Buçuk başkent
Yeni Şafak’tan Salih Tuna, “cahilin sofusu, şeytanın maskarası” başlıklı yazısında Müslüman âleminin birliği üzerine duygusal bir tirat geçerken bir yerinde şöyle buyurdu: “Bölgede iki buçuk devlet var; Türkiye, İran ve (buçuk mesabesinde) Mısır. Diğer “devletçikler” varlıklarını vekâleten sürdürüyorlar. İstanbul, Tahran ve Kahire el ele vermedikçe de işgalcilerin namert eli bölgeden çekilmez.” (21 Nisan)
İstanbul dünün, Bizans ve Osmanlı’nın başkenti... Oradan başlayacağız.
Önce İstanbul-İran ilişkilerine bakalım.
Türk Safevi Devleti, Türklüğü kabul etmeyen Yavuz tarafından ezilmiş, Anadolu Türklüğü de Kürt Şeyhi İdris’i Bitlisi eliyle katledilmiş ve zorla sünnileştirilmişti. İdrisi Bitlisi, Selim Şah-Name’de sevincini şöyle ifade etmişti: “Mümin Kürt taifesi, mülk, millet ve ehlisünnet mezhebi bakımından Kızılbaşların düşmanıydılar”. “(…)Sultanın kullarından bir ordu Erzincan’da Kızılbaşlara baskın verdi. O mekruh güruh katledildi. Başlarıyla minareler yapıldı ve memleketi onların pis varlıklarından temizledi.” ”(…)Kızılbaşlar diri diri yokluk mülküne gittiler.”
Sıra İstanbul-Kahire ilişkilerinde.
Akla ilk gelen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dır… Nizip Savaşı’ndan sonra İstanbul’a kadar ilerleyen Mısır ordusundan başkenti korumak için 15 bin Rus askeri Osmanlı Sultanının imdadına yetişmişti. Osmanlı Sultanı, Çar Nikola’dan yardım dilenmişti. Osmanlı ordusuna danışmanlık yapan Helmut Von Moltke isyan ediyordu. Çünkü komutanlar ne zaman taarruz edeceğine karar vermek için bile falcıdan gelecek talimatı bekliyordu. Askerler de “Kavalalı, Osmanlı sultanından daha Müslüman” diyen dervişlerin etkisiyle kaçıp onun saflarına katılıyordu.
Bir de Ankara’nın kurduğu ilişkiler var. Bir örnek yeterli… 1935’te Türkiye, İran, Irak ve sonradan katılan Afganistan arasında Sadabat Paktı’nı Batı’ya karşı Atatürk kurdu… Biraz daha yaşayabilse Mısır’ı da katacaktı. Bu sırada başkent ise Ankara idi ve korunmak için Rus askerlerine ihtiyacı yoktu…
Yani… Gerçekten de cahilin sofusu, şeytanın maskarası oluyor…
SEYYİT MC ARTHUR HAZRETLERİ
Tarih, 1951 yılı Ağustos ayı…
Kore savaşı sürmekte… Amerika, komünizmi şeytanlaştırarak dünyada Sovyetlere karşı müttefiklerini arttırmaya ve TBMM kararı olmadan asker gönderildiği için Türk kamuoyunun Kore Savaşı’na gösterdiği tepkiyi azaltmaya çalışmaktadır.
Almanya’da, Kafkasya isimli bir dergi yayınlanır. Dergide F.D rumuzlu isimsiz bir yazar, Atatürk’ün 1932 yılında General Mc Arthur ile görüştüğünü ve “komünizm tehlikesi” konusunda aynı fikirde olduğunu söylediği iddia eder.
Sadece 15 sayı basılıp kapanan bir soğuk savaş aleti olan derginin bu yazısı derhal Cumhuriyet tarafından yayınlanır. Hemen Türk tarih Kurumu devreye girer ve Cumhuriyet gazetesini kaynak göstererek bu bilgiyi Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri içine alır. Sonrası mı?
Türkiye NATO’ya girer. Yıllarca ABD üslerine ev sahipliği yaparak bir piyon durumuna getirilir.
