08 Ağustos 2026 Cumartesi
İstanbul 23°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Bizi affet Sülün Osman

Burçak Evren

Burçak Evren

Gazete Yazarı

A+ A-

Atalarımız, asırlar boyu yaşanmış her bir olayı adeta damıtarak örnek olsun, ders olsun, ibret olsun diye herkesin kolaylıkla anlayabileceği birkaç sözcükle özetleme gereği duymuşlardır. Tasarrufu “damlaya damlaya göl olur” ile, bencilliği “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ile, gereğinden fazla abartmayı ise “kör ölür badem gözlü olur” ile biliriz. Atasözlerimiz; bizlere atalardan kalıp kuşaktan kuşağa aktarılan altın değerindeki sözlerdir… Yaşanmış her bir olayın bir karşılığı vardır atasözlerimizde. Başımız ne zaman sıkışsa onlardan biri mutlaka yaşananların özetini yapar bize…

Gündemin başında gelen olaylardan biri de hiç kuşku yok ki Haluk Levent gerçeği… Hemen hemen herkes “Ben dememiş miydim?” klasiğiyle başlayarak bu coğrafyanın geleneğini “araba devrilince yol gösteren çok olur” atasözüyle adeta bir kez daha kanıtlar.

Böyledir bizim coğrafyamızın insanı. “Görünen köy kılavuz istemez” ya da “perşembenin gelişi çarşambadan belli olur” mantığıyla, gelecekte ne olacağını kestirmenin mevcut gidişata bakarak mümkün olduğunu anlatır ama nedense yolun tarifini hep araba devrildikten sonra yapar.

Günün ruhuna uygun düşer diye 2003 yılında bu sütunlarda yayımladığım bir yazıyı bir kez daha paylaşıyorum… İnanın ibret olması, ders alınması ya da ne bileyim dün ile bugünün kıyaslanması için değil; bazı mesleklerin nasıl çağ atladığının altını çizmek için.

***

Biliyorum, “Geç kalan teselli, idamdan sonraki affa benzer...” diyeceksin ama sen yine bizi affet Sülün Osman… Az günahına girmedik... Gerçi sen de bigünah sayılmasın ya… Olsun... Sen yine de bizi affet... Zaman değişti Sülün Osman... Bildiğin gibi değil... Günümüzde yapılanların yanında seninkiler, İstanbul’un tarihi yapılarına bir saygı duruşu bile sayılır... Senden sonra ne satanı oldu ne de alıcısı... Günümüzde ihalelerle yapıyorlar benzer işler... Alan da memnun, satan da...

Biliyorum; hayatının bir kısmı köprü üstünde keriz avlamakta, kalanı ise nezarette geçti... Sansaryan Han’ın tabutluğunda yediğin dayaklar da çabası... Ancak yine de kentin paha biçilmez değerlerini ufak bir ücret karşılığında pazarlamaktan geri kalmadın... “Hakim Bey, ben yalnızca beni dolandırmak isteyenleri dolandırdım.” sözün, günümüzde neredeyse bir bilge sözü değerinde, değerlerin en yücesi oldu... İnan hiç de haksız sayılmazdın. Koskoca Galata Köprüsü ile Dolmabahçe Saat Kulesi’ni o paraya kimler almazdı ki? Ancak sen onları değil, onlar seni buldu...

Turgut Özal’a “Oğlum, köprüleri satışa çıkarırken bir de bana danışsaydın.” deyişindeki babalığını da unutmak kolay değil... Mesleğine hep saygı duyulmasını istedin. Yalnızca kendini değil, onca polis dayağı yemene rağmen vatanı ve milleti da düşünür; her ne kadar “Her şeyi ülkem için yaptım.” demesen de bunu yapabileceğine her eyleminle inandırırdın.

Oysa ki sen hem haddini hem de sınırlarını çok iyi bildin... İstanbul’un dışına hiç çıkmayıp yalnızca Galata Köprüsü ile Beyazıt, kimi zaman Taksim ile Dolmabahçe dolaylarında, bazen de Kapalıçarşı kuyumcuları önünde dolaşarak “taşı toprağı altındır” diyerek kırsal kesimden büyük kente adım atanlara bu güzelim kentin tarihi değerlerini tanıtmak için rehberlik ettin. Gerçi her yakalandığında “Şeytan kandırdı.” deyip şeytana iftira atsan da bu tür olaylarda şeytanın bir günahı olmadığını sen de bilirdin. Günahı boynuma, ışıklar içinde yattığını pek sanmıyorum ama inan günümüzdeki meslektaşlarının karanlıkta yatacak yerleri bile pek yok.

Kim bilir kulakların ne kadar çok çınlıyordur... İnan seni anmadığımız tek bir günümüz bile geçmiyor bu coğrafyada... “Şimdi...” diyoruz, “Sülün Osman olsa o bile utanıp insafa gelir, bu kadarını yapamazdı.” diye her daim hakkını verip neredeyse senden helallik diliyoruz. İnan dediğin çıktı... Dolandırılanlardan daha çok, dolandırıcıları dolandıranlar türeyerek her bir yanımızı sardı. Senin anlayacağın işler öylesine karıştı ki ”kimin eli kimin cebinde” yi bırak bir yana, dolandıranla dolandırılanların bile kimler olduğunu pek anlayamıyoruz. Günlerdir; dolandırıcı mı dolandırmış, yoksa dolandırılanlar mı dolandırıcıları dolandırmış deyip duruyoruz...

Bizi affet Sülün Osman... Oysa ki sen; İstanbul’un yokluklar içindeki masumiyet çağının bir rengi, bir sesi, dahası unutulmaz, uslanmaz ve bir o kadar da yaramaz, sevimli bir hemşerisiydin... Belki inanmayacaksın ama senin o ufak tefek, İstanbul’un kimi demirbaşlarını satar gibi olmanı bile arar olduk.

Haluk Levent