11 Eylül 2026 Cuma
İstanbul 20°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Batı Asya’da hangi düzen kuruluyor?

Fikret Akfırat

Fikret Akfırat

Gazete Yazarı

A+ A-

7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkenin askeri işbirliğinin ötesinde bir anlam taşıyor. Aslında Batı Asya’da iki farklı bölgesel düzen anlayışının karşı karşıya geldiğini söyleyebiliriz. Bir tarafta Abraham Anlaşmaları ile şekillenen, İsrail’i Arap dünyasının güvenlik ve ekonomik sisteminin merkezine yerleştirmeyi ve ABD’nin liderliğinde bölgesel güvenlik düzeni kurmayı amaçlayan strateji var. Diğer tarafta ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de attığı adımla somutlaşan, başta Mısır olmak üzere diğer bölge ülkelerinin katılımına açık, güvenliğin bölge ülkeleri tarafından oluşturulmasını esas alan bir yönelim şekilleniyor. Mesele basitçe şudur: Batı Asya’da güvenliği kim sağlayacak? Washington ve Tel Aviv mi? Yoksa bölge ülkeleri mi?

ABRAHAM’IN HEDEFİ

İsrail ile Arap ülkelerinin normalleşmesini amaçlayan Abraham Anlaşmaları’yla kurulmak istenen bir düzen var. İsrail’in strateji kuruluşlarında da açıkça savunulduğu gibi, Suudi Arabistan’la normalleşme, ABD liderliğinde ve İsrail’in katılımıyla bölgesel bir koalisyon oluşturma hedefinin parçasıydı. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın Abraham Anlaşmaları’na katılması, projenin tamamlanması açısından kritik önemdeydi. Fakat olmadı. 7 Ekim 2023 sonrasındaki süreç, bu projenin hayata geçirilmesini önledi. Öte yandan ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşının merkezi hedefi, İran’ın çökertilmesi veya en azından zayıflatılması, Körfez ülkelerinin İran’a karşı daha fazla İsrail ve ABD’ye yaklaşması ve sonunda İsrail merkezli bir bölgesel düzen kurulması idi. Sonuç tersi oldu. İran ağır darbe aldı ama bölgesel denklemden çıkarılamadı. Körfez ülkeleri savaşa ABD ve İsrail’in yanında dahil olmadı. İsrail, biricik dayanağı olan ABD desteği ve askeri üstünlüğü vasıtasıyla karşısındaki güçleri köşeye sıkıştırarak kendisine mecbur etmeyi ve bunun üzerinden bir düzen inşa etmeyi başaramadı.

Aynı zamanda ABD’nin bölgesel güvenlik sağlayıcısı rolünün sınırları ortaya çıktı. Savaş, bölge ülkelerine şu gerçeği gösterdi: Başka bir gücün güvenlik garantisine dayanmak, güvenlik sahibi olmak anlamına gelmiyor.

İKİ DÜZEN ARASINDAKİ TEMEL FARK

Mekke Anlaşması bu ortamda ortaya çıktı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu yapı, İran’a karşı caydırıcılığı da içeriyor. Ancak bu, “İran’a karşı Sünni NATO” anlamına gelmiyor. Burada mevcut tabloyu anlayabilmek için belirleyici bir ayrıma dikkat çekmek istiyoruz: Çünkü son yıllarda adım adım şekillenen ve İran Savaşı’yla birlikte büyük ölçüde netleşen “bölgesel güvenlik” yöneliminde, İran’ın dengelenmesi vardır, fakat İran’ın sistem dışına çıkarılması yoktur. Başka bir ifadeyle, yeni bölgesel düzenin mantığı İran’ı yok saymak değil, İran’ı da bölgesel güç dengesi içinde tutarak dengelemektir.

Abraham, İsrail’i bölgesel düzenin merkezine, ABD’yi de güvenlik mimarisinin başat gücüne yerleştirmeye çalışırken, Mekke Anlaşması’nın da içinde yer aldığı yönelim, güvenlik düzeninin ABD ve İsrail tarafından yönlendirilmediği, bölge ülkelerinin belirleyici olduğu bir zemin oluşturuyor.

SUUDİ ARABİSTAN DÜĞÜM NOKTASI

İki süreç Suudi Arabistan’da kesişiyor. Riyad ABD ile ilişkilerini sürdürüyor. İsrail’le normalleşme kapısını tamamen kapatmış değil. Ama aynı zamanda Pakistan’la savunma işbirliğini kurumsallaştırıyor, Türkiye’yle ilişkilerini derinleştiriyor, İran’la diplomatik kanalları açık tutuyor ve Çin’le stratejik ilişkisini sürdürüyor.

İsrail açısından sorun da burada başlıyor. Çünkü Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la kurduğu güvenlik ilişkileri güçlendikçe, İsrail’le normalleşmenin Suudi güvenliğinin temel dayanağı olacağı yönündeki hesabın zemini zayıflıyor.

Burada Mısır’ın konumu en önemli başlıklardan biri. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’ın dörtlü mekanizma içinde giderek daha fazla koordinasyon kurması, Mekke Anlaşması’nı üç ülkeyle sınırlı bir gelişme olmaktan çıkarıyor. Mısır’ın da güvenlik mekanizmasına dahil olmasıyla ortaya çok daha geniş bir bölgesel yapı çıkabilir.

İKİ YOL

Dolayısıyla, ABD ve İsrail’in hedefleriyle, bölge ülkelerinin içine girdiği yol aynı değil. İsrail merkezli, ABD destekli ve İran’ı dışlayan bölgesel düzen yerine, ABD ve İsrail’in de içinde bulunduğu ancak güvenlik mekanizmasına yön veren başat aktörler olmadığı; İran dahil bölgesel güçlerin birbirini dengelediği ve güvenliğin bölge ülkelerinin ortaklığıyla kurulduğu çok merkezli bir düzen. Kuşkusuz, Mekke Anlaşması henüz ikinci düzenin tamamlanmış hali değil, fakat bu doğrultudaki yönelimin ilk önemli kurumsallaşma adımlarından biri olarak görülmeli.