Antalya Diplomasi Forumu’nun ardından…
Bu yıl 5’incisi düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu, üç günlük yoğun bir programın ardından dün tamamlandı. Forum, 150 ülkeden 20 devlet ve hükümet başkanı ile 40 dışişleri bakanı, 50 bakan ve 75 uluslararası kuruluş temsilcisi olmak üzere 460’ı aşkın üst düzey yetkiliyi ağırladı.
Forum’da ABD ve Çin’den üst düzey yetkililer yer almadı. Almanya ve Fransa gibi Avrupa’nın lider ülkelerinin katılım seviyesi düşük kaldı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise her yıl olduğu gibi bu yıl da Antalya’daydı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, dünyadaki çeşitli diplomasi forumlarında hep küresel sorunlar ile Batı dünyasını ilgilendiren konuların ele alındığını belirterek “Bizim için bölgemizle alakalı konular çok daha önemli. Bu Forum’u bölgesel konulara odaklamak istiyoruz.” ifadelerini kullandı.
Fidan kapanış konuşmasında ise dünyada büyük güçlerin gerilemesiyle oluşan boşluğu orta kuvvetlerin bir araya gelerek nasıl doldurabileceği hakkında değerlendirmeler yaptı.
Bu yönüyle Forum; küresel sorunların çözümüne ilişkin bir fikir teatisinin ötesinde, Ankara’nın talip olduğu bölgesel rolün ve boşluk doldurma arzusunun yansımasıydı.
Fidan’ın son günkü vurgularından biri de İsrail, Yunanistan ve GKRY ittifakına yönelikti. Bu üç ülkenin somut askeri birlikler oluşturmasının “tehdit önceliğinin Türkiye ve diğer ülkelerde” olduğu anlamına geldiğini kaydeden Fidan, şunları söyledi:
“Bunun başka türlü bir izlenim oluşturmasını da kimse bekleyemez. Tam tersine bu ittifakın ruhunu, neden yapıldığını tanımlayan beyanlar var. Şimdi bu gerçekler ortadayken ben bizim ortaya koyduğumuz tepkinin Yunanistan’la aramızda yürüttüğümüz müzakere sürecinden dolayı az bile olduğunu düşünüyorum.”
LAVROV’UN ALT MESAJLARI
Forum’un en uzun konuşmasını Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov yaptı. Tek konuşmacının olduğu oturum, yaklaşık iki saat sürdü. Öyle değerlendirmeleri vardı ki; ‘Avrupa sana diyorum, Türkiye sen anla!’ cinsindendi. Mesela Brüksel’in baskısıyla Avrupa’nın Rusya’dan gaz tedarikinde uzun vadeli kontratları bırakıp spot piyasaya geçtiğini, Hürmüz kriziyle birlikte spot piyasada fiyatların arttığını, kontrat yapmayan ülkelerin büyük zarar ettiğini anlattı. Mesajın gizli muhatabı ise geçen yıl 25 yıllık alım kontratı biten ve yeni anlaşma yapmak yerine 1 yıl uzatma hakkını kullanan Ankara’ydı.
Tecrübeli diplomat, çok kutuplu dünya üzerine konuşurken de ince göndermeler yaptı. Çok kutuplu dünyanın hemen kurulmayacağını, bunun uzun ve sancılı bir dönem olacağını belirten Lavrov, “Çünkü bazı ülkelerin şu alışkanlıkları bırakması gerekecek: Herkese emir vermek, herkesi cezalandırmak, güçlü bir ağabeyin arkasına saklanmak, sorumluluk almamak… Bazı ülkelerin de kendilerini sürekli aldatanlara inanma alışkanlığını bırakması gerekecek.” dedi. Adres yine Türkiye’ydi.
Lavrov’un açıktan Ankara’yı uyardığı tek mesajı ise yeni blok girişimlerine ilişkin oldu. “Şu anda yeni modeller tartışıyorlar.” diyen Lavrov, şöyle devam etti: “Görünen o ki Amerikalılar, Avrupa yükünden kurtulmak istiyor. Sonra Rusya ile bir anlaşma yapmak istiyorlar. Ardından uzun vadeli olarak Çin ile rekabete odaklanmak istiyorlar. Bu yüzden yeni bir blok önerdiler: Avrupa Birliği, Türkiye, İngiltere ve Ukrayna. Evet, Türkiye de dahil. Bugün Gönüllüler Koalisyonu diyorlar. Ama bence yakında şu hale dönüşecek: Modası Geçmişler Koalisyonu.”
