16 Mayıs 2026 Cumartesi
İstanbul 20°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Bir Savunma Zaferinin Anatomisi: Savaş diplomasiyle devam eder, ancak masa tüfekten daha kırılgandır

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Site Yazarı

A+ A-

Doç. Dr. Murteza OCAKLI

Son iki ayda Trump’ın İran’a yönelik dili, klasik bir dış politika söyleminden çok daha fazlasıydı. Ancak bu dil, Washington’ın beklediği sonuçları doğurmadı. Çünkü savaşlar, yalnızca ne kadar yıkım üretildiğiyle değil, ilan edilen veya istedikleri hedeflere ulaşılıp ulaşılamadığıyla ölçülür. Bu ölçütten bakıldığında ortaya çıkan tablo, Trump’ın iddia ettiği gibi bir Amerikan zaferi değil; tam tersine, İran’ın stratejik kapasitesini koruduğu, caydırıcılığını pekiştirdiği ve karşı tarafı ateşkese zorladığı bir savunma başarısıdır.

Clausewitz’in belirttiği gibi, savunma saldırıdan daha güçlü bir savaş biçimidir. İran tam da bunu kanıtladı: Trump’ın Truth Social üzerinden yükselttiği tehdit dilinin her aşamasında Tahran, yalnızca direnmekle kalmadı; aynı zamanda karşı koşullar dayattı, Hürmüz üzerindeki fiilî denetimini pazarlık kozuna dönüştürdü ve savaşın maliyetini Washington için taşınamaz hâle getirdi.

Herakleitos'un dediği gibi: "Savaş her şeyin babasıdır, her şeyin kralıdır." Ancak bu savaşta babalık ve krallık, beklenmedik bir tarafa geçti.

a. Birinci Perde: Diplomasinin Terk Edilişi ve Savaşın Doğuşu

Savaş, 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başladı. Fakat bu başlangıç, bir kopuşun eseriydi: Daha önce devam eden müzakere sürecinde İran, birçok başlıkta önemli tavizler vermiş görünüyordu. Ne var ki Beyaz Saray'daki etkili isimlerin —Jared Kushner, Steve Witkoff ve özellikle Benjamin Netanyahu—Trump üzerinde kurduğu baskı, diplomasi zeminini paramparça etti. Trump'ın söylemi giderek sertleşti ve mesele artık müzakere değil, İran'dan tam teslimiyet talep edilen bir noktaya taşındı.

Diplomasinin terk edilmesi, savaşı kaçınılmaz kıldı; ancak savaşın gidişatını belirleyen şey, saldırının şiddeti değil, savunmanın derinliği oldu. Şimdi o derinliğin mimarisine bakalım.

b. İkinci Perde: Yeraltındaki Şehirler ve Vurulamayan Omurga

ABD ve İsrail, ağır bombardımanla İran'ın altyapısına büyük zarar verdi; on binlerce bina hasar gördü. Ancak kritik soru şudur: Stratejik hedefler vurulabildi mi? Cevap hayırdır. İran'ın kritik askerî kapasitesi —yer altına inşa edilmiş füze şehirleri, balistik imkânları ve nükleer altyapının en hassas unsurları—büyük ölçüde korundu. Rafael Grosside onayladığı üzere, zenginleştirme tesislerinin ve stratejik savunma unsurlarının yer altına alınmış olması, İran'ın en kritik kabiliyetlerini minimum hasarla muhafaza etmesini sağladı.

