07 Haziran 2026 Pazar
İstanbul 20°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Aşkın sürgünü 2: Sınıfı ölçü almak

Cemil Gözel

Cemil Gözel

Site Yazarı

A+ A-

Bir parantezle başlıyorum: Geçen yazımda aşkın Aristoteles’in etik mimarisinden nasıl elendiğini anlatmaya çalışmıştım. Şimdi, neden elendiğine bakabiliriz. Parantezi kapatıyorum.

Aristoteles’in tezinin, salt bir kavramsal ayıklanmadan ibaret olduğunu düşünürsek yanılırız. Çünkü aşkın dışarıda bırakılması, polis’in hayatına dair bir kararın etik teoriye aktarılmasından başka bir şey değildir. Erdeme dayalı dostluk, antik kentin “özgür yurttaş”ları arasındaki bağın gereğiydi; köleler, kadınlar, yabancılar bu en yüksek dostluğun dışındaydı. Aşk ise bu hiyerarşik düzeni baştan tehdit ediyor, eşitsiz tarafları beklenmedik bir biçimde birleştiriyor ve sınıflar arası sınırları gevşetip ölçünün koruduğu mesafeleri eritiyordu. Lukács’ın tarihsel-toplumsal totalite dediği şey içinde Aristoteles’in dostluk kuramı, ölçülü bir özgürlükten ziyade ölçülü bir kapatmadır. Çünkü ahlaki kavramlar da sınıfların kavramlarıdır. Aristoteles’in ölçüsü, antik polis’in köleci-yurttaş düzeninin etiğe çevrilmesidir.

Aşkın sürgünü 2: Sınıfı ölçü almak - Resim : 1

EROSUN SÜRGÜNÜ

Bu bağlamda, sekizinci kitabın başında geçen bir tartışmayı aktarmam anlamlı olacak. Aristoteles, dostluğa kaynaklık etmesi gereken benzerlik ile karşıtlık ilkelerini, Empedokles’ten ve Herakleitos’tan miras alındığı biçimleriyle ele almakta ve ardından hızla onları bir kenara fırlatmaktadır. Empedokles için sevgi kozmosun ana ilkelerinden biriydi, nesneleri birbirine bağlayan, dünyayı dünya yapan kuvvetti. Herakleitos’ta ise karşıtların çekimi vardı. Bu iki düşünür için sevgi ya da çekim, kâinatı düzenleyen kozmolojik ilkelerdi. Aristoteles bunları çözümlenmiş olmaktan çıkararak tartışmayı küçük, yurttaş ölçeğindeki bir karakter etiğine indirgemektedir. Aşkın kaynağı olabilecek bütün bir doğa felsefesi, böylece dostluk faslına bir dipnot olarak iliştirilir. Önceki yüzyılların kozmosu yöneten gücünü orta yol kuramının sınırları içinde bekletmek, başlı başına bir indirgemedir.

Bu indirgemenin belki de en derin etkisi, Aristoteles’in yetiştiği gelenekle olan ilişkisindedir. Platon’un Symposium’unda eros, ölümlü ile ölümsüz arasındaki yarık olarak, yoksulluk ile bolluğun çocuğu olarak, hep eksik ama hep kıpırdayan bir varlık olarak adlandırılır. Diotima’nın tarif ettiği yükseliş, tek tek bedenlerin güzelliğinden idea’nın güzelliğine giden ama her aşamasında erosu koruyan bir harekettir. Aristoteles aynı meseleyi alır, ondan erosu söker ve geriye, dostluğun erdemli biçimi kalır. Phaidros’taki o tanrısal çılgınlık, bedenin kanatlanması, sevenin sevdiğinde tanrının yansımasını görmesi, bütün bu motifler, etik metinde ne hatırlanır ne de eleştirilir. Eros, aslında bir karşı argümanla bile bertaraf edilmemiştir, sahneye girmesini bırakın kıyısına bile çağrılmamıştır.

