Atları da vururlar ya da bu türden yarışmalar
1939’lu yıllar… Büyük ekonomik buhranın hüküm sürdüğü Yeni Dünya’nın simgesi Amerika. Ya da yoksulluğun dibe vurup çaresizliğin pençesinde çırpınan milyonlarca insan… John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” ile edebiyata not düştüğü yıllar…
Böylesine bir ortamda işsiz kalan milyonlarca insanlardan biri de hayalperest ve tatminsiz genç kadın Gloria’dır. Sürekli Hollywood düşleri kurup tüm yoksulluğuna çelme takmak isterken, bir dizi ihanet ve aldatılmışlıkların çelmesine takılarak yere düşüp intihara teşebbüs eder. Hastanede yatarken eline geçen bir dergide büyük para ödüllü bir dans yarışmasının ilanını görür. Ancak alışılmış, bilinen yarışmalardan biri değildir bu. O yıllar için küçük bir servet sayılabilecek 1.500 dolarlık ödül için günler değil, haftalar boyu kısa molalarla sürecek ve tabii ki radyoda yayınlanarak yalnızca ayakta kalan bir çiftin kazanacağı bir yarışmadır bu.
Genç kadın kendisine partneri olarak film yönetmeni olma hayalleri kuran aylak bir adam olan Robert’ı seçer. Diğer yarışmacılar ise yaşlı ve bıkkın bahriyeli Harry, hamile bir çiftçi kızı olan Ruby ile kocası James ve gözü yükseklerde bir aktris olan Alice’dir. Yani, buhranlı yılların oluşturduğu yoksulluktan kaynaklanan çaresizliklerine çelme takmak isterken, kendileri o çelmeye takılıp da bir türlü ayağa kalkamayanlar…
Yarışmanın sunucusu ise kendi çıkarları için yarışmayı manipüle eden, şikeci, sahtekâr, bir o kadar da antipatik Rocky’dir… Ve yarışma başlar… Her yarışması verilmesi kuşkulu olan büyük ödül için kıyasıya yarışmaya başlarlar. Günler, haftalar boyu sürecek bir yarışmadır bu… Bir süre sonra dans eden çiftlerin dansı tahammül sınırlarını aşan bir işkenceye dönüşür.
Bitkinlikten dans mı ederler, can mı çekişirler bilinmez… Yarışmayı düzenleyenlerin üçkâğıtları, belirsizlikler, ödüle ilişkin kuşkular, yarışmacıların çaresizlikten kaynaklanan ruh hâllerini daha da bozup umutsuzluğun içinde can çekişir bir konuma sokar. Sonunda bu çaresizlik zincirinin içinde tükenme aşamasına gelen Gloria, partneri Robert’tan yaşadığı bu ıstıraba son vermesi için, tıpkı sakatlanan ve de acı çeken atları vurdukları gibi, kendisini vurmasını ister.
Sydney Pollack’ın, Horace McCoy’un romanından, James Poe ve Robert E. Thompson’ın senaryosundan yola çıkarak yönettiği; Jane Fonda (Gloria), Michael Sarazin (Robert), Susannah York (Alice), sunucu rolünde ise Gig Young’ın oynadığı “They Shoot Horses, Don’t They?” ya da bizim sinemalarımızda gösterildiği adıyla Son Gerçek: Atları da Vururlar, 30’lu yılların sonlarındaki buhranlı yılların sinemada karşılığını bulmuş en çarpıcı örneklerinden biri olur.
Hani bazı filmler vardır, izlendikten sonra sizi hiç yalnız bırakmaz, yüreğinizin bir yerlerine takılı kalıp yaşam boyu peşinizden gelir… Atları da Vururlar da işte öyle bir film… Hani yine aynı dönemleri anlatan Gazap Üzümleri’nde çocuğunu emziren hamile kadının açlıktan ölen yaşlı bir adama memesini uzattığı gibi…
Ekonominin dibe vurduğu hemen hemen her dönem ve de her ülkede, radyo ve TV’lerde insan onurunu ayaklar altına alan bu tür programların yapıldığını görmek mümkündür. Bu tür yarışmalar bir açıdan yoksullukla oluşturulan çaresizliğin can simidi gibi sunularak yığınlar tarafından belirli bir ilgiyi görmelerine karşılık bir çözüm değil, aksine çözülmesi gereken sorundan daha büyük sorun oluştururlar. Yoksulluğun, dibe vurmanın yanı sıra insan onurunu ayaklar altına aldıkları için…
Yıllar önce bizim TV’mizde de bu kadar sert ve acımasız olmasa da, yapılış nedeni ve yarışmacılara verdiği kör umutla bir benzerini izlemiştik. Yarışmaya katılanlar saatler hatta günler boyu kendilerine verilmesi vaat edilen bir arabaya dokunarak ayakta kalmaya çabalıyor, yorgunluk ve uykusuzluktan tükenme aşamasına gelene kadar da bu eylemlerini sürdürmek zorunda kalıyorlardı.
Tek amaç ise dokunulan arabaya sahip olmaktı. Ekonomik krizler sahte umutlara yönelik yarışmaları, insanlık onurunu ayaklar altına alan kimi yarışmalarda bu krizlerin oluşturduğu ortamı pek sever. İkisinin de var olma nedeni çaresizliğin acımasızca sömürülmesinde birleşir. Ödüller ise bazen tüm iştahları kabartan büyük miktarda bir para, bazen bir araba, bazen de “görünür” olmanın dayanılmaz hafifliğidir.
Tanrı’ya şükürler olsun ki bizim coğrafyamızda (yani TV’lerimizde) böyle yarışmalar yoktur. Yoksa ekonominin dibe vurduğu bir ortamda kimler milyarder olup da Latin ülkelerinin birinde açlıkla sınanıp yalnızca “görünür olmak” için kumda kıyasıya top oynamak istemez ki?