Çağdaş dünyada Marksist bir kriz teorisi
Çin Sosyal Bilimler Akademisi tarafından 2025 yılında World Socialist Research dergisinde geçen hafta yayımlanan Michael Roberts röportajının devamı:
4. 2020 yılında, Engels’in ekonomi politik üzerine araştırmalarını ve Marksist ekonomi politiğe katkılarını sistemli bir şekilde tanıttığınız “Engels 200 – His Contribution to Political Economy” (Engels 200 - Ekonomi Politiğe Katkısı) adlı kitabı yayımladınız. Ancak kâr oranının düşmesinden kaynaklanan krizin aslında Engels’in görüşü olduğu ve Kapital’in 3. cildini düzenlerken Marx’ın kâr oranlarının eğilimsel olarak düşmesi konusundaki tartışmasını abarttığı, hatta tahrif ettiği yönünde bir görüş var. Bu görüş hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu görüş, bazı Marksistler (özellikle Alman Marksist akademisyen Michael Heinrich) tarafından dile getirilmiştir. Bu kişiler, Karl Marx’ın henüz yayımlanmamış belgelerini okuduklarını ve bu belgelerin, Engels’in kâr oranlarının eğilimsel olarak düşmesi yasasını daha önemli göstermek için Marx’ın sözlerini değiştirdiğini açıkça gösterdiğini iddia etmektedirler. Bu Marksistler ayrıca Marx’ın 1870’lerde bu yasayı aslında terk ettiğini, dolayısıyla bu yasanın Marksist iktisat ve kriz teorisiyle ilgili kabul edilmemesi gerektiğini ileri sürmektedirler.
Fakat diğer araştırmacılar, Engels’in, kârlılık yasasının ayrıntılarıyla anlatıldığı Cilt 3’ün 13-15. bölümlerindeki Marx’ın metninde kayda değer bir tahrifat yapmadığını açıkça göstermişlerdir. Ayrıca Marx’ın 1870’lerde bu yasadan vazgeçtiğine dair hiçbir kanıt yoktur; aksine, bu yasa üzerinde daha fazla çalışma yürütmüştür. Örneğin, 1870’lerde Marx, çeşitli matematiksel formüllerle kâr oranını incelemek için hatırı sayılır bir zaman harcamıştır. Engels Kapital Cilt 3’ü yayına hazırlarken, Marx’ın hâlâ kendi yasasına bağlı olduğunu teyit edecek olan bu matematiksel çalışmaları metnin dışında bırakmıştır. Tüm bunlar, referanslarıyla birlikte Marx 200 ve Engels 200 kitaplarımda açıklanmaktadır.
Bu iddiayı ortaya atan Marksistler, Marx’ın değer yasasını bir para teorisine bükmüşlerdir; yani onlara göre değer, üretimde emek tarafından yaratılmaz, aksine yalnızca üretilen malların piyasada satılmasıyla gerçekleştirilir. Yani satış yoksa, değer de yoktur. Bu Marx’ın görüşü değildi. Değer, üretimdeki insan emeğinin çabasının sonucudur; bu değerin ne kadarının nihayetinde gerçekleştirileceği ise piyasadaki satışa bağlıdır. Ancak insan emeğiyle yapılan bir üretim olmadan ortada hiçbir değer olamaz. Bu revize edilmiş teorinin arkasında, krizlerin nihai nedeni olan kârlılığın yerine, Keynes gibi ana akım iktisatçıların görüşlerine benzer şekilde, parasal veya kredi istikrarsızlığı teorisini koyma çabası yatmaktadır.
5. Sizin bakış açınıza göre, Marksist ekonomi politik ile diğer iktisat okulları (neoklasik iktisat, Keynesyenizm vb.) arasındaki temel farklar nelerdir? Kriz teorisini, Marksist ekonomi politik ile ana akım Batı iktisadı arasındaki önemli, hatta kurucu bir fark olarak görebilir miyiz?
