Bir sandık, bir kişi, bir oy ve sonrası
Çocukken en çok oynadığımız oyunlardan birinde, bir arkadaşımız çemberin ortasında otururken, bizler de etrafında koşar ve “Ortada sandık…” diye başlayan bir nakarat ile oyunu devam ettirirdik. Bu çocukluk hatırası, bugün gazetede yaklaşık on bin kilometre öteden gelen bir haberi okuyunca, yeniden aklımıza geldi: Hepimizin hemen her dakika kullandığı Google’ın kurucu ortaklarından Sergey Brin Bey, Kaliforniya seçimlerinde oylanacak olan, ‘Milyarderler Vergisi’ konusundaki kanun, oylamayı kazanmasın diye, 100 milyon dolar harcamış! Çünkü adamcağız, kanun geçerse tam tamına 13 milyar dolar vergi ödeyecekmiş! Elbette, biz de olsak 13 milyar kaybetmek yerine, demokrasinin temeli olan “sandık” aşkına, 100 milyon dolarcık harcama yapıp, kanunu engellerdik, değil mi?

Buna benzer başka bir demokrasi şampiyonluğunda, daha geçen hafta ABD’deki ön seçimlerde, İsrail karşıtı Demokrat aday Abdül seçilmesin diye, yine Demokrat Partili diğer adaya 70 milyon dolar harcayan İsrail lobisi AIPAC da, aynı yolun yolcularından değil midir?
Demokrasi ve sandık konusu, siyasete ilk adım attığımız günden beri kafamızı kurcalar durur. Bir fetiş veya bir totem haline getirilip, kutsallaştırılan bu “sandık” ve etrafında dönen inanılmaz hikayeler, seyahat ettiğimiz tüm ülkelerde, hayal kırıklığı içinde seyrettiğimiz bir sosyal felakete dönmüş durumda vesselam.
SANDIK SİSTEMİN MERKEZİ OLURSA

Ortada bir sandık var. Eskiden tahtadan idi, ama şimdilerde her şeyin “plastikleşip naylonlaşmasına” paralel olarak, sandıklar da görevlerine ve anlamlarına uygun şekilde “plastikten” oluyor. Artık kim karar veriyorsa, hemen hemen tüm dünyada, her dört senede bir, ülkelerin nüfusları sandığa davet ediliyor ve o plastik kutuların içine, bildiği kadarı ile, “en iyi aday” için, oy adını verdikleri bir kağıdı atıp, gelecek dört seneyi bekleyecekleri evlerine dönüyorlar. Böylece, “demokrasi” adını verdikleri o “muhteşem varlık” için, görevlerini yerine getirdiklerini düşünüp gevşiyorlar. Oylarını bağışladıkları o “demokrasinin”, kendileri için ne yapıp yapmadığını, gelecek dört senenin hengamesinde güzelce unutuyorlar, ya da bir güzel unutturuluyorlar.
O zaman haklı değilmiyiz sormakta: “nedir bu milyarların taptırıldığı muhteşem “Demokrasi” denen varlık? AI, ya da Yapay Zeka ile dünyayı parmağında oynattıklarını söyleyenler, 2500 senedir neden daha iyi bir sistem icat edebilecek yeteneği bulamamaktalar kendilerinde, ve bu “Demokrasi” tiyatrosuna sürekli olarak bilet kesip oyun oynamakta ısrarcılar?
Demokrasi, kelime anlamı olarak “halkın iktidarı” veya “halkın yönetimi” demektir. Gücün halkta olduğu, vatandaşların yöneticileri serbest seçimlerle belirlediği, temel hak ve özgürlüklerin kanunlarla korunduğu bir yönetim biçimidir. Bu elbette onun, sadece sözlüklerde bulacağınız, ve bizim de bir sözlükten kopyaladığımız anlamı. Pratikte ne olduğu, ne sonuç verdiği, bambaşka bir yaratık oluyor her zaman ve her yerde.
DEM DEM DEMAGOJİ!
Demokrasiyi böylece tanımladıktan sonra, gelin başında “dem” olan ve bu tür demokrasilerin ikiz kardeşi sayılan, “demagoji”yi tanımlayalım:
Demagoji, mantık ve gerçekler yerine insanların duygularına, korkularına ya da önyargılarına hitap ederek onları kandırma veya yönlendirme çabasıdır. Türk Dil Kurumu (TDK) bu kelimeyi kısaca “laf cambazlığı” olarak tanımlar. Kelime kökeni olarak Yunanca halk anlamına gelen “demos” ile, yönlendiren anlamına gelen “agogos” sözcüklerinden türetilmiştir.
Yani bu tanımlamalardan çıkaracağımız sonuç, insanlığın “selameti ve mutluluğu” için, “demagoji” olmadan “demokrasi”nin “olmayacağı, “demokrasisiz” de, “demagojinin” yer bulamayacağı bir sistem kurulmuş olduğudur. Demokrasi ve demagog ilişkisi, halkın yönetimi esasına dayanan sistemin açık kapılarını kullanan popülist ve manipülatif liderlerin doğuşunu açıklar. Demagoglar, seçmenlerin duygularına ve önyargılarına hitap ederek iktidara gelir ve genellikle demokratik kurumları zayıflatır.
Bu sistemi şiddetle savunanlar da, onun ne kadar muhteşem olduğunu, 2500 sene önceki Atina Demokrasisine bağlayarak, “davulcunun şahidi zurnacı olurmuş” Türk atasözünü haklı çıkaracak bir duruma düşerler. Neden mi, anlatalım:
Atina’da oy kullanma hakkı, yalnızca askeri eğitimlerini tamamlamış yetişkin Atinalı erkek vatandaşlara aitti. Hükümet seçimine fiilen katılan nüfusun yüzdesi, toplam nüfusun sadece %10 ila %20’sı arasındaydı. Bu, nüfusun büyük bir kısmını dışlıyordu: köleler, azat edilmiş köleler, çocuklar, kadınlar ve Atina’da ikamet eden yabancılar, o sandığa gidip fikir beyan etmek hakkına sahip değillerdi.
PLATO BİLE ÇOK EMİN DEĞİLDİ
Atina’nın, oy verme hakkına sahip öz evladı Platon bile, bize 2500 senedir satılan Demokrasi konusunda çok emin değildir ve şöyle diyerek tereddütlerini ifade eder:
“Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. ama milletin kendini yönetecek olanları iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir.”
2500 senelik Demokrasi tecrübesinden sonra ise, ünlü felsefeci Nietzsche de demokrasi ve seçimler hakkındaki şu sözleriyle Platoya hak verir:
“Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama, hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalarlar!”
PAZAR YERİ DEMOKRASİLERİ

Ünlü filozof Schumpeter’e göre ise demokrasi, halkın politikayı yönlendirmesinden ziyade, liderliğin periyodik olarak rekabete açık olmasını sağlamakla ilgilidir. Genellikle “demokratik elitizm” olarak adlandırılan bu görüş, birçok gözlemciye, temsilî demokrasinin gerçekte nasıl işlediğinin doğru bir açıklaması gibi gelmiştir. Schumpeter, ortalama seçmenin karmaşık politikalara karar vermek için gerekli bilgi ve rasyonelliğe sahip olmadığına, bu nedenle asıl işin, ikna ve strateji yoluyla kamuoyu desteğini kazanan rekabet eden elitlere düştüğüne inanıyordu. Yani demagoglara!
Sonuç olarak, demokrasi ve demagoji adlarındaki ikiz kardeşler, 2 bin 500 senedir bu fani dünyanın her tarafında, kafeterya usulü çeşitlilikle, insanoğullarının hayatlarını çalmış olmuyorlar mı? Bizim generalimiz Kenan Evren ona “Kontrollü Demokrasi” derken, Mısır’ın Albay Nasır’ı “Başkanlık Demokrasisi”, Pakistan’ın general Eyüp Han’ı “Temel Demokrasi”, Endonezya’nın general Sükarno’su “Rehberli Demokrasi”, İspanya’nın general Franko’su “Organik Demokrasi”, Paraguay’in diktatör generali Stroesser “Seçmeli Demokrasi”, İsviçreliler “Doğrudan Demokrasi”, Amerikalı Mormonlar ise “Dinsel Demokrasi” adını vererek, insanlığın “hizmetine” sunmadılar mı? Ne de olsa “Serbest Piyasa” değil mi, müşteriler istedikten sonra, hepsi de olabilir herhalde.