Batı’nın yumuşak silah olarak kupa şarlatanlığı
Her nedense, uluslararası alanda yapılan ve dostlukları güçlendireceği iddia edilen hemen tüm yarışmalar ve ödüllere çok soğuk bakarım. Onun için de, arada bir seyrettiğim Dünya Kupası maçlarında her defa aynı duygularla 1962 sene öncesine giderim. Neden mi? Anlatalım kısaca:
Sene sadece 64’tür. Yani bizim takvimdeki 0 senesinden sadece 64 yıl sonrasıdır. Roma İmparatorluğuna adını veren dünyanın en muhteşem şehri Roma, cayır cayır yanmaktadır. Sebebi hala tartışmalıdır. Ama Roma’nın ihtişamlı imparatoru Nero’nun elinde “kithara”sı ile sarayının balkonunda zevkle şarkılar söylediği belirtilir, efsanelere göre. Bunun gerçek olup olmadığı bizi burada ilgilendirmemekte elbette. Önemli olan, Roma’nın yanması ve Nero’nun seyretmesidir bizim için. Nasıl mı?
NERO’NUN ROMA’SINDAN, BEYRUT VE TAHRAN’A
1962 sene öncesinin Roma’sı ile bizim 2026 senesinin dünyası arasındaki benzerlik ne denli şaşkınlık verici değil mi? Cayır cayır yanan o günün Roma’sı bir tarafta, yine cayır cayır yakılan bugünün dünyası öteki tarafta! Benzerlik abartılı mı dersiniz, karşılaştırınca?
Dünya, bu hali ile gerçekten bir Dünya Kupasına, ya da Dünya Olimpiyat Oyunlarına, Eurovision ya da Oscar türünden sanat yarışmalarına ihtiyacı olan bir dünya mıdır? Yoksa tüm bu olan bitenler Shakespeare’in komedilerine taş çıkartmak ve onu mezarında ters döndürmek üzere yaratılmış bir komedi eseri midir?
Uruguaylı futbolcuları sıraya dizip köpeklere koklatarak uyuşturucu araması yaptıran ABD, bu tiyatro oyununun hem senaristi, hem baş oyuncusu hem de yönetmeni durumunda. İran milli takımını yüzlerce kilometre ötelerdeki Meksika’da bir otelde konaklattıran, maç biter bitmez ABD sınırından dışarı çıkartan, seyirciler bir yana takım yöneticilerine, Afrikalı hakemlere vize vermeyerek Dünya Kupası dışına atan yine ABD! Bu tür uluslararası organizasyonlar, güya halklar arasında barış ve diyalog imkanlarını arttırmak için yapılıyor. Ama bu Kupada, ABD’nin uyguladığı hemen herşey, tam da tersine bir rol oynamıyor mu?
KÜRESEL PEMBE DİZİLER
Bu Kupalar ve Olimpiyatlar kesinlikle, coğrafi olarak farklı kahramanlar ve kötü adamlar ile olumsuz klişelerden oluşan bir kadroya sahip küresel birer pembe dizidirler. Ve sadece 4 sene sonrasında, kaldığımız yerden devam edeceğimizden emin bir şekilde maçları seyretmekteyiz. Tüm bunlardan azade, bu Nero tarzı tantananın keyfini çıkaran, o samba çalan Brezilyalılar, topa hakim İspanyollar, disiplinli Almanlar, birçok Fransız tarafından Fransız sayılmayan elit Fransızlar, neşeli Senegalliler, tükenmez Güney Koreliler, trajik Hollandalılar, talihsiz İngilizler, daha da talihsiz İskoçlar ve açıklanamaz bir şekilde ortada olmayan İtalyanlar. Riskler o kadar yüksek ki, gerçek futbolun çoğu olmasa bile gösteri büyüleyici. Spor tarihinde ölümsüzlüğe, ama aynı zamanda rezilliğe de tanık oluyoruz: kaçırılan şutlar, penaltılar ve kırmızı kartlar, bir nanosaniyede paha biçilmez yetenek, başarı ve zenginliğe sahip adamları, sonsuza dek kaybedenler statüsüne mahkum ediyor.