Her şeyden önce en temel fark, piyasaların mükemmel olduğunu kabul etmeyen en radikal “heterodoks” okullar dahil, diğer iktisat okullarının hiçbirinin Marx’ın değer yasasını kabul etmemesidir. Kapitalist üretimin temel çelişkisinin, üretimin toplumsal ihtiyaçlar için değil kâr için yapılması olduğunu ve artan üretimin nihayetinde artan kârlılıkla çatışmaya girdiğini, bunun da canlanmalara ve çöküşlere, yani krizlere yol açtığını kabul etmezler.
Ana akım neoklasik okul, düzgün işleyen ya da hükümetler, tekeller veya sendikalar tarafından müdahale edilmeyen piyasalarda krizlerin yaşanabileceğini reddeder. Heterodoks iktisatçılar ise krizlerde kârın rolünü reddeder ve krizi ya “talep yetersizliğine” (Keynes), ya finansal istikrarsızlığa (Minsky), ya tekellere (Sweezy, Stiglitz) ya da kötü düzenlemelere (regülasyonlara) bağlarlar.
Ve bu hayati bir farktır; çünkü tüm bu okullar, kapitalizmin daha iyi çalışmasını sağlamak için kapitalist üretimin değiştirilebileceğini veya düzeltilebileceğini öne sürmektedir. Keynes, daha fazla hükümet harcamasının veya parasal genişlemenin bu işi çözeceğini söyledi; heterodoks Minsky, bankaları ve finansal kurumları düzenleyin, o zaman kapitalizm istikrarlı olacaktır dedi. Bu reformist yaklaşımlar teorik ve ampirik (gözlemsel) olarak yanlıştır. Marx’ın kriz teorisi, kapitalizmin bu şekilde reforme edilemeyeceğini gösterir. Krizler kapitalizmin doğasında vardır, çünkü nihai olarak düşen kârlılıktan kaynaklanırlar. Krizlere son vermenin tek yolu, kapitalizmin yerine ortak mülkiyet altındaki planlı bir ekonomiyi koymaktır, yani kapitalistlerin olmadığı bir sistemi.
6. Araştırmalarınızda, kapitalizmin finansallaşmasının reel ekonomi ve işçi sınıfı üzerinde ne gibi etkileri var?
Küresel Kuzey’deki modern ekonomilerde son 50 yılın özelliklerinden biri, sadece bankaların değil; hedge fonlarının, yatırım fonlarının, sigorta fonlarının, özel sermayenin (private equity), kripto paraların vb. finansal sektörlerin yükselişi olmuştur. Kapitalistler, biriken kârlarını yeni teknolojiye ve üretken sektörlere yatırmak yerine, giderek daha fazla finansal varlıklara ve spekülasyona yönlendirmişlerdir. Bu durum “finansallaşma” fenomenidir.
Ancak bazı Marksistler ve diğerleri bu gelişmeye o kadar kapılmışlardır ki, kapitalizmin karakter değiştirdiğini iddia etmeye başlamışlardır. Onlara göre kapitalizm artık fabrikalarda, ofislerde vb. emeğin sömürülmesi yoluyla kâr için üretim yapılan bir sistem değil; paranın para doğurduğu finansal-parasal bir sistem haline gelmiştir. Bu durum, işçilerin kapitalizmde değer üreticisi olma rollerini kaybettikleri anlamına gelir. Artık kapitalistler değeri sadece parasal hilelerden elde edebilmektedirler. Kapitalizm, üretici sermayeye hükmeden bir finans sermayesi haline gelmiştir.
Bu tam bir saçmalıktır. ABD ve İngiltere gibi bazı ekonomilerde finansal kârlar büyük olsa da (örneğin toplam kârın yüzde 25’ine kadar ulaşsa da), kârların ezici çoğunluğu hâlâ işçiler tarafından üretilen mal ve hizmetlerin satılmasıyla elde edilmektedir. Ve bu durum, imalat sanayisinin finansın önüne geçerek baskın hale geldiği Küresel Güney için özellikle geçerlidir. Küresel ölçekte işçi sınıfı hiç bu kadar büyük olmamıştı ve kapitalist birikimin büyük kısmı hâlâ üretimdeki çalışan insanların emeğinden gelmektedir. Kapitalizm kaplanı çizgilerini değiştirmemiştir.
