dönüm noktasındayız.
Yapay zekâya yalnızca cevap veren bir araç gözüyle bakarsak, onun ürettiği dünyanın pasif kullanıcıları oluruz.
Fakat onu kendi bilimsel kapasitemizi artıran bir yardımcı olarak kullanabilirsek, geleceğin teknolojilerini geliştiren ülkeler arasında yer alabiliriz.
Bu nedenle artık ülkeler yalnızca veri merkezleri kurmuyor.
Aynı zamanda kendi büyük dil modellerini, kendi işlemcilerini ve kendi yapay zekâ altyapılarını geliştirmek için milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıyor.
Çünkü geleceğin bağımsızlığı sadece enerjiyle değil, dijital egemenlikle de ölçülecek.
Burada çoğu zaman gözden kaçan başka bir gerçek daha var. Tarihte matbaanın yaygınlaşması nasıl düşünce dünyasını değiştirdiyse, yapay zekâ da benzer büyüklükte bir dönüşüm başlatıyor. Ancak matbaayı kullanan toplumlar bilgi üreten toplumlar haline gelirken, yalnızca kitap okuyan toplumlar başkalarının yazdıklarını takip etmek zorunda kaldılar.
Bugün de benzer bir eşikte bulunuyoruz. Başkalarının geliştirdiği algoritmaları kullanan ülkeler ile kendi algoritmalarını geliştiren ülkeler arasındaki fark, önümüzdeki yirmi yılın ekonomik ve siyasi dengelerini belirleyecek.
BİLİM VATAN VE YAPAY ZEKÂ ATILIMI
Türkiye’nin bu dönüşümü yalnızca tüketici olarak izlemesi düşünülemez.
Genç nüfusumuz, mühendislik altyapımız ve savunma sanayiinde son yıllarda ortaya koyduğumuz başarılar bize önemli bir avantaj sağlıyor.
İnsansız hava araçlarında elde edilen başarı, aslında teknoloji üretildiğinde nelerin başarılabileceğinin en somut örneklerinden biridir. Aynı anlayışı yapay zekâ, kuantum teknolojileri, uzay sistemleri ve yüksek performanslı hesaplama alanlarına da taşımamız gerekiyor.
Bugün belki de çocuklarımızın elindeki en güçlü araç bir bilgisayar değil, o bilgisayarın hangi akılla çalıştığıdır.
Çünkü gelecekte ekonomik üstünlüğü belirleyecek olan yalnızca fabrikalar olmayacak; algoritmalar, veri ve hesaplama gücü de en az sanayi tesisleri kadar stratejik hale gelecek. Belki de insanlık tarihindeki en sessiz güç mücadelesini yaşıyoruz.
Ne tank sesleri duyuluyor ne de savaş uçakları gökyüzünü kaplıyor. Buna rağmen zihinler üzerinde büyük bir rekabet yaşanıyor.
Hangi bilgiye ulaşacağımızı, hangi fikrin görünür olacağını ve hangi düşüncenin yaygınlaşacağını belirleyen sistemler, geleceğin görünmez sınırlarını çiziyor.
Evren bize çok önemli bir ders veriyor.
Yıldızlar tek başlarına parlayabilir, ancak galaksileri oluşturan şey aralarındaki görünmez bağlardır.
İnsanlık da yalnızca bilgi biriktirerek değil, bilgiyi üretecek iradeyi koruyarak ilerleyebilir. Geleceğin en büyük sorusu belki de şudur: Yapay zekânın yazdığı bir dünyada biz sadece okuyucu mu olacağız, yoksa geleceği yazan milletlerden biri olmayı başarabilecek miyiz?