Asya’nın rüzgâr kanatlı dört atlısı Yolları açık, Bahtları şen olsun!
(Ressam Muharrem Pire’ye saygı ve özlemlerimizle…)
ASYA-AFRİKA YAZARLARINA
Kardeşlerim
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda
sizin ordakiler gibi tıpkı
benim orda arslanın ağzındadır ekmek
ejderler yatar başında çeşmelerin
ve ölünür benim orda ellisine basılmadan
sizin ordaki gibi tıpkı
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin
şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek
şiirler bayraklaşabilir benim orda
sizin ordaki gibi
kardeşlerim
sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
toprağı sürebilmeli
pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli
dizlerine kadar
bütün soruları sorabilmeli
bütün ışıkları derebilmeli
yol başlarında durabilmeli
kilometre taşları gibi şiirlerimiz
yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
cengelde tamtamlara vurabilmeli
ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan
gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar
malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
büyük hürriyete şiirlerimiz
Nâzım Hikmet Rân 22 Ocak 1962, Moskova

SAVAŞ AĞALARININ POST KAVGASI
Yönü değişti rüzgarın ve yağmurun ansızın
Yoksulluk ve acı boşandı göklerden toprağa
Gene birbirine giriyor savaş ağaları
Tatlı düşleriyle talanın.
Kızıl bayraklar aşıp geçiyor Ting Irmağını
Lungyen ve Şangang'a, dosdoğru
Yıktık düşlerini talancıların
Toprakları geri aldık, halka dağıttık.
(Mao Zedung- Şiirler, Kaynak Yayınları)
MİLİS KADINLAR
Ne canlı, ne yiğit onlar
Omuzlarken koca silahları
Ve sabahın ilk ışıkları
Aydınlatırken meydanları
Bütün coşkularıyla geçiyor Çin'in kızları
İpekleri ve atlası değil
Savaş giysilerini seviyor onlar.
(Mao Zedung- Şiirler, Kaynak Yayınları)
YILDIZLAR
Ne güzel
İnsanların yıldızlara
"Küçük yıldızlar!" deyişi.
***
Gökyüzü geceleyin bir başka dünya
Yıldızlar bütün insanları.
Kimse kimseyi itmiyor;
Hem de öylesine yan yana.
***
Küçük yıldızlar onlar,
Öyle küçük ki adları bile yok.
Yalnız ışıklarına dayanıyor
Varoluşları.
***
Kaldır kafanı da bak
Şu ışıl ışıl Samanyolu'na,
Bir, iki, üç sayıyorsunuz,
Ah, öyle çok, öyle çoklar ki...
Zang K’e-Çia (Çeviri: Halil Bener)
ÖZGÜRLÜK
Kaç, gizlen gözlerden aşk tanrıçası!
Neredesin, neredesin kralların dehşeti?
Özgürlüğün kibirli şarkıcısı!
Gel de al benden tacımı,
Kır nazlı lirimi.
Özgürlüğü şakımak istiyorum dünyaya,
Ve bozguna uğratmak sefahati tahtlarda.
***
Aç soylu yolumu gideyim,
Yüce Galyalı'nın izinden.
Şanlı sefilliğin ortasında,
Ona da cesur yeminler öğretmiştin.
Hafif ruhlu kaderin beslemeleri,
Dünya zorbaları, titreyin!
Ve siz, metin olun, dinleyin!
Kalkın ayağa, düşkün köleler!
***
Yazık! Nereye çevirsem gözlerimi,
Heryerde kırbaç şaklaması,
Yasaların kahreden ayıbı,
Tutsaklığın çaresiz gözyaşları.
Heryerde haksız egemenlik.
Hurafelerin koyu sisinde,
Kurulmuş oturuyor köleliğin ürkünç dehası ve insafsız, şöhret ihtirası.
***
Yalnızca orada,
Çar'ın başı üstünde,
Susmadı halkların sancısı.
Güçlü yasalarla kutsal özgürlüğün,
Sımsıkı bütünleştiği yerde;
Sert kalkanı uzatmışlar hepsine.
Bir kılıç, sımsıkı kavranmış,
Sadık, inançlı ellerinde halkın.
Hepsi de aynı boyda kafalar üstünde,
Onların kılıcı kayıyor; ayırmadan.
***
Ve suç, gururla vuruyor,
İndiriyor adaletli darbelerini.
Ne hırslı cimriliğe, ne de korkuya,
Satılmamış onların elleri.
Siz, efendiler! Size tacı ve tahtı,
Kanun vermiş-doğa vermez,
Halktan yüksek olsanız da,
Sizden de yüksek bir yasa var; ölümsüz.
Ve acı, nesillere acı verir,
İşte o uyuklarsa aymazlıkla;
İster halkı, ister çarları,
Yöneten kanun zoruysa.
Seni, tanıklığa çağırıyorum,
Fırtınanın gürültüsünde, yakın geçmişte,
Ataları için başını veren,
Ünlü yanlışların çilekeşi.
Ölüme gidiyor Lui,
Suskun bir torun gibi.
Eğmiş itibarsız başını,
Kanlı kütükle ihanet baltası arasına.
Yasa susmuş-halk susmuş,
İniyor suçlu balta...
İşte şu-cinayetin süslü cübbesi,
Esir Galyalıların sırtına örtülmüş.
Despot zorbalığın canisi,
Senden de, tahtından da, nefret ediyorum.
Yokoluşunuzu, senin ve çocuklarının,
Zalimce hoşnutlukla izliyorum.
Alnında yazan,
Sadece halkların laneti.
Sen, dünya felaketi,
Doğanın ayıbısın.
Ve yeryüzünde yanlışısın Tanrı'nın.
Üzgün Neva'yı,
Geceyarısının yıldızları aydınlatıp,
Tasasız başımı,
Huzur dolu uyku ağırlaştırınca,
Bir şarkıcı, dalgın dalgın bakar,
Sisin içinde uyuyan,
Korkunç, ıssız anıtına zorbanın,
Unutulmuşluğa terkedilmiş saraya.
Klio'nun korkunç sesini duyar,
Bu duvarlar ötesinde,
Kaligula'nın son saati,
Canlanır gözleri önünde.
Şarap ve hınçla kendinden geçmiş,
Bilinmez katiller geçer.
Giysileri parlak şeritlerle, yıldızlarla süslü,
Yüzlerinde cüret, kalplerinde korku.
Dönek nöbetçi susar,
Asma köprü bomboş ve sessiz,
Gece karanlığında yarılmış kapılar,
Kiralık ihanetin elleriyle.
Ah utanç! Ah felaket!
Vahşi hayvanlar gibi saldırdı yeniçeriler.
İniyor aşağılık darbeler...
İtibarsız cani yok artık.
Ve bugün siz, ders alın krallar;
Ne ceza, ne ödül,
Ne zindanların kanı, ne sunaklar,
Ne de duvarlarınız sadıktır size.
Yasanın güvenli örtüsü altında,
Ebedi bekçisi tahtınızın,
Sadece özgürlüğü ve barışıdır ulusların.
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Şahnâme
Olmayacaksa İran, olmasın benim için ten
Kalmasın bu topraklarda bir canlı ten
Vatanımız ve çocuklarımız uğruna,
Namusumuz, küçük çocuklarımız ve yakınlarımız uğruna,
Vatanımızı düşmana teslim etmekten,
Daha iyidir hep birlikte gitmemiz ölüme."
(…)
Davulların, boruların, azgın fillerin ve Hint çıngıraklarının seslerinden
Zabilistan' da bir kıyamettir koptu ...
Yer, şehitlere: "Kıyamet günüdür, mezarlarınızdan kalkınız !" diye bağırdı.
Zabil' den öyle bir ordu yola çıktı ki, onun erleri, ellerini kanla yıkamış aslanlar gibiydiler.
Bu ordunun önünden Rüstem ve onun ardından da yaşlı, tecrübeli pehlivanlar gidiyorlardı.
Vadiler, ovalar ve yeşillikler bu ordunun erleriyle öylesine dolmuştu ki onların üzerlerinden bir karga bile uçmağa cesaret edemiyordu.
Davullar, geceleri de susmadı.
Ordunun büyüklüğünden, dünyanın ne başı belliydi, ne sonu ...
(Firdevsî)