Oysa Türk ve ABD resmi kayıtlarında da, Mc Arthur Vakfı’nda da böyle bir konuşmanın tutanağı yoktur. Dahası, Mc Arthur’un kişisel yazışma ve hatıratları 1941’de Filipinler’de yanmıştır. 1951’de yayımlanması mümkün değildir. Bu büyük soğuk savaş yalanını Cüneyt Akalın adında genç bir Türk akademisyeni ancak 2006’da ortaya çıkaracaktır.
Tarih, 20 Nisan 2015.
ABD son 13 yıldır, BOP projesiyle bütün Ortadoğu’yu parçalamak ve bir Kürt devleti kurarak, Irak petrollerini Akdeniz’e indireceği bir koridor yaratmak istemektedir. Bunun için Türkiye’de özerkliğin sevdirilmesi ve etnik ayrışmalar yaratılması, Ortaçağ’ın sembolü olan Seyyit Rıza’nın yüceltilip, gericiliği çelik süpürgesiyle süpüren Türk Devrimi ve Atatürk’ün de kötülenmesi gerekmektedir.
Yeni Şafak gazetesi bir mektup yayımlar. Sözde, dönemin istihbaratçılarından birine ait olan bu mektuba göre Atatürk Seyyit Rıza’ya kumpas kurmuş, onları isyan ettirmek için sürekli jandarma tarafından tahrik etmiş, Seyyit Rıza barış için konuşmaya geldiğinde de onu tutuklatmış. Üstelik Atatürk af dilemesini isteyince af dilemeyecek kadar da cesurmuş. Mektuba göre Atatürk “kumpasçı”, Seyyit Rıza da “kahraman ve mağdur.”
Fakat… Seyyit Rıza’nın bindirildiği iddia edilen Jeep marka araç, o tarihten ancak 15 yıl sonra piyasaya çıkmıştı. Yazı da günümüz Türkçesiyle yazılmıştı ve birçok anakroni içeriyordu. Aynı Ergenekon-Balyoz belgeleri gibi…
Bu Seyyit Mc Arthur müritlerinin, mektuplar uydurmalarına değil, herkesi kendileriyle aynı zekâ düzeyinde sanmalarına şaşırıyorum…
SÖVGÜ TAYFASI
Aydın Engin, “Bu ittihatçı tayfası Bizim Neyimiz Oluyor” başlıklı yazısında Ermeni soykırımı yalanını kabul etmenin bir yolunu bulmuş: İttihatçılara sövgüler dizip işi onların sırtına yüklemek.
İttihatçıları bilmediğinden değil, düşmanlığından… O ittihatçılar ki, Padişahın egemenliğini meclise verdiler. İlk milli bankaları kurup kapitülasyonları kaldırdılar. Toprak reformu yapmaya, çalıştılar. Halkçıydılar. Narodnizm’den etkilenmişlerdi ve çoğunluğu sıradan halka mensuptu. Milli sanayi kurmak için uğraştılar. İşveren ile işçilerin ilişkilerini düzenlediler, ilk sendikaları kurdular. İlericiydiler. Yeni dernekler, tiyatrolar, dergi ve gazeteler, hatta kadın dernekleri ve yayın organlarını serbest bırakıtılar. Cemiyetin kadınlar şubesi de vardı. Şeyhulislamlığın yargı yetkisini mahkemelere verdiler. Tüm okulların maarif nezaretine(vakıf okulları da dahil) bağladılar. Hava Kuvvetleri’nin temellerini bile onlar attı. Bugünkü anayasanın 174. Maddesinde sıralanan Devrim Kanunları’nın neredeyse tamamının temelleri 1916 kongresinde atıldı…
Ve sırf bu yüzden işte… Bir sövgü tayfası, onlara saldırmak için görev yapıyor. Doğrudur, Aydın Enginlerin İttihatçılarla bir ilgisi yoktur. Onlar, daha çok İştirakçi Hilmilerle, Hürriyet ve İtilafçılarla, İngiliz Teali ya da Hoybun Cemiyetleriyle ilgilidir. Zaten kavga da hala o kavgadır…