Aşkın sürgünü 1: Etik yapı
Bir filozofun söyledikleri kadar söylemedikleri de düşünmeye değerdir. Nikomakhos’a Etik (Say Yayınları) bu açıdan iyi bir örnek. Aristoteles’in kitapta kurduğu düşünce yapısı, ilkin, aşkı dışarıda bırakıyormuş gibi görünür. Metin boyunca aşk, adıyla neredeyse hiç anılmaz. Anıldığı birkaç yerde ise konunun merkezinden uzaktadır, korkak insanların kaçtığı şeylerin yanına ya da dostluğun aşırıya kaçmış bir biçimine bağlanır. Onun yerine dostluk, erdem, haz ve mutluluk gibi kavramlar geçer. Oysa bu yokluk durumu, aşkın düşünülmediği anlamına gelmez. Aristoteles aşkı, başka bir düzlemde, başka bir kavramın içinde eritilerek ele alır. Öyleyse aşkı bulmak için onun adını değil, yerine geçtiği kavramsal alanı izlemek gerekir bu kitapta.
Aristoteles insan yaşamını baştan sona bir amaçlılık içinde düşünmüştü. Ona göre tüm sanatların, araştırmaların ve eylemlerin amacı iyiye ulaşmaktır; bu iyi de en yüksek düzeyde mutluluk olarak tanımlanır. Mutluluk, süreklilik kazanan bir etkinlik, ruhun erdeme uygun olarak işlemesidir. Aşk da böyle bir çerçevede, kendi başına bir olay olmaktan çıkar ve iyi yaşamın bir unsuru olarak yeniden tanımlanır. Artık mesele, aşkın iyi yaşamla nasıl bağdaştırılabileceğidir.
GÖRÜNMEZ BİR KARAR
Aşkı bütünün dışına taşıyan bu işlem, Aristoteles’in mimarisinde, geniş bir kavramsal aygıtın kendiliğinden hazırladığı düzlem üzerinde, neredeyse fark ettirmeden gerçekleşir. Aşk, bu yüzden, yenilmiş bir hasım gibi de çıkmaz karşımıza: Sınıflandırılmış, indirgenmiş, evcilleştirilmiş bir konu olarak çıkar. Yokluğunun kendisini kitapta bunca hissettirmesi, bastırmanın ne kadar başarılı yapıldığının da işaretidir. Felsefe metinlerini biraz da böyle okumak, yanlış olmasa gerektir. Çünkü ancak bu şekilde, söylenmiş olanın gerisinde, bütün düzeneğin söylemediğini söyleyen bir başka tabakayı görmek mümkündür.
Aşk, metnin daha ilk satırından itibaren dışarıdadır, kapının önünde… Ama bunun bir mimari karar olduğu da açıktır. Aristoteles’in, iyi yaşamı bir bütün olarak süreklilik üzerinden tanımlamasının zorunlu olarak yol açtığı bir mimari… Öyleyse elbette, bu sürekliliği bozma potansiyeli taşıyan her deneyim ya bütünlüğe eklemlenecek ya da çerçeveden dışarı atılacaktır. Etik söylemin daha en başında bir bütün-felsefesi kurulunca, aşk, bu bütünlüğün taşıyamayacağı bir yoğunluk olup çıkmaktadır.
AŞKIN AŞIRILIĞI
Aristoteles’in ahlaki orta yol teorisi, bu mimarinin işleyiş biçimini yansıtmaktadır. Erdem, eksiklikle aşırılığın arasında bir denge olarak tanımlanır. Cesaret korkaklık ile cüretkârlığın arasındadır; cömertlik tutumlulukla savurganlığın, ölçülülük duyarsızlıkla taşkınlığın. Bu üçleme, ahlaki yaşamın bütününe uygulanan bir paradigma gibi çalışır. Aşk ise bu paradigmanın kabul edemeyeceği bir gerçeklik düzeni getirmektedir, çünkü aşkın bir orta yolu yoktur. Aşk hep aşırıdır, hep yer değiştirir, hep oranı bozar. Bir orta yol önermesi yerine, ortanın kendisini Güneş altında bir buzun erimesi gibi eriten bir akıştır, o. Orta yolun aşkı içerebilmesi için aşkın aşk olmaktan çıkması gerekir.
