Atlantik çatlarken Berlin-Ankara hattı: Avrupa’nın kaderini kim yazıyor?
Küresel jeopolitiğin tektonik plakaları yerinden oynarken, iki asırdır dünyaya yön veren Atlantik merkezli güvenlik mimarisi tarihinin en derin, en kılcal çatlaklarıyla sarsılıyor. Washington’dan yükselen ve Avrupa kıtasına sunulan askeri kabiliyetler ile koruma şemsiyesi bütçesinin radikal biçimde azaltılacağını ilan eden son kararlar, aslında geçici bir siyasi konjonktürün veya liderlik değişiminin ürünü değildir. Bu hamle, temelleri İkinci Dünya Savaşı’nın ardından atılan ve Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa’yı bir Amerikan uydusu haline getiren statükonun yapısal iflasıdır. Pentagon’un (Pentagon - ABD Savunma Bakanlığı) lojistik ve finansal yüklerini Asya-Pasifik hattına kaydırma mecburiyeti, bugüne kadar Washington’un nükleer ve konvansiyonel koruma kalkanı altında konforlu bir uyuşukluk yaşayan Avrupa başkentlerinde tam anlamıyla bir jeopolitik panik yaratmıştır. Güvenlik paradigmasının bu denli sert biçimde çökmesi, kıtanın omurgası sayılan Almanya’yı ve onun üzerinden tüm Avrupa Birliği’ni (AB - Avrupa Birliği) yeni ve kaçınılmaz bir varoluşsal muhasebeye zorlamaktadır.
Bu varoluşsal paniğin en somut ve stratejik yansıması, geçtiğimiz günlerde Berlin’de kendisini açıkça hissettirdi. Türkiye ve Almanya, tam 12 yıllık uzun ve sessiz bir kesintinin ardından Stratejik Diyalog Mekanizmasını yeniden canlandırarak masaya oturdu. Ankara ve Berlin arasındaki bu diplomatik geri dönüş, sıradan bir ikili ilişkileri düzeltme hamlesinin çok ötesinde anlamlar barındırmaktadır. Avrupa basınının manşetlerine taşınan ‘Büyük NATO ortağı olarak Türkiye’nin kader belirleyiciliği’ analizleri, Batı merkezli düşünce kuruluşlarının dahi artık gizleyemediği bir gerçeğin itirafıdır: Amerika Birleşik Devletleri koruması kademeli olarak çöken bir Avrupa, hayatta kalabilmek ve istikrarını koruyabilmek için Avrasya’nın kilidi, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’in efendisi olan Türkiye ile stratejik bir zemin inşa etmek zorundadır. Atlantik’in sığ sularında boğulma tehlikesi altındaki yaşlı kıta, kurtuluş simidi olarak yüzünü yeniden büyük Avrasya coğrafyasına ve onun kapı bekçisi olan Ankara’ya çevirmektedir.
GÜVENLİK YANILSAMASININ SONU
Bugün yaşananları doğru tahlil edebilmek için tarihsel hafızayı tazelemek ve Avrupa’nın ‘stratejik özerklik’ masalının arkasındaki asıl dinamikleri incelemek gerekir. 1947 yılında ilan edilen Truman Doktrini (1947’de ABD’nin sözde Sovyet tehdidine karşı Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım sunarak Atlantik bağımlılığını başlatan dış politika stratejisi) ve ardından gelen Marshall Planı (İkinci Dünya Savaşı sonrası harap olan Batı Avrupa’yı ayağa kaldırmak amacıyla uygulanan ve kıtayı Washington’a bağlayan ABD ekonomik yardım paketi), Avrupa’yı Sovyetler Birliği (SSCB - Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) sözde tehdidine karşı koruma vaadiyle aslında Washington’a göbekten bağlama operasyonuydu. Sanayisi yıkılmış, orduları dağılmış bir Avrupa, kendi egemenliğini Amerikan askeri postallarına teslim etmeyi gönüllü olarak kabul etti. Soğuk Savaş bittiğinde ise bu bağımlılık ilişkisi bitmedi; aksine küreselleşme sosuyla ambalajlanarak sürdürüldü. Ancak tarih, imparatorlukların hiçbir zaman sonsuza kadar başkalarının maliyetini üstlenmeyeceğini defalarca kanıtlamıştır. Roma İmparatorluğu’nun uç beyliklerdeki lejyonlarını merkeze çekmesi gibi, bugünün modern finans-kapital imparatorluğu olan ABD de kendi iç ekonomik krizleri, borç sarmalı ve yükselen Asya gücü karşısında Avrupa’daki sınır garnizonlarını terk etme kararı almıştır.
Almanya, bu tarihsel sürecin hem en büyük kazananı hem de bugün en büyük kaybedeni olma riskiyle karşı karşıya olan ülkesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ordusu fiilen lağvedilen ve anayasası pasifize edilen Federal Almanya, savunma bütçesinden tasarruf ederek elde ettiği devasa sermayeyi endüstriyel bir deve dönüşmek için kullandı. Ancak bu endüstriyel devin ayakları kilden yapılmıştı: Ucuz Rus enerjisi ve bedava Amerikan güvenliği. Ukrayna kriziyle birlikte Rusya ile bağlarını koparan, Kuzey Akım boru hatlarının sabote edilmesini sessizce izleyen Berlin, şimdi de Washington’ın ‘kendi başınızın çaresine bakın’ restiyle dımdızlak ortada kalmıştır. Bu durum, Bismarck döneminden (19. yüzyılın ikinci yarısında Almanya’nın ilk şansölyesi Otto von Bismarck önderliğinde kurulan, ülkenin sınır güvenliğini devasa ittifaklar ağı ve denge politikasıyla korumayı amaçlayan stratejik devlet aklı dönemi) bu yana Alman devlet aklının en çok korktuğu senaryodur: Kıta Avrupa’sında stratejik olarak yalnızlaşmak ve enerji-güvenlik denkleminin dışında kalmak.