Lavrov bu mesajları ne için veriyor? Çünkü Türk Hükümeti; çok kutuplu dünya için sorumluluk almak yerine eski dünyadaki pozisyonunu tahkim etmekle ilgileniyor. ABD’nin Batı Yarımküre’ye veya Çin’e odaklanmasıyla birlikte bölgede oluşacak boşluğu doldurabileceğine inanıyor. Avrupa’nın ve Körfez’in güvenlik ihtiyacını yalnızca Türkiye’nin karşılayabileceğini varsayıyor. Belki de çok kutuplu dünyanın bir kutbunu oluşturabileceğini hayal ediyor. Ancak Lavrov, daha ciddi soruları ortaya atıyor:
“Çok kutuplu dünya düzeni şekillendiğinde, bu yeni dünya düzenini yeni bir BM’ye veya BM reformuna dönüştürme zamanı geldiğinde bir zorluk ortaya çıkacaktır. Çok kutuplu dünya düzeninin bir kutbu olarak kabul edilecek olanlar için bir mücadele yaşanacaktır; BM sistemi hâlâ var olacak mı, daimi üyeler söz konusu olacak mı, yoksa farklı bir şekil mi alacaktır? Ve dünyanın geleceği için özel haklara değil, özel sorumluluklara sahip olmayı hak eden bir grup ülke olduğunu kabul ettiklerinde, bu durumda ya BM Güvenlik Konseyi’ni genişleteceğiz, buna hazırız ya da yeni biçimler bulunacaktır. Örneğin, büyük ölçüde G20’de jeopolitik konular tartışılmaktadır. Bu tür formatların sayısı giderek artacaktır. BRICS’in kendisi de, tıpkı Şanghay İşbirliği Örgütü gibi bir kutup olabilir. Kutuplar ulusal ve uluslarüstü olabilir. Her şey ekonomi, politika, siyaset ve güvenlik alanlarındaki gerçek duruma bağlı olacaktır.”
BARRACK’IN GÜÇLÜ SİSTEM SEVGİSİ
Forum’un dikkat çeken bir diğer ismi, ABD Büyükelçisi Tom Barrack oldu. Konuşmasının ertesi günü gazeteler Barrack’a ateş püskürdü. CHP Lideri “persona non grata” ilan edilmesini istedi. “Gönderin bu hadsizi!” denildi. Ne demişti Barrack: Körfez ülkelerinin çok başarılı olduğunu, monarşilerin işe yaradığını söylemişti. “Arap Baharı buharlaştı. Bölgede işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleri.” demişti. Eleştirileceğini biliyordu, “çünkü bu antidemokratik bir görüş” diye de eklemişti. Öyle de oldu.
Barrack’a vuran eli tutacak değilim, ancak daha önemli mesajları olduğu kanaatindeyim. Neden “demokrasi” ihracından vazgeçtiklerini, ulus devletleri övdüklerini sorgulama peşindeyim. Yanıtı da veriyor aslında Tom Barrack. “Odağımızı Batı Yarımküre’ye çeviriyoruz.” diyor. Söylemiyor ama şuna inanıyor: Kendileri ayrıldıktan sonra bölgedeki merkezi ve güçlü sistemlerin, rejimi ne olursa olsun, muhtemel bir hegemonya adayına karşı direnç gösterebileceğini düşünüyor. Kıtanın bütün kaynaklarını tek başına kullanabilen bir gücün ortaya çıkmayacağından emin olmak istiyor.
“Artık çok taraflı örgütleri unutun.” diyor Barrack. Her bölgenin kendi sorunlarını çözmesi gerektiğini vurguluyor. Wilson’dan bu yana 100 yıllık ABD dış politikasını tersyüz ediyor. Ortadoğu’nun enerjisine artık ihtiyaçları olmadığını belirtiyor. Ancak şu soruya yanıt vermiyor: ABD evine dönüyorsa, dev bir armada şu anda Arap Denizi’nde ne yapıyor?
Tom Barrack’ın en önemli mesajlarından bir diğeri de Hizbullah “realitesini” ilk kez açıktan itiraf etmesiydi. Hizbullah’ın askeri yöntemlerle neden bitirilemeyeceğini temellendirdi, bunun Direniş Ekseni’nin diğer güçleri için de geçerli olduğunu söyledi. Çözümün ise “refah” ve “kalkınma” olduğunu belirtti. Bu son derece alelade görünen çözüm, aslında yukarıda bahsettiğim hedeflerin merkezindeydi: Güçlü merkezi sistemler kur; Çin, Rusya ve İran’a karşı konumlandır.
ŞARA İLE SURİYE DENEYİ
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet Şara, Antalya Diplomasi Forumu’na ilk kez konuşmacı olarak katıldı. İlgi büyük oldu; salon doldu taştı.