Napolyon'un sözünü hatırlamak yerinde olur: "Askerî gücün sırrı, cephanenin büyüklüğünde değil, onu nasıl sakladığınız ve kullandığınızdadır." İran, yıllar süren yaptırımlar ve kuşatma altında geliştirdiği bu derin savunma mimarisiyle, dünyanın en güçlü ordularının ilk darbesini bertaraf etmeyi başardı. Gramsci'nin meşhur formülü burada tersine işliyordu: Eski olan (ABD'nin hava üstünlüğü doktrini) ölmüyor, ama yenisi (yer altındaki direniş) doğmakta gecikmiyordu.

c. Üçüncü Perde: Gökyüzünde Tersine Dönen Tablo

Mart boyunca Washington'da İran tehdidi hem iç güvenlik hem dış savaş başlığı olarak işlendi. Ancak savaşın seyrini değiştiren asıl gelişme, İran'ın ABD hava araçlarını art arda düşürmeye başlaması oldu. Tek bir günde birden fazla savaş uçağı ve helikopterin kaybedildiğine dair anlatılar, çatışmanın yönünü tersine çeviren kırılma anı olarak belirdi. İki Amerikan pilotunun İran toprakları içinde paraşütle atlamak zorunda kalması, uçakların enkazı sadece askerî değil, aynı zamanda sembolik bir yenilgi görüntüsü yarattı.

Şimdi buradan psikolojik harbe geçişi sağlayalım: Modern savaşlarda bazen bir görüntü, onlarca resmî açıklamadan daha fazla etki üretir. İran tam da bunu başardı: karşı tarafa "vurulabilir, durdurulabilir ve geri püskürtülebilir" imajını verdi. Bu olay, psikolojik üstünlüğün ABD ve İsrail'den İran'a geçtiği anlardan biri olarak hafızalara kazındı. Sun Tzu'nun dediği gibi: "Savaşta en iyi şey, düşmanın direncini savaşmadan kırmaktır." İran, düşmanın direncini kendi silahlarıyla değil, düşmanın kendi başarısızlık görüntüleriyle kırıyordu.

Trump'ın bu aşamadaki Truth Social söylemlerinde temel çelişki şuydu: Bir yandan İran'ı ağır biçimde tehdit ediyor, diğer yandan savaşın sonunun nasıl geleceğine dair net bir siyasi çerçeve sunmuyordu. Reuters'in 3 Nisan haberinde belirtildiği gibi, Trump o gün Truth Social'da ABD'nin "biraz daha zamanla Hürmüz'ü açabileceğini", hatta "petrolü alıp servet kazanabileceğini" yazdı. Ancak bu sözler, havada uçaklarını kaybeden, sahada ise beklenmedik bir direnişle karşılaşan bir başkomutanın gerçeklikten kopuk tehditleri olarak okunmalıdır. Shakespeare'in Macbeth'teki gibi: "Bu bir hikâye, bir aptal tarafından anlatılan, gürültü ve öfke dolu, ama hiçbir anlam ifade etmeyen."

Bir lider, rakip devletin ordusunu değil de enerji santrallerini, köprülerini ve yaşamı sürdüren altyapısını hedef göstermeye başladığında, söylem klasik caydırıcılıktan çıkıp toplumsal cezalandırma çizgisine yaklaşır. Bu, aslında bir zayıflık işaretidir: Hedefin askerî omurgasını kıramayan güç, sivilleri tehdit etmeye yönelir. Sartre'ın dediği gibi: "Kötülük, başaramadığımız iyiliğin gölgesidir."

d. Dördüncü Perde: İran'ın Çift Kanallı Karşı Atağı

İran'ın bu aşamadaki tepkisi iki kanallı ve son derece etkili oldu.

Birinci kanal diplomatikti: Tahran, geçici ateşkese değil kalıcı çerçeveye vurgu yaptı. Reuters'in 6 Nisan haberine göre İran, Pakistan üzerinden ilettiği yanıtta ateşkesi reddetti; bunun yerine savaşın kalıcı biçimde sona ermesini, bölgesel çatışmaların bitmesini, Hürmüz için güvenli geçiş protokolünü, yaptırımların kaldırılmasını ve yeniden inşa başlıklarını içeren on maddelik bir çerçeve sundu. İran "önce sen dur, sonra konuşuruz" demedi. Tam tersine, "benim de bir siyasi paketim var" dedi. Yani Trump tehdidi yükseltirken İran da çıtayı sadece savunmaya değil, karşı koşul dayatmaya yükseltti.