Sömürgeciler, kendi zulümlerini övdüğü durumlar dışında tarihlerinden nefret ederler. Kötülüklerini anlatan tarihten hoşlanmazlar, tıpkı yenilgilerini vurgulayan herhangi bir tarihi hatırlamaktan hoşlanmadıkları gibi. Bu yüzden tarihi aklayıp barbarlıklarını “medeniyet” olarak adlandırırlar.
AVRUPA TAKIMLARINDA ‘KARAOĞLAN’ ENFLASYONU
Son 500 senedir, önce sömürge sonra “Commonwealth”, daha sonra da “partner” olarak tüm kaynaklarını sömürdükleri Afrika, Asya ve Latin ülkelerinin milli takımları karşısında, Batı’nın o “zarif” ve “centilmen” devletleri, hala ne kadar büyük olduklarını ispat etmeye çalışmaktalar. Tüm Batı takımları, şu ya da bu şekilde “yurttaşlık” verilmiş Afrikalı futbolcuları bir türlü saklayamamaktadırlar, derilerinin rengi yüzünden! Keşke onlar da kendileri gibi “bembeyaz” olsalardı da, yeşil sahaların orta yerinde, Batı’nın milli takımlarının 11 kişisinden çoğunun “karaoğlanlar” olmasını açıklamak zorunda kalmasalardı her defasında! Şimdilerde “ama onlar Fransa’da, ya da İngiltere’de doğdular!” bahanesini kullanabilme kolaylığına sahip oldular, sömürgeciliklerinden sonra geçen uzun yıllar nedeni ile.
Almanya’nın Gana ile yaptığı maçı izlerken tüm bu yukarıdaki düşünceler aklımızdan geçti. Batı’nın en zalim sömürgecilerinden olan İngiltere, Afrika’nın Batı’sındaki bu bölgeyi paramparça edip onlarca devlet yarattığında, 1957 senesinde Gana bağımsızlığını kazanmıştı. Milli lideri Kwameh Nkrumah; Nasır, Tito, Sukarno ve Nehru ile beraber Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucusu olmuştu. Yüzyıllarca sömürülmenin sonucu, Gana’nın kişi başı milli geliri sadece 3179 dolar iken, Dünya Kupasında karşı koyup bir gol bile attığı Almanya, dünyayı sömürmenin sonucundaki milli gelir olan 65,303 dolar ile “eşit “ şekilde Gana ile maç yapıyordu! 20 kat büyük milli gelir, binlerce futbol sahası, futbola akıtılan milyarlarca euro para, bu “eşitliğin” ispatı olmaktaydı herhalde!
TARİH HALİNİN ALTINDAN ÇIKARILIRKEN
Dünya Kupası bu tür “çok eşitlikçi” Batı icadı yarışmaların sadece bir tanesi. Olimpiyatlar ve benzeri spor karşılaşmaları da aynı hikayenin birer parçası. Bunun yanı sıra bir de sanat, müzik ve kültür alanındaki, Nero usulü “çok eşitlikçi” yarışmalar gırla gitmekte: Oscar’lar, Grammy’ler, Eurovizyon’lar, Nobel’ler…Emperyalistlerin ne denli “hümanist ve eşitlikçi” olduklarının göstergesi olarak tüm dünyaya yutturdukları “yumuşak güç” silahlarından sadece birkaçı değil midir? 150 bin nüfuslu Curacao ile Avrupa’nın en kapitalist ülkesi Almanya’ya maç yaptırıp, 7-1’lik sonuç ile bayram yapan Almanlar ve Avrupalıların, sarayının balkonunda “kitharası” eşliğinde Roma’nın alevlerini seyreden Nero ile bir farkı var mı dersiniz?
Bu Dünya Kupası’nın kıssadan hissesi şudur bizce: Tarih artık halının altına süpürülemeyecek, çarpıtılamayacak, aklanamayacak veya hoş karşılanacak hale getirilemeyecek!
Dünyanın Öteki Sesleri: Cesaria Evora, Cape Verde’den sarkilar
https://www.youtube.com/watch?v=dwmVmOa_-qw