7. Küresel ekonomik sistemdeki mevcut kapitalizm krizi, özellikle de son yıllardaki finansal kriz hakkında ne düşünüyorsunuz? Marksist ekonomi politik, kapitalizmin krizini anlamamız için bize ne gibi açılımlar sağlayabilir?
Bu büyük bir konu. 21. yüzyılda kapitalizm tarihinin en büyük iki çöküşünü yaşadık: 2008-2009 ve 2020. Bu on yılın (2020’ler) sonundan önce bir başka çöküşün daha yaşanmasını beklemek için her türlü neden var. Bu, 2008’de olduğu gibi yeni bir finansal çöküşle tetiklenebilir. Bu kez çöküş doğrudan bankalarda başlamayabilir, aksine yükselen şirket borçları ve bu borçların servis (faiz) maliyeti tarafından tetiklenebilir.
Şu anda Avrupa, Japonya ve ABD’deki şirketlerin yaklaşık yüzde 20’si “zombi şirket” olarak adlandırılıyor; yani yaşayan ölüler gibiler, çünkü mevcut borçlarının faizini ödemeye yetecek kadar bile kâr elde edemiyorlar ve bu yüzden sürekli borçlanmaya devam etmek zorundalar. Bu şirketlerin iflas etme ve bir zincirleme etkiyle kârlı şirketleri bile aşağı çekme riski son derece ciddidir.
8. 2009’daki Büyük Resesyon’un sona ermesinden bu yana büyük kapitalist ekonomilerin bir “Uzun Depresyon” (Long Depression) içinde olduğunu düşünüyorsunuz. Bu Uzun Depresyon ile kapitalizm tarihindeki önceki uzun depresyonlar arasında bir fark var mı? Çin, Uzun Depresyon’un küresel etkilerine karşı nasıl bir strateji benimsemeli?
Bir depresyonu, resesyon veya çöküşten farklı olarak; bir çöküşün ardından üretim, yatırım ve her şeyden önemlisi kârlılıktaki önceki büyüme trendinin, çöküş öncesine göre çok daha düşük olduğu bir dönem olarak tanımlıyorum. Ve bu düşük trend on yıllar boyunca sürebilir. Bu anlamda, benim tanımladığım 2010’lardan itibaren süregelen Uzun Depresyon, 19. yüzyılın sonlarındaki depresyona (1873-1897) ve 1929-1942 arasındaki Büyük Buhran’a benzemektedir. 2025 yılı itibariyle, 2020’deki pandemi çöküşü kârlılıkta kayda değer bir artışa yol açmadığı için mevcut depresyon devam etmektedir; bu nedenle yatırım büyümesi ve reel GSYİH büyümesi 2010’lardakinden bile daha zayıf kalmaktadır.
Çin, kapitalizmdeki tüm bu krizlerden kaçınmayı başardı. Bunun nedeni, Çin’in büyük bir devlet sektörünün egemen olduğu ve hükümet tarafından planlanan bir ekonomiye sahip olmasıdır; böylece kapitalist sektöründeki her türlü istikrarsızlık aşılabilmekte, yatırım ve üretim nispeten kesintisiz bir şekilde devam edebilmektedir.
Batı’nın kapitalist ekonomileri yeni bir çöküşe doğru sürüklenirse, Çin’e yönelik ticaret ve yatırımlar darbe alacaktır; ancak Çin artık devasa bir yerli tabana sahip, yeni teknolojilere çok ciddi yatırımlar yaptı ve bu yatırımları esas olarak devlet sektörü aracılığıyla yönlendirip planlamaya devam ediyor. Çin’in, özellikle çökmekte olan gayrimenkul sektörünün (büyük ölçüde kapitalist temelli) açığa çıkardığı üzere, kendi kapitalist sektöründeki istikrarsızlığı azaltmak için devlet sektörünü ve planlamayı daha da genişletmesi gerekmektedir.