İkinci kanal sahaydı: İran, Fars Körfez enerji altyapısına yönelik saldırılarla karşı tarafın maliyetini büyütmeye devam etti. Suudi Arabistan'daki petrokimya ve petrol bypass hatlarını hedef alan saldırılar, yalnızca bölgesel askerî mesaj değildi; aynı zamanda "İran altyapısını vurursanız, Fars Körfez'in enerji omurgası da güvende kalmaz" demekti.

Buradan savaşın kırılma anına geçiş: Diplomasi ve saha baskısı birleşince, karşı tarafın dayanma eşiği aşılmaya başladı. Tam bu noktada, İsfahan'da yaşanan olay, ateşkesin zeminini hazırlayan belirleyici darbe oldu.

e. Beşinci Perde: İsfahan Tuzağı – Savaşın Kırılma Anı

Savaşın kronolojisinde 3 Nisan, resmî raporların ötesinde bir öneme sahiptir. İsfahan'ın güneyinde yaşandığı ileri sürülen olay, belki de ateşkesin en önemli nedenidir. Söylemlere göre ABD güçleri burada uranyum ya da stratejik malzeme ele geçirmek amacıyla bir girişimde bulundu; ancak İran'ın kurduğu tuzakla karşı karşıya kaldı. Yakıt ihmali, operasyonel dağınıklık ve sahadaki sert karşılık nedeniyle Amerikan birlikleri ağır kayıp verdi; çok sayıda ölü ve yaralı ortaya çıktı.

Aynı olayda çok sayıda uçak ve helikopterin kaybedildiği haberleri, savaşın yalnızca havadan bombardıman değil, sahada da ciddi bir Amerikan başarısızlığına dönüştüğünü gösteren en önemli argümanlardan biri hâline geldi.

Bu noktadan sonra ateşkes sürecinin hız kazanması tesadüf değildir; sahadaki maliyetin Washington açısından taşınamaz hâle gelmesinin sonucudur.

Savaşmak zorundaysanız, düşmanın size saldırmayı göze alamayacağı bir konuma gelmelisiniz."İran, İsfahan'da tam da bunu yaptı: Düşmana, bir daha böyle bir girişimde bulunmanın maliyetinin çok yüksek olacağını gösterdi.

f. Altıncı Perde: "Bir Medeniyet Ölecek" – En Yüksek Tehditten En Hızlı Geri Adıma

7 Nisan, bu sürecin kırılma anıdır. AP ve Reuters'e göre Trump, İran Hürmüz'ü açmazsa "a whole civilization will die tonight" dedi. Bu ifade sıradan bir gözdağı değil, siyasal hedefi rejimden veya ordudan çıkarıp çok daha geniş bir toplumsal varlığa yönelten bir tehdit olarak algılandı. AP, bu dilin sivil altyapıyı hedef alan ve savaş suçu tartışmalarını tetikleyen bir içerik taşıdığını vurguladı. Papa Leo bu tehdidi "gerçekten kabul edilemez" diye niteledi.

Ancak İran'ın bu mesaja yanıtı paniğe dayalı bir geri çekilme olmadı. Reuters'in 7 Nisan haberine göre üst düzey İranlı yetkililer, kalıcı barış için ön koşullarını korudu. Daha da önemlisi, İran savaşın sonuna kadar füze ve drone saldırılarını sürdürebildi. Eğer bir taraf savaşın sonunda hâlâ karşı tarafa etkili biçimde füze ve insansız hava aracı gönderebiliyorsa, o tarafın stratejik olarak felç edildiği söylenemez. İran'ın komuta-kontrol yapısı, üretim ve sevk kapasitesi çökertilmemişti.

Trump'ın "bir medeniyet ölecek" tehdidi, aynı günün akşamına kadar dayanamadı. Bu, söylemin kendi içindeki en büyük iflastı: En yüksek tehdit, en hızlı geri adımla sonuçlandı. T.S. Eliot'ın dediği gibi: "Dünya böyle bitiyor, işte böyle bitiyor, bir fısıltıyla değil, bir patlamayla değil, bir iniltiyle." Oysa burada bitiş, bir patlamanın hemen ardından gelen sessizlikti.