Şara, Suriye’nin “çok müstesna bir coğrafi konumda” bulunduğunu anlattı, ülkesinin “çoğu zaman bir dünya gücü tarafında kendisinden yana olmaya zorlandığını” söyledi. “Bu seçeneğe artık mahkûm değiliz.” dedi. ABD, Rusya ve Çin ile dengeli bir ilişki kurmak istediklerini kaydetti. Son ABD askerinin ülkeden ayrıldığını duyurdu. “Savaşlar bizi yordu.” dedi; ülkesi için en sağlıklı olanın savaşlardan uzak durmak olduğunu belirtti.
O da kalkınma ve refah vurgusu yaptı. İran Savaşı’yla ilgili soruyu da aynı tonda yanıtladı: “İran savaşına taraf değiliz. İran’ın istikrarsızlığı Suriye’nin istikrarsızlığıdır.” Golan Tepelerinin de Suriye’ye ait olduğunu yineleyen Şara; İsrail ile bir anlaşmaya vararak Golan Tepeleri için uzun vadeli müzakere süreci başlatmaya çalıştıklarını bildirdi.
Bir önceki oturumda Tom Barrack, Suriye’nin bir deney olduğunu söylemişti. Şara da geçen sürede bazı beklentilerin hakkını verdi: Ülkede İran gücü kalmadı, Hizbullah büroları kapatıldı, İran’dan Lübnan’a Suriye üzerinden yapılan sevkiyatlar engellendi…
ABD, güçlü bir Suriye’yi İran’a karşı duvar olarak görüyor. İsrail’in güvenliği için Suriye’nin merkezileşmesi ve kalkınması gerektiğini düşünüyor. Şara ise bu “fırsattan” faydalanma peşinde. Bu sayede yürüdü PKK’nın üzerine... Böyle kurtuldu yaptırımlardan… Ancak İsrail’e kalkan olarak İsrail işgalini nasıl bitirebileceği sorusuna yanıt üretemiyor. Sorunu ertelemeyi, uzun vadeye yaymayı planlıyor. ABD’nin İsrail’i dizginleyebileceğine inanıyor. Bir yandan İsrail’e güven vermeye çalışırken diğer yandan İran’a karşı cepheye sürülmek istemiyor. Türk dış politikasının minyatürü gibi. Kendi zaviyesinden haklı dahi görülebilir. Ama Lavrov’un uyarısı da önemli:
“Güçlü bir ağabeyin arkasına saklanmak, sorumluluk almamak, kendilerini sürekli aldatanlara inanma alışkanlığını bırakmamak...”
Bunlar çok kutuplu dünyanın kuruluşunu geciktiriyor. Tek kutuplu sömürü düzeninin dünyaya ne büyük zararlar verdiği ise günlük siyaset içinde çoğu zaman unutuluyor. Büyük lider olmak için büyük kararlar gerekir.
YENİ DÜNYAYA ODAKLANALIM
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Forum’un bölgesel konulara odaklanmasını istediklerini belirtse de, ciddi sorunların pek de ciddiyetle ele alınmadığı görülüyor. Bazı oturumlarda liderlere, sadece önceden belirlenmiş kuruluşların soru sormasına izin veriliyor. Mesela kimse Lavrov’a Türkiye’nin NATO’da merkezi bir rol üstlenmesi ve yeni kolordu teşkil ederek mızrak ucunun komutasını devralması hakkındaki görüşlerini sormadı.
Kimse Ukrayna’nın Türk tankeri vurmasını sorgulamadı. Kimse Rusya’yla uzun vadeli kontrat imzalamadığımız için ne kadar zarar ettiğimizi merak etmedi. Kimse “Batı Yarımküre’ye dönüyoruz.” diyen Tom Barrack’a “Neden hala Ege’de üsleriniz duruyor?” demedi. Kimse gayriskeri statüdeki adalarda Patriotların ne işi olduğunu belirtmedi. Kimse Hürmüz’ün yeni statüsünün ne olacağına dair ciddi bir görüş beyan etmedi. İsrail’in nükleer başlıkları hiç konuşulmadı. Bölgenin ele alındığı Forum’da HAMAS’ın, Hizbullah’ın, Ensarullah’ın temsilcileri söz hakkı bulamadı. ABD saldırısı altındaki Küba ve Venezuela’ya ayrı başlıklar açılmadı.
Mesela Mavi Vatan, ABD ve AB ile büyük bir kriz alanı değil mi? Neden denizlerimizdeki korsanlık masaya yatırılmadı? NATO’nun, BM’nin çöküşü, dolar hegemonyasının bitişi, Avrupa’nın büyük krizi konuşmaya değmez mi? TRÇİ vizyonu bir paneli dahi hak etmiyor mu? Eğer “pozitif gündeme” odaklanıyorsak Asya’daki fırsatları, Çin’in yükselişini, nadir toprak elementlerini de konuşmamız gerekmez mi? Eski dünyanın krizlerini çözmek yerine, yeni dünyanın inşasına odaklanalım.