Kitabın aşka ismini anarak değindiği üç durumun da dolaylı oluşu, biraz, bundandır. Birinci durum, cesaret bölümündedir. Korkak insanların kaçtığı şeyler arasında fakirlik ve acı ile birlikte aşk da sayılır. Bu liste, aşkın etik bir tehlike olarak kavrandığını anlatmaktadır.Aşk burada, sevme deneyiminin alanından alınıp cesaretsizin kaçınma kategorisine taşınır. İkinci durumda, kendine hâkim olamamayı tartışırken belirir aşk ve hazlara esirlik biçimlerinden biri gibi yan yola sapmaktadır. Üçüncü durum ise daha açıklayıcıdır: Dokuzuncu kitabın geç bir paragrafında Aristoteles, aşkın “dostluğun aşırıya kaçması” olduğunu söyler. “Bir insana duyulan aşırı hisler” olarak tanımladığı aşkın, ancak tek bir kişiye duyulabileceğini, üst üste yığılamayacağını da ekler.
Bu üç durumdan tek bir mantık çıkmaktadır. Aşk, kendi başına bir adlandırmaya değmez; her seferinde başka bir kavramın taşkın bir hâli olarak sahnededir:cesaretsizliğin nesnesi, hazzın aşırı hâli, dostluğun ölçüyü kaçırmış bir biçimi. Bu, bir kavramsal yer değiştirmeden başka nedir? Sözgelimi Spinoza tutkuları yetersiz fikirler olarak çözümlemişti ama her birine kendi adını vermiş, her birinin özgül etkisini göstermişti. Aristoteles bu özgül adlandırmayı yapmaktan kaçınmakta, aşkı bir başka şeyin fazlası olarak kavramaktadır. Ama burada, kavramsal bir taşmadan çok, bir kavramın saklanması söz konusudur. Aşk, alttan alta bütün metni etkileyen ama depoda unutulmuş bir sandığın içinde, gün ışığına çıkarılmadan tutulan bir yedek kavramdır Aristoteles’te.
DOSTLUĞUN GİZLİ KONAĞI
Aristoteles, Etik’in sekizinci ve dokuzuncu kitaplarını neredeyse bütünüyle dostluğa ayırıyor. Kitabın yaklaşık beşte biri, aşkın gizlice sokulduğu bir konağa benzemektedir. Aristoteles dostluğu üçe ayırır: yararı için, hazzı için ve erdemi için sevme. İlk ikisi geçici ve koşulludur.Üçüncüsü kalıcı ve hakikidir. Birlikte zaman geçirmeyi gerektirir, eşitliği zorunlu kılar, karakterin sürekliliğine yaslanır. Bu vurguların elbette anlamlı bir karşılığı vardır: Süreklilik dostluğun ön koşuludur ama aşk her zaman bir kesintinin ardından gelir.
Bu tipoloji ilkin sağlam ve nesnel görünebilir. Ama yakından bakıldığında, aşkı dışarıda bırakmanın üç koşulunu birden kurduğu anlaşılacaktır. Bu üç koşuldan ilki süredir: Dostluk zamana yayılır, aşk ise ani bir patlamadır. İkincisi eşitliktir: Dostluk eşitlikte kurulur, aşk ise bekleyen ile bekletilen, gören ile görmeyen, hatırlayan ile unutan arasındaki çelişmenin içinde varlığını sürdürür. Üçüncüsü süreklilik gösteren karakterdir: Dostluk kişinin, kendine sadık bütünlüğüne dayanır, aşk ise bu bütünlüğün dağılmasıdır. Bu üç koşul, aşkın etik söylemden süzülmesi için fazlasıyla yeterli bir elektir Aristoteles’te.