Reuters'e göre 7 Nisan akşamı Trump, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Genelkurmay çevresiyle görüşmelerin ardından İran'a yönelik bombardımanı iki hafta askıya aldığını açıkladı. Trump, İran'ın on maddelik teklifini "workable basis" diye niteledi. Aynı gün içinde "bir medeniyet ölecek" söyleminden "çalışılabilir teklif var" söylemine geçildi.

g. Yedinci Perde: Ateşkes ve Diplomasinin Dönüşü

Burada Henry Kissinger'a atfedilen o meşhur stratejik ilke devreye girer: Güçlü bir devlet, daha sınırlı bir güçle savaşa girerse, ancak açık ve kesin bir zaferle çıkarsa kazanmış sayılır; aksi takdirde, kendisini başarıyla savunan daha zayıf taraf fiilen galip sayılır.

Bu çerçeveden bakıldığında İran'ın pozisyonu açıktır. Savaşın sonunda ABD ve İsrail mutlak hedeflerine ulaşamamıştır: İran'ın nükleer kapasitesi yok edilememiş, balistik füze kabiliyetleri ortadan kaldırılamamış, komuta yapısı çöktürülememiş, yer altı tesisleri devre dışı bırakılamamıştır. İran ise teslim olmamış, halkı yekpare zafere ve direnişe inanmış, askerî omurgasını korumuş ve karşılık verme kapasitesini sürdürmüştür.

İran bu zaferi kendi kamuoyuna şöyle sundu: "Direndik ve şart koyduk." Trump ise aynı ateşkesi "güçten gelen diplomasi" olarak pazarlamaya çalıştı. Ancak Machiavelli'nin Prens'te söylediği gibi: "İnsanlar ya okşanmak ister ya da ezilmek; küçük intikamları affederler, büyükleri affedemezler." Trump, İran'ı ne okşayabilmiş ne de ezebilmiştir.

Macron'un rolü özellikle önemlidir. Fransa, doğrudan ABD-İran savaş kampının parçası gibi davranmadı; Hürmüz'de deniz trafiğini yeniden kolaylaştırmak için çok taraflı ve İran'la koordineli bir misyon fikri geliştirdi. Paris, "boğazı askeri zorlamayla açmak" yerine "İran'ı tamamen dışlamadan düzenli geçiş kurmak" yaklaşımını benimsedi. Bu, İran'ın diplomatik alandaki manevra kabiliyetini gösteren önemli bir işaretti.

Pakistan ise bu dosyanın perde arkasındaki en önemli aktörü hâline geldi. İslamabad son anda devreye girerek neredeyse ölü noktaya gelmiş temasları yeniden canlandırdı. Ateşkes, yalnızca Trump'ın lütfu veya İran'ın geri çekilişi değil; üçüncü taraf diplomasisinin ürünüydü. Ancak bu diplomasi, İran'ın askerî direnişi olmasaydı mümkün olmazdı.

Netanyahu ve Lübnan meselesi ise ateşkesin en kırılgan noktası olarak kaldı. İsrail, ateşkesi desteklediğini açıkladı ancak bunun Lübnan'ı kapsamadığını söyledi. Buna karşılık İran, "ABD bir seçim yapmak zorunda: ya ateşkes ya İsrail üzerinden savaşın sürmesi" dedi. Bu çatlak, gelecekteki gerilimlerin habercisidir; ancak savaşın bu aşamasında İran'ın elini güçlendiren bir unsur olmuştur.

h. Sekizinci Perde: Ateşkes Sonrası – Hürmüz'de Yeni Gerçeklik ve ABD'nin Aczi

Şimdi kronolojik anlatıdan, ateşkes sonrası stratejik durumun analizine geçelim: Taraflar iki haftalık ateşkese girdi. Sıcak savaş, masa üzeri bir savaşa intikal etti. Ancak bu masada oturan tarafların elleri boş değildi.