ÖLÇÜYE İTİRAZLAR

Bu kopuşu felsefe içi basit bir yenilenme olarak okumak da yanıltıcıdır. Çünkü Aristoteles’in Platonik erosu nasıl ölçtüğü, sonraki yüzyılların aşk düşüncesi için bir kapı olmuştur. Augustinus’tan Spinoza’ya, Hegel’den Bataille’a kadar Batı düşüncesinde aşkın kendi kavramına kavuşması, her seferinde Aristotelesçi ölçüye karşı bir hesaplaşmayı gerektirmiştir. Augustinus’un huzursuz yürek anlatısı örneğin, Aristoteles’in dengesinin tam tersini betimlemiştir: Yürek bir noktada karar kılmaz, kendinden büyük bir başkasına doğru sürüklenir. Bataille’ın egemenlik, iç deneyim ve harcama kavramları, ölçüye doğrudan itirazdır: Sevgide kayıp, ölçüde kazanç vardır ve bu ikisi aynı dilin kavramları olamaz. Badiou aşkı doğrudan bir hakikat süreci olarak adlandırır: Böylece Aristoteles’in dostluğa yedirdiği şeyi yeniden başlı başına bir kavrama dönüştürür. Bu hattın hepsi, bir biçimde, Aristoteles’in kapattığı kapıyı zorlamaktan ibarettir.

Etik söyleminin Aristoteles’ten bu yana en kalıcı varsayımı, ahlaki öznenin sürekliliğidir. Erdem zaman içinde kazanılır, ardından alışkanlığa dönüşür ve karakter olur. Bu çerçevede sevmek, karakteri ifade eder. Sevilen kişi, kendinin bir yansıması gibi kavranır. Aristoteles’in dokuzuncu kitabında üzerinde durduğu bir formülün kaynağı da buradandır: Gerçek dost, başka bir kendi gibidir. Bu ifade, sevmenin sınırını da çizer. Ben, ancak başka bir benin sürekliliğini sevebilirim. Aşk, kendinin yedeklenebilirliği fikrine direnir. Aşk, sevenin sevilende kendini bulmasından çok, kendini orada kaybetmesidir; sevdiğim kişide bende titremeye yol açan şey, hep tanımadığımdır. Bu titreme, etik kavrayışın hiçbir yerine yerleştirilemez.

Marx’ın da 1844 Elyazmaları’nda belirttiği gibi ahlaki kavramlar, yansıttıkları toplumsal ilişkilerin bir ifadesidir. Aristoteles’in ölçüsü de bu anlamda tarafsız bir kavram sayılamaz. Antik kentin köleci-yurttaş düzeninin etik-leşmesidir, o. Aşkın bu düzene sığmaması yapısal bir uyumsuzluktur. Etik metnin aşkı kavram olarak söyleyememesi, dilin bağlı olduğu tarihsel-toplumsal düzenin sınırıdır.

Aşkın sürgünü 2: Sınıfı ölçü almak - Resim : 2

SUSMAK DA BİR TAVIRDIR

Aristoteles’in metni, aşka dair bir doktrini paylaşmak için olmaktan çok, etik teorinin neyi söyleyemediğini görmek için okunmalıdır. Onun aşkı dostluk içinde eritmesi bir karardır ama kararın aldığı biçim, sonraki yüzyıllar için bir yük olmuştur. Aşkın bugün hâlâ kavramsal bir alan olarak yetersiz kalması, Aristotelesçi mirasın sorunu olarak da okunabilir. Hangi alanda olursa olsun aşkın bir kavrama yükselme çabasını her gördüğümüzde, aslında Aristoteles’in örtük seçimine bir itirazla karşı karşıya olduğumuzu da söyleyebiliriz.

Düşüncenin neyi söylediği kadar nereyi suskunlukla geçiştirdiği de önemlidir. Susmak da bir tavırdır. O yüzden Nikomakhos’a Etik, aşkı anlatmaktan kaçınsa da aşkın yokluğunun nasıl bir düzen kurduğunu iyi anlatıyor. Onu okurken, aslında etik teorinin kendi ölçüsünü nereden aldığını okuyoruz ve bu ölçünün dışında kalmış olanı, kendi düşünce çabamızla yeniden adlandırmaya çalışıyoruz.

aşk