ATLANTİK ÇATLARKEN AVRASYA’NIN DEĞERİ
Amerikan hegemonyasının geri çekilmesiyle oluşan jeopolitik vakum, doğası gereği yeni ittifak dinamiklerini tetiklemektedir. Berlin’in Ankara ile 12 yıl sonra köprüleri yeniden kurma telaşı, tam olarak bu vakumu doldurma arayışından kaynaklanıyor. Türkiye, sadece coğrafi konumuyla değil, son yirmi yılda geliştirdiği yerli ve milli savunma sanayisi kabiliyetleriyle, Karadeniz’deki dengeleyici rolüyle ve Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan jeopolitik nüfuz alanıyla artık göz ardı edilebilecek bir bölgesel aktör değildir. Avrupa basını, Türkiye’nin askeri gücünü ve lojistik derinliğini ‘kader belirleyici’ olarak tanımlarken, aslında mızrağın çuvala sığmadığını itiraf etmektedir. Atlantik İttifakı’nın kılcal damarları kururken, kıtanın güvenliği artık Washington’daki bütçe komisyonlarının kararlarına değil, Ankara’nın jeopolitik tercihlerine endeksli hale gelmektedir.
Bu yeni dönemde Türkiye-Almanya ilişkileri, eski dönemin ‘göçmen krizi’ veya ‘insan hakları’ gibi tek taraflı dayatma başlıklarından sıyrılarak, saf bir jeopolitik realizm zeminine oturmaktadır. Almanya, kendi ağır sanayisini ayakta tutabilmek ve çöken tedarik zincirlerini ikame edebilmek için güvenli, güçlü ve üretken bir ortak arıyor. Türkiye ise savunma sanayisinde Eurofighter (Avrupa ortak yapımı savaş uçağı) projelerinden ortak teknoloji transferlerine kadar geniş bir yelpazede Batı Avrupa’nın endüstriyel birikimini kendi lehine değerlendirmek istiyor. Ancak bu ortaklığın asıl derinliği, her iki ülkenin de Atlantik’in dayatmalarından duyduğu gizli veya açık rahatsızlıkta yatmaktadır. Berlin, Washington’un ekonomik yaptırımlar ve enerji baskılarından bunalmış durumdayken; Ankara zaten uzun süredir F-35 projelerinden dışlanarak ve terörle mücadelesinde yalnız bırakılarak Atlantik’in gerçek yüzünü deneyimlemiştir.
YENİ DÜNYA VE GELECEK
Önümüzdeki süreçte bizi nasıl bir dünya ve Avrupa bekliyor? Bu sorunun yanıtı, Atlantik sonrası dönemin senaryolarında gizlidir. Analitik bir projeksiyonla bakıldığında, karşımıza iki temel olası senaryo çıkmaktadır:
-Birinci senaryo ‘Avrupa’nın kaos ve bölünme süreci’: ABD’nin askeri desteğini tamamen çekmesi durumunda, kıta içindeki eski milliyetçi refleksler ve sınır çatışmaları yeniden kaşınabilir. Polonya ve Baltık ülkelerinin aşırı Amerikan yanlısı çizgisiyle, Almanya ve Fransa’nın daha uzlaşmacı ve Avrasya’ya açık çizgisi karşı karşıya gelecektir. Bu senaryoda AB (Avrupa Birliği) fiilen dağılma sürecine girer ve kıta, büyük güçlerin rekabet sahasına dönüşür.
-İkinci senaryo ‘Avrasya ile entegrasyon ve Türkiye’nin liderliği’: Almanya ve Fransa’nın başını çektiği çekirdek Avrupa, Atlantik’in prangalarından kurtularak Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi ile Rusya’nın enerji potansiyelini birleştiren yeni bir rasyonel hat kurar. Bu hattın güvenliğini, lojistiğini ve siyasi dengesini sağlayacak biricik aktör ise Türkiye olacaktır. Ankara, Berlin ile kurduğu bu yeni Stratejik Diyalog Mekanizması sayesinde, Avrupa’yı Avrasya’ya bağlayan sadece fiziki bir köprü değil, aynı zamanda siyasi ve askeri bir karar merkezi haline gelecektir.
Batmakta olan bir geminin kaptan köşkünü işgal etmek hiçbir ülkeye kazanç sağlamaz. Avrupa, eğer Amerikan hegemonyasının peşinden uçuruma sürüklenmek istemiyorsa, Berlin-Ankara hattını bir geçici pansuman tedbiri olarak değil, yeni çok kutuplu dünyanın kurucu iradesi olarak görmek zorundadır. Aydınlık’tan bakıldığında görülen gerçek nettir: Atlantik’in doğu sınırlarında yeni bir şafak sökmektedir ve bu şafağın rengini, kendi kaderini eline alma cesareti gösteren bağımsız ve dik duruşlu milletler belirleyecektir.