İşte modern tarihte ilk kez yaşanan ve belki de bu makalenin en çarpıcı tespiti: İran, Hürmüz Boğazı'nı fiilen kontrol eden güç haline geldi. Yılda 1000 milyar dolarlık bir ticareti kontrol eden bu stratejik su yolunun anahtarı artık Tahran'ın elindeydi. ABD ve diğer ülkeler, bu boğazı açmakta hem askerî hem de diplomatik olarak aciz olduklarını gördüler. Bu acizlik, yalnızca sahadaki başarısızlıktan değil, aynı zamanda stratejik beceriksizlik ve öngörü eksikliğinden kaynaklanıyordu. Foucault'nun dediği gibi: "İktidar, söylemini üreten değil, sessizliğini dayatandır." Oysa burada sessizliği dayatan, İran'dı.

Reuters'in 8 Nisan tarihli geniş analizinde en çarpıcı sonuç şöyle özetlendi: Savaş İran rejimini devirmedi, nükleer/füze/vekil dosyalarını çözmedi ve tersine Tahran'ı Hürmüz'de fiili kapı bekçisi hâline getirdi.

Bu duruma ABD'nin iç dinamiklerindeki çöküşü de eklemek gerekir: Sekiz Amerikan generali, savaşın gidişatı ve stratejik başarısızlık nedeniyle istifa etti. Bu, Pentagon'un duvarları arasında bir yenilgi tespitinin sessiz ama kesin bir beyanıydı. Milton'ın Kayıp Cennet'te yazdığı gibi: "Zihin kendi mekânıdır ve kendi içinde cehennemi cennete, cenneti cehenneme çevirebilir." O sekiz generalin zihninde, cehenneme dönüşen şey, savaşın kendisi değil, savaşı yönetememenin verdiği ahlaki çöküntüydü.

i. Bir Savunma Zaferi ve Yeni Jeopolitik Çağ

Son iki ayın kronolojisi, Trump'ın Truth Social üzerinden İran'a karşı dört aşamalı bir söylem kurduğunu göstermektedir: önce askerî üstünlük ve hızla sonuç alma beklentisi; sonra Hürmüz ve enerji akışı nedeniyle artan baskı; ardından sivil altyapı ve hatta "medeniyet" ölçeğinde tehdit; en sonunda da ani ateşkes ve müzakere dili. Ancak bu söylem evrelerinin her biri, İran'ın stratejik sabrı ve direnç kapasitesi karşısında tıkanmıştır.

İran bu süreçte üç temel başarı elde etmiştir:

i. Birincisi, askerî kapasitesini korumuştur. Yer altındaki füze şehirleri, nükleer tesislerin hassas unsurları ve komuta-kontrol yapısı ayakta kalmıştır. Savaşın sonunda hâlâ füze ve drone gönderebilmek, stratejik felcin olmadığının en açık kanıtıdır.

ii. İkincisi, caydırıcılığını pekiştirmiştir. İsfahan'da kurulan tuzak, düşürülen hava araçları görüntüleri ve paraşütle atlayan pilotların haberleri, gelecekteki olası saldırıların maliyetini katlamıştır.

iii. Üçüncüsü, diplomatik zeminde koşul dayatabilen taraf olmuştur. On maddelik çerçevesini masada tutabilmiş, Hürmüz üzerindeki fiilî denetimini pazarlık unsuru yapabilmiş ve ateşkesi kendi lehine çerçevelemiştir.

Kissinger'ın ilkesine geri dönersek: ABD ve İsrail, savaşın başında "tam teslimiyet" hedefiyle yola çıktı; savaşın sonunda ise ortada teslim olan bir İran değil, hedeflerine ulaşamamış bir Washington-Tel Aviv hattı vardı. Dahası, dünya ekonomisinin kalbi olan Hürmüz Boğazı'nı elinde tutan bir İran vardır. Bu, yılda yaklaşık 1000 milyar dolarlık ticaret akışını kontrol etme gücüdür. Ve bu güç, ABD'nin stratejik beceriksizliği ve öngörü eksikliği sayesinde elde edilmiştir.

Uzun yıllardır yaptırımlar, kuşatma, diplomatik baskı ve askerî tehdit altında yaşayan bir ülke, böylesine yoğun bir saldırı karşısında stratejik kapasitesini muhafaza edebiliyorsa, bu sıradan bir savunma başarısı değildir. Bu, aynı zamanda devlet yapısının direnç gücünün, askerî mimarisinin derinliğinin ve toplum-ordu-siyaset bağının beklenenden çok daha sağlam olduğunun ilanıdır.

Virgilius'un Aeneis'te söylediği gibi: "Onlar yapabilirler çünkü onlar yapacaklarına inanırlar." İran, yıllarca süren kuşatma altında yapabileceğine inandı ve yaptı. Trump'ın Truth Social tehditleri ise, bu inancın karşısında sadece birer gürültüden ibaret kaldı. Homeros'un İlyada'sında Hektor'un dediği gibi: "Tek bir kuş işareti en iyisidir: Vatan için savaşmak." İran, vatanı için savaştı ve kazandı.

j. Diplomatik Ateşkesin Ardından: Masa, Tüfekten Daha Uzundur

Ancak ateşkes, zaferin ilanı değil, yeni bir savaşın başlangıcıdır. Zira savaşların asıl kazananı ve kaybedeni, sahadan çok masada belli olur. Bugün için İran, Hürmüz'ün anahtarını elinde tutuyor, ABD ise sekiz generalini ve itibarını kaybetmiş durumda. Fakat nihai bilanço, atılacak imzalarla yazılacaktır. Clausewitz'i tersine çevirerek söyleyelim: Diplomasi, savaşın başka araçlarla devamıdır. Ve bu devam, belki de savaşın kendisinden daha uzun, daha yorucu ve daha acımasızdır.

Kim ne kazandı, kim ne kaybetti? Bu sorunun cevabı henüz havadadır. Çünkü on maddelik çerçevenin her bir maddesi, bir kalenin duvarı gibidir: Yıkılmazsa zafer, yıkılırsa hezimettir. İran'ın uranyum zenginleştirme hakkı, Lübnan'ın ateşkese dahil olup olmaması, Hürmüz'deki denetimin uluslararası bir protokole bağlanıp bağlanmayacağı — işte bu başlıklar, önümüzdeki günlerin gerçek muharebe alanıdır. Bir anlaşma metnindeki her virgül, bir önceki savaşta dökülen kanın sessiz tanığıdır; her çekilen imza, bir sonraki çatışmanın tapusudur.

Bu sebeple, diplomatik ve masada devam eden savaşı dikkatle izlememiz gerekecektir. Çünkü masa, tüfekten daha uzundur; ama aynı zamanda daha kırılgandır. Eğer taraflar ortak bir zemin bulamazsa, eğer gurur ve prestij çözümün önüne geçerse, silahlar yeniden konuşacaktır. Tarih bize bunu defalarca öğretmiştir: Barış, iki savaş arasında soluklanmak için verilen kısa bir moladır. Ve her mola, bir sonraki koşunun nefesini tutar.

Şimdi hepimiz bir nefes alıyoruz. Ama bu nefes, derin bir iç çekiş mi, yoksa yeni bir haykırışın öncesindeki sessizlik mi — bunu ancak imzalar ve imzalamayanlar söyleyecektir. Franz Kafka'nın dediği gibi: "Savaş kazanıldı, ama barış henüz gelmedi." İşte tam bu ara kesitte, bu belirsizliğin karanlığında, gözlerimiz masaya çevrilmiş bekliyoruz. Çünkü biliyoruz ki, eğer masa çökerse, enkazın altından yine silahlar fırlayacaktır. Ve o zaman bu yazdıklarım, sadece bir başlangıcın dipnotu olarak kalacaktır.

Gerisini imzalar ve zaman yazacak.

İran ABD